24 Ocak 2013 Perşembe

Corç



Nedendir bilmem, çocukluğum aklıma geldiği zaman içime garip bir hüzün çöker. Herkesin o günleri andığında gözünde mutluluktan biriken yaşlar, benim hüzünden birikir. Zaten o günlerden anımsadığım birkaç parça hatıra da hep böyle hüzünlü olaylardır. Bunu nasıl anlatmalı bilemiyorum, hani kapalı havalarda pencereden dışarı baktığınızda içinize bir hüzün çöker ya, bu da öyle birşey. Sokaklara baktığınızda yalnızca saçakların altına sığınmaya çalışan ya da bir taraftan diğerine koşturan bir-iki talihsizi görürsünüz. Hatta bazan gökten yağan yağmurlar içinize akıyor gibi gelir, dışınızdaki hava mı daha soğuk yoksa içinizdeki mi karar veremezsiniz. Evde hapsolmuşsunuzdur, isteseniz de bir yere kıpırdayamazsınız. Ben de çocukluğumu düşündüğümde aynı öyle hissederim.

Çocukluğumun o hazan rengi günlerinden birinde hafif esen rüzgar, deniz kokusunu bulunduğumuz tepeye kadar taşıyordu. Böylece yüzlerce metre uzağımızdaki deniz sanki ayağımızı sokabileceğimiz kadar yakın gibi olmuştu. Ben, Ege kıyılarına özgü uzun çam ağaçlarının dibindeki sararmış otların arasında, gelincik çiçekleri toplamaya uğraşıyordum. O kadar küçüktüm ki, bazan çalıların arasından çıkan minik kaplumbağaları fark ettiğimde topladığım tüm çiçekleri fırlatıp babaanneme doğru bütün gücümle bağırarak koşardım.

Babaannem o zamanlar benim için dünyanın en güçlü insanıydı. Şimdi ise gözümde bir süper kahraman gibi adeta. Hayatı boyunca ne gençliğini bilmiştir, ne genç kızlığını, ne de kadınlığını. Kendisine layık görülen sonu gelmez vecibelerinden sıyrılıp da kendisi için beş dakika ayıracak kadar bile kendisine hak tanınmamış, yetmezmiş gibi hayatı boyunca da hor görülüp bir kenara itilmiştir. Ama kendisi beni asla bir kenara itmemiştir! Gördüğü şiddete, uğradığı haksızlıklara ve kendisine reva görülen kötü muameleye rağmen asla alt bilincinde bir nefret geliştirmemiş ve bunu bana ya da bir başkasına asla yansıtmamıştır. O yaşlarımda sadece benden asla esirgemediği ilgi ve sevgisini anlayabiliyordum, oysa kendisine münasip görülen cehennemden beni nasıl özenle soyutladığını anlayabilseydim kesinlikle ilk kazandığım paralarla Milas’ın en işlek yerine onun heykelini diktirirdim.

Bir şeylerden korktuğumda onun bana kucak açışını, eline bir sopa alıp beni korkutan şey neyse onu dövmeye gidişini o kadar çok severdim ki bazan yalandan şeyler uydururdum korkup ona sığınmış görünmek için. İşin komik yanı, kendi uydurduğum şeylerden gerçekten korkardım ve o da her seferinde meşhur sopasıyla gerçekte olmayan nesnelerin peşine düşerdi. Ben de onun eteğinin dibinden ayrılmadan gerçekte var olmayan korkunç nesne avına dahil olurdum. Ne kadar da hoş değil mi? Peki ben neden bu kadar hüzünleniyorum o zaman bunları düşününce?

Neyse, o gün o tepenin üzerindeyken her zaman yaptığım gibi babaannem için gelincik topluyordum. O zamanlar simsiyah olan saçlarına, topladığım gelinciklerden birer ikişer takması çok hoşuma giderdi. Toplayabildiğim kadar gelinciği topladıktan sonra bunları, bir-iki tanesi yerinde olmayan ön dişlerimi ona göstererek yaptığım kocaman gülümsemenin eşliğinde kendisine uzattığımda ne kadar mutlu olurdu anlatamam! Onu mutlu etmek bu kadar kolaydı işte. Bunu herkes anlayabilse hayat zavallı babaannem için çok daha kolay olabilirdi.

Bütün araziyi dolaşıp bulabildiğim en büyük ve gösterişli gelincikleri kucağıma doldurdum. Zaten kucağım da dolmuştu, artık gidip babaannemi mutlu edebilirdim. Bunları verdiğimde yine çok mutlu oldu, işte yine başarmıştım! Fakat o gün daha çok gelincik toplamam gerekiyordu, çünkü o günün özel bir anlamı vardı.

