25 Ocak 2013 Cuma

Samur



Nesnelerle aramda duygusal bağlar geliştirdiğimi fark ettiğimde henüz ilk okulda bile değildim. Elbette hepimizin hayatında böyle dönemler olmuştur. Kimimiz geceleri uyumaya giderken bir bez bebeği kollarının arasına alarak onun sıcaklığında ve koruyuculuğunda rüyalarında uzak diyarları ziyaret etmiştir. Kimimiz de ertesi gün giyeceği bayramlıkların ya da açacağı hediyelerin heyecanıyla gece yatağına heyecan içinde gitmiştir. Hatta içimizde öyle kişiler vardır ki bir teneke arabayı, bir paslı bisikleti veya sahibinden başkasının birşeye benzetemediği bir boş kutuyu yıllarca en iyi dostu bilmiştir.

Bir zamanlar en sevdiklerimiz olan, hayal dünyamızın canavarlarından bizi koruyan, uykularımıza güvenle dalmamıza yardımcı olan, elimizi asla bırakmayan ve bizi sevmekten hiç ama hiç vazgeçmeyen dostlarımızın ise kaderi maalesef günün birinde bir kutuya konarak bilinmeyen uzak diyarlara doğru sürgüne gönderilmek olmuştur. Eminim bu gerçeği kabul etmek size o kadar da zor gelmiyordur. Ne yazık ki benim için o kadar da kolay değil bu durum.

Çocukluğumda elinden tuttuğum, kendilerine isimler verdiğim, bütün sırlarımı paylaştığım ve yanımdan hiç ayırmadığım bütün dostlarımın isimlerini ve diğer tüm özelliklerini bugün gibi hatırlarım. Bugün onlardan çok uzakta olmaktan daha çok üzüldüğüm tek konu ise onları muhafaza ve müdafaa etmekte pek de başarılı olamamış olmaktır. Mesela bir zamanlar boyumdan uzun olan o şekli bozuk tekne şimdi nerededir acaba? Kendisine fırtına adını takmıştım. Görenler birşeye benzetemezdi, oysa onun üzerine binip ne Karayip adalarında tatile gitmediğim kalmıştı, ne dipsiz okyanuslarda korsanlarla savaşmadığım, ne de Titanik’e yanaşıp boğulmak üzere olan insanları kurtarmadığım. Sanırım o zamanlar beş yaşındaydım.

Ya da evimizin uzun koridorunda yıllarca maç yaptırdığım o plastik adamlarım acaba şimdi nerelerde ne yapıyorlardır? Eğer bir çocuğun evinde, ona da aynı bana yaşattıkları gibi heyecan dolu dünya kupası finalleri, birbirinden çekişmeli lig maçları ve kupa heyecanları yaşatıyorlarsa ne mutlu. Peki ya bütün gün Internet’te sosyal ağlar ve beyin patlatmaca oyunlarının başından kalkmayan, soğuk klavyeden başka birşeyle temas etmemiş, gözlüklü ve şişman bir çocuğun evinde, bir köşede yüzlerine bakılmadan duruyorlarsa? Kim bilir ne kadar özlemişlerdir beni kırık dökük adamlarım! Ben de sizleri çok özledim canlarım...

Bunlar gibi nice dostlarım vardı, eğer saymaya kalksam ne satırlar yeter ne sayfalar ne de ciltler. Ne yazık ki dostlarımın hiçbirinin şu anda nerede ne yaptığını bilmiyorum. Onların bir çöplüğün kenarında değersiz bir eşya gibi fırlatılıp atılmış olduğunu ise düşünmek bile istemiyorum! Benim en iyi dostlarımdı onlar. Bütün sevinçlerimi ve üzüntülerimi onlarla paylaşmıştım bir zamanlar. O komşunun kızıyla öpüştüğüm zaman gizlice yanlarına gelip sırrımı ilk onlara açmıştım. O bakkaldan çaldığım sakızı da gelip onlarla paylaşmıştım. Annemin verdiği bakkal parasını kaybettiğimi de birtek onlara anlatmıştım. Kim neden benim dostlarımı böyle vahşi ve umursamaz şekilde bir çöplük kenarına fırlatabilir anlamıyorum. Ne yaptı oyuncaklarım böyle hazin bir sonu hak etmek için? Keşke onlara sahip çıkabilseydim. Umarım bir başka çocuğun evinde mutludurlar şu anda.