Dedem Muğla’nın ilçelerini gezerek pazarlarda manifatuarcılık yapardı. Babam ve amcamın da çocuklukları dedemle pazarları gezerek geçmiştir. Dedem pek yumuşak kalpli bir insan değildi ama beni çok severdi. Ne yalan söyleyeyim, onun gözünde dünya bir yana ben bir yanaydım diyebilirim. Kendi eşine ve çocuklarına göstermediği, ne bileyim, ya da gösteremediği ilgiyi ve sevgiyi benden asla esirgemezdi. Beni şımartma konusunda yapabileceklerinin sınırı yoktu. Eğlenceli vakit geçirmem için çöp gibi duran teneke kutuları, her biri adeta birer sanat eseri olan sağlam ve gösterişli oyuncaklara çevirme işini sanırım başka kimse için yapmazdı. Ayrıca bana kaç uçurtma yapmıştır, onları daha yükseğe uçurmak için kaç aerodinamik icat yapmıştır, bu işlerle kaç saat uğraşmıştır, bana kaç kasa muzlu süt almıştır, beni kaç kez trene bindirmiştir, sanırım bunların hesabını tutmak mümkün değildir.

Babaannemin serdiği piknik örtüsünün üzerine dedem minderini itinayla yerleştirdi. Yanından hiç eksik etmediği minderi ve gri renkli el radyosu, en az babam ve amcam kadar vazgeçilmez birer üyesiydi ailemizin. Her zaman yaptığı gibi tahtadan bile rahatsız, kağıttan bile ince ve üstüne birşey konamayacak kadar küçük minderinin üzerine oturup el radyosunu kulağına götürdü. Bu arada babaannem, yiyeceklerimizi eksi sepetten çıkarıyordu. Bu sepet de kaç yıldır bizimleydi kim bilir. O da diğer tüm eşyalarımız gibi benden yaşlıydı. Ben de bir kucak daha gelincik toplamak için o yakınlarda dolaşıyordum.

O akşamüstü oraya özel bir nedenle gitmiştik. Orada bir tören gerçekleştirmek için bulunuyorduk. Diğer tüm eşyalarımız gibi çok eski olan ve artık ömrünü tamamlamış vaziyetteki arabamıza veda edecektik o gün. Çocukken herşey için yaptığım gibi arabamız için de bir isim bulmuştum. Ona “Corç” adını vermiştim. İlk anda size çok anlamsız geldiğinden eminim. Siyah-beyaz televizyonumuzda seyrettiğimiz Amerikan filmlerinde görmüştüm, Amerikalılardan birinin ismiydi “Corç”. Aslında bizim “Corç”, bildiğiniz George, ama ben o yaşlarda babaannemin bana öğrettiği gibi dünyada sadece iki dil olduğunu sanıyordum: Türkçe ve Gâvurca! Yani benim çocuk dağarcığıma, dünyada sadece Türkler ve gâvurlar olduğu işlenmişti. Corç da benim bildiğim gâvur isimlerinden biriydi. Neden bilmem, arabamıza gâvur ismi vermiştim.

Corç, arkasında küçük bir kasası olan mavi renkli bir kamyonetti. Tabi artık her yerindeki çizik, kir, pas ve deliklerden dolayı onun mavi renkte olduğunu ilk bakışta anlamak kolay değildi. Fakat görüntüsünden anlamak çok kolay olan birşey vardı: O da Corç’un artık yaşının çok ilerlemiş olduğu ve günlük hayatın hengamesini daha fazla kaldıracak gücü kalmadığıydı. Bazen sokakta bir yaşlı adam görürsünüz, kendini dahi zor taşımaktadır, fakat eline bir torba almıştır ve onu bir yerlere götürmeye çalışır. İçiniz titrer, ama yardım etmeye çabalayamazsınız, çünkü gururludur ve yardımınızı kabul etmez. Sizin iyi niyetle yapacağınız yardım teklifi onu incitecektir. Kendi başına ne kadar zorlansa da sizin onu olduğu gibi bırakıp, sanki kendiniz çok güvendeymiş gibi arkasından tanrıya onu koruması için yalvarmaktan başka yapabileceğiniz birşey yoktur ya, işte ben de Corç’a karşı aynı öyle hissederdim.

Herkes bana onun canlı olmadığını, ona her gece söylediğim şeyleri duyamayacağını söylerdi. Bense bunları hiç önemsemezdim. Daima nesnelerin bir ruhu olduğunu ve onları bir kenara bıraktığımızda çok üzüleceklerini düşünürüm. İkinci çocuğumun dünyaya gelmesine sayılı günler kalmış olan bu gülerde dahi bu huyum değişmemiştir. Neyse, o zamanlar bazan geceleri Corç’un yanına gidip onun acıdığını düşündüğüm yerlerini okşayarak tedavi etmeye çalışırdım. Direksiyonunun başına geçip hayal dünyamın derinliklerine doğru son hızla yola koyulurdum. Gerçekte ise bacaklarım Corç’ün gaz pedalına kadar bile yetişemezdi. Her seferinde dedemin bu durumu çakmadığını sanırdım ama bugün onun bunu bildiğini ben de biliyorum :)