Tüm dostlarım özeldi ve hepsinin yeri ayrıydı. Dedim ya, hepsinin adını da, özelliklerini de, onlarla yaşadığımsız tadına doyulmaz maceraları da bugün gibi hatırlıyorum. Sanki on dakika önce bırakmışım gibi elimden, sıcaklıklarını hissediyorum parmak uçlarımda. Ancak içlerinden öyle bir tanesi vardı ki, onu diğerlerinden daha çok seviyordum. Diğer dostlarımla zaman içinde bir araya gelip kaynaşmışken o doğduğumdan beri benimleydi. İlk doğduğumda beni onun üstüne yatırmışlardı. Zaten ben de herhalde o boydaydım en fazla o zamanlar :) Onun uzun ve yumuşak tüyleri beni sıcak tutardı, bir de ağladığım zaman göz yaşlarımı hemen içine hapseder, onları başkasının görmesini engellerdi. Annemle babam işten dönerken beni babannemin evinden alırlarken de benimle gelirdi, sabahları oraya götürürlerken de. Gece yatarken de yanımdan ayrılmazdı, babannem beni öğlen uykusuna yatırırken de. Evet, o benim hiç yanımdan ayrılmayan ve beni sevmekten hiç vazgeçmeyen en iyi dostumdu.

Neden bilmem, ona Samur adını vermiştim. O yaşlarda samur kelimesinin ne anlama geldiğini bile bilmiyordum. Aslına bakarsanız şimdi de çok iyi bildiğimi söyleyemem, sadece su samuru diye bir hayvan olduğunu biliyorum o kadar. Fakat o yaşlarda ne düşünerek yaptıysam artık, yastığıma Samur adını koymuştum. Kare şeklinde, enine kalın çizgileri olan yumuşak ve tüylü bir yastıktı o. Yeşilin tonlarındaydı çizgilerinin renkleri. Bir çizgisi de kahverengiydi. Oldukça da rahat bir yastıktı. Hakkını yiyemem, hem kafamı üstüne koyup hayallere dalarken, hem de yüzü koyun üstüne kapanıp ağlarken beni hep rahat ettirmiştir.

Samur’un muhabbetini çok severdim. Eminim size delice geliyordur, yani bir insanın bir nesneyi sanki canlıymış gibi değerlendirmesinin de ötesinde onun kendisiyle sohbet ettiğini düşünmesi kimseye normal gelmez doğal olarak. Ama kendimi hatırladığım ilk günlerden başlayarak o günleri takip eden yıllar boyunca Samur’la yaptığımız tadına doylumaz sohbetleri bugün gibi hatırlıyorum. Samur çok cesurdu, hiçbir şeyden korkmazdı. Diğer dostlarımla uzayın derinlikerinde gezerken de, korkunç canavarlarla savaşırken de, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında Safari yaparken de Samur’un elinde tutardım ve bütün maceralarımız boyunca elimi hiç bırakmazdı.

Onunla nerelere gitmemiştim ki? Gizemli Mısır piramitlerine belki elli kez gitmişizdir. Uzay’da da o kadar çok maceraya çıkmıştık ki artık Satürn bize komşu kapısı olmuştu. Yerküre’nin ise ne ziyaret etmediğimiz bir kenarı kalmıştı ne de bir suçluyu kovalamadığımız ücra bir köşesi. Kötü kalpli mumyalardan kaçarken de, uzay mekiğimizin yakıt tankı uzaylı yaratıklar tarafından vurulduğunda da, Ekvator ormanlarında saldırısına uğradığımız vampir yarasalar etrafımızı kuşattığında da ve diğer tüm yaşadığımız belalarda hep el eleydik, hiçbir zaman birbirimizi bırakmadık.

Sanırım ilk okulun sonlarındaydım. Bir sabah uyandığımda onun yanımda olmadığını fark ettim. İlk anda çok önemsemedim, belki de önceki gece Antartika’da buzulların arasına sıkışan balinaları kurtarmaya gittiğimizde peşimizden gelen kötü kalpli balina avcılarından gizlenmek için bir yerlere saklanmıştı. Belki de yaralanmamdan korktuğu için benim gitmemi beklemiş, ben uzaklaşınca da o kötü kalpli avcılarla savaşmaya tek başına gitmişti. Dedim ya, çok cesurdu. Bana hep öğütler verir, iyi şeyler yapmamı tavsiye ederdi. Kötü birşey yapmak üzere olduğumda beni hep uyarırdı.

Birkaç gün boyunca Samur’u aradım ama bulamadım. Sadece çeşitli maceralara tek başıma gitmekten korktuğum için değil, aynı zamanda onu çok sevdiğim ve hep yanımda görmek istediğim için onu bir an önce bulmak istiyordum. Hem onu giderek daha çok özlüyordum, hem de başına birşeyler gelmesinden korkuyordum. Ama günler geçtikçe ondan bir haber alamıyor ve bu nedenle daha çok üzülüyordum. Babanneme gittiğimde de onu bulamadım. Evimizde de her yeri aradım ama benim sevgili dostum ortalarda yoktu. Kimse ne onu görmüştü ne de onun hakkında birşeyler duymuştu. Buhar olup uçmuştu adeta! Yoksa yastığım görünmez olup bana bir şaka mı yapmak istemişti? Onun görünmez olabildiğini biliyordum ama eğer öyle birşey olsaydı benim ne kadar üzüldüğümü gördükten sonra kesinlikle şakasını yarıda kesip hemen ortaya çıkardı!

Onu tekrar görebilmemin yıllar alacağını bilmiyordum. Onsuz geçen günler içinde önce uzay maceraları çekiciliğini kaybetti gözümde, sonra da Afrika’nın uçsuz bucaksız ormanlarında kendimi yeniden güvende hissedemedim. Gizli telefonuma dünyanın dört bir yanından gelen yardım çağrıları da gelmez oldu. Anlaşılan dünyanın bana ve kimi zaman uçan halıma kimi zaman ise zaman makineme ihtiyacı kalmamıştı. Görünüşe göre en iyi dostum beni terk edince çocukluğum da beni terk etmeye başlamıştı. O zamanlar başıma musallat olan bu illetin adının büyümek olduğunu bilmiyordum.

Samur’u tekrar gördüğümde bir depoyu yerleştirmesi için babama yardım ediyordum. Artık kocaman bir adam olmuştum, liseye gidiyordum ve Samur’un arkasından bütün dostlarım gizemli ellerce birer ikişer uzaklaştırılmıştı benden. Artık odamdaki gizli kapsülden uzaya gitmek de istemiyordum, elbise dolabımın içindeki gizli ışınlanma makinesinden uzak diyarlara ışınlanmak da, çaresizlerin yardım istediği süper kahraman telefonumu açmak da... O tadına doyulmaz günler çoktan bitmişti ve ben soğuk bir dünyanın içinde sırtımda ağır yüklerle bir başıma kalmıştım. Dostlarım gitmişti, yerine birbirinden asık yüzler, birbirinden soğuk eller ve çaresizlikte birbiriyle yarışan günün kahramanları gelip tüm düşünce dünyamı doldurmuşlardı.

O depoyu yerleştirirken yıllardır kullanılmayan bazı eşyaları yerinden oynatıp kir-pas içindeki duvarın dibinin yeniden görünmesini sağladığımda gözlerime inanamadım. Samur işte oradaydı! Zalim ve gaddar eller onu bu depo köşesinde çürümeye terk etmişti. Acımasızlar, vicdansızlar, nasıl yapabildilerse benim biricik arkadaşımı bu zindanda yıllarca yatırmışlardı. O kadar kötü durumdaydı ki anlatamam! Rutubet her köşesine işlemişti. Eşyaların kiri-pası artık her zerresine nüfuz etmişti. Ne yıkamak fayda ederdi ne de başka birşey. Herşeye rağmen aziz dostum beni görünce son enerjisini toplayarak yüzümü cılız bir gülümsemeyle okşayabildi. Herhalde hayatım boyunca kendimi o kadar kötü hissetmemişimdir. Onun o tükenmiş ve çaresiz hali beni o kadar derinden yaraladı ki, onun yaşlı ve çökmüş gözlerine bakacak cesareti kendimde bulamadım.

Kendimi ona ihanet etmiş gibi hissediyordum. O hapsedildiği bir zindan köşesinde ölüme terk edilirken ben yıllar boyu sıcak yatağımda rahatça uyuyabilmiştim. Nasıl bir dost en yakını hapislerde çürürken gülüp eğlenmeye, hayatını onu hiç umursamadan yaşamaya devam edebilir ki? Çok ama çok utandım kendimden. Beni o kadar çok seviyordu ki bana ne bir kelime sitem etti ne de bir tavır sergiledi. O halinde bile yüzüme gülümsemeye çalışıyordu. Can dostum benim, ne kadar da asil değil mi? Onu orada karanlığa, farelere, böceklere, yalnızlığa, rutubete ve korkunç bir ölüme terk etmiş olmama rağmen halen daha bana sevgiden başka birşey göstermiyordu.

Utancımdan yerin dibine girdim. Onun yüzüne bakacak halim yoktu. Zaten onun can çekişip son nefesini vermesini izleyemezdim. Gözyaşlarımı babamın görmemesine çalışarak koştum ve çıktım o depodan. En iyi dostumun yok oluşuna, son nefesine tanıklık etmek istemedim. Ondan böylesine acıklı ve trajik bir şekilde ayrılmak istemezdim, ama ne yapayım, o kadar şeyden sonra ona mutlu bir son nefesi çok gördüm. Kendimi hiç affetmeyeceğim. İşte o gün, çocukluğumun bittiği gündü. Ne yazık ki ben de büyüyüp bu sevgisiz dünyada bir yetişkin birey olmuştum artık ve geri dönebilmek için yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Medya