Corç’la ne maceralara çıkmamıştım ki? Uzayın derindilklerinden tutun da Amerikan bozkırlarındaki kötü kalpli bufalo avcılarına, Mısır piramitlerindeki canavar yarasalardan gerçekte var olmayan ülkelerin karanlık köşelerindeki kötü adamları yakalamaya kadar pek çok maceraya atılmıştık beraber. Evet çok yaşlıydı, evet çok güçsüzdü, evet ömrünü tüketmişti ama beni ne pahasına olursa olsun canavarlardan hep koruyup kötü adamların teslim almasına asla izin vermemişti! Onunla çok iyi dosttuk.

Ayrıca Corç dedemi ve babaannemi de çok severdi. Eğer Corç olmasaydı dedem bütün malları pazarlara nasıl taşırdı? Tabi dedemin gecenin saat ikilerinde yola çıktığı zamanlar da olurdu, ama Corç o kadar fedakâr ve sevgi doluydu ki dedemin kendisini o saatte uyandırmasına hiç içerlemezdi. Gerçi soğuk havalarda çalışmayı çok istemezdi, ama dedemin iki küfür savurup tekmeyi yapıştırmasına aldırmadan yine de çalışırdı ve dedemle beraber ufukta gözden kaybolurlardı. Böyle gecelerde bazan üşüyerek yatağa gittiğimde yorganın altında ısınmaya çalıştığımda hep Corç’u düşünürdüm. O dışarda tek başınaydı, üstüne de hiçbir şey örtülmüyordu. Üstelik yağmurdan korunmak için şemsiyesi de yoktu. Onun da benim gibi üşüyüp hastalanmasınan çok korkardım. Sabah çıkıp ona dokunduğumda derisinin soğuk olduğunu görünce ne kadar üzülürdüm anlatamam! Zaten son zamanlarda artık sürekli hastalanıp tamirciye gidiyordu.

Bize o kadar emeği geçmişti ki, artık sıradan bir eşya gibi çöpe atamazdık onu. Duygusal bir veda törenini hakediyordu. Tabi o da bir zamanlar gençti, herkesin sahip olmak istediği gösterişli bir ateş parçasıydı. Ama bugün artık her canlı gibi doğmuş, büyümüş ve ömrünün sonuna gelmişti. Ona çiçek toplarken bir yandan da ağlıyordum, çünkü ne kadar yaşlansa da ben onunla oyuncaklarımı paylaşıp birlikte yeni maceralara atılmaktan hiç vazgeçmek istemiyordum. Bir şekilde dedem beni onun için en doğrusunun bu olduğuna inandırmıştı. Kendi çocuklarının çişi geldiği zaman bile söylemeye korktukları bu gaddar adam konu ben olunca oturup saatlerce bana arabaların neden canı olmadığını açıklamış ve kalbimi kırmadan beni buna ikna edebilmişti :) O nedenle itiraz etmiyordum.

Sonunda çiçeklerimi toplamayı bitirdim. Ama bunları vermek için o hüzünlü günün sona ermesini bekliyordum. Hava kararmak üzere olana kadar babaannem de ben de bir kelime bile konuşmadık. Dedem ise her zamanki gibi el radyosu kulağında, sigarası elinde, tek kelime etmeden efkârını gizlemeye çalıştı. Yemeklerimizi yedik, çaylarımızı içtik. Havanın kararması, artık bu dramatik olayın bitmesi gerektiği anlamına geliyordu. O kadar hüzünlü bir durumdu ki bu, rüzgar bile ağladığı belli olmasın diye şiddetini arttırmıştı. Babaannem’in elleri omuzlarımdayken çiçeklerimi özenle Corç’un motor kapağı üzerine bıraktım. Corç da çok üzüntülüydü. Hayatını verdiği ailesi olan bizler, onu kuş uçmaz kervan geçmez bir tepede ölüme terk ediyorduk. Bense ona neden bu denli acımasız bir sonu reva gördüğümüzü sorgulayamıyordum.

Arkamızı dönüp gittiğimizde hem hava, hem kalbim, hem de Corç karanlığa gömülmekteydi. Arkamızdan el sallayacak kadar dahi dayanma gücü kalmamıştı. Benimse dönüp ona son kez bakacak kadar bile yüzüm yoktu. Zaten ağlamaktan katılmakla meşguldüm o sırada. O günden beri her yolculuğa çıktığımda tepelerin başlarında terk edilmiş Corçlar olup olmadığına bakarım. Siz de eğer günün birinde boş bir arazide terk edilmiş bir hurda araç görürseniz bilin ki onun arkasından çok göz yaşı dökmüş çocuklar vardır...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Medya