1 Şubat 2013 Cuma

Dedektif Kocakulak ve Asistanı Keskingöz: Kont Segur'un Hayaleti (Bölüm I)




Dedektif Kocakulak ve asistanı Keskingöz için sıradan bir akşamüstüydü. Melekler Şehri’nin arka sokaklarından birinde bulundan ofislerinde her zaman olduğu gibi Dedektif Kocakulak sıcaktan yakınıyordu:
-       “Keskingöz, aç şu vantilatörü yoksa bayılacağım”
-       “Vantilatör sabahtan beri açık patron, bu on ikinci söyleyişin”
-       “Bana laf yetiştireceğine git soğuk birşeyler getir! Dilim damağıma yapıştı sıcaktan”
-       “Peki patron”

Bir maymun olmasının verdiği çeviklikle Keskingöz hemen yerinden fırlayarak mutfağa gitti. Bir fil olan Dedektif Kocakulak ise bir yandan koca kulaklarını iri gövdesini serinletmek için sallayıp dururken diğer yandan da Keskingöz’e söyleniyordu:
-       “On ikinci kere söylüyormuşum. Peh! Ben sanki hatırlamıyorum ne konuştuğumu”

Bir süre daha öfleyip pöfledikten sonra yeniden Keskingöz’e seslendi:
-       “NEREDE KALDI BENİM İÇECEK?”

Kocakulak daha sözünü bitirmeden Keskingöz üzerine zıplayıverdi:
-       “İşte geldi patron”

Keskingöz bir maymun olduğu için genelde dolapların tepesinde gezerdi, hatta bir yerlere gidip geleceği zaman bile dolap tepelerinden zıplayarak yapardı bunu. Yıllardır yanında olmasına rağmen bu duruma halen daha alışamayan dedektif ise her seferinde korkuyla irkilerek yerinden zıplardı. O gün de gelenek bozulmadı ve Keskingöz’ün aniden üzerine zıplayışıyla irkildi ve bir çığlık atarak yerinden sıçradı. Telaşla ürperdi ve eli ayağına dolaştı. Tabi yerinden zıplarken hortumu da Keskingöz’ün elindeki içeceğe çarptı ve içecek bardaktan boşalarak Kocakulak’ın üstüne döküldü. Maymun çevikliğiyle hemen dolabın üstüne geri kaçan Keskingöz’e ise hiçbir şey olmadı.

Dedektif Kocakulak bu duruma çok sinirlendi. Bir süre bağırıp çağırdı. Keskingöz, dedektifin huyunu iyi biliyordu. Dedektif çabuk sinirlenirdi, asla hatasını kabul etmezdi ve herşeyi en iyi kendisinin bildiğini iddia ederdi. Ancak öfkesi kısa sürerdi ve olayları çok çabuk unuturdu. Onun sinir anlarında Keskingöz dolapların tepesine kaçar, Kocakulak ise aşağıda bağırıp çağırıp zıplayarak dolabın tepesine ulaşmaya çalışırdı. Tabi o koca gövdeyi o kadar yükseğe eriştirmek kolay olmadığından defalarca zıplamasının sonucu olarak gürültüden başka birşey ortaya çıkmazdı. O da kısa süre sonra yorgun düşüp masasına geri gider ve sandalyesine otururdu. Bir süre söylendikten sonra da siniri tamamen geçer, Kocakulak Dedektiflik Bürosu’nda hayat normale dönerdi.

O gün de değişen birşey olmadı ve üstü başı ıslanan Kocakulak kısa süre bağırıp çağırdıktan sonra bir süre de oturduğu yerden söylendi. Yarım saat kadar önündeki kağıtlara göz gezdiren dedektif, yeniden asistanına seslendi:
-       “Keskingöz, aç şu vantilatörü yoksa bayılacağım”
-       “Vantilatör sabahtan beri açık patron, bu on üçüncü söyleyişin”
-       “Bak halâ...”

Dedektif sözünü tamamlayamadan kapı açıldı ve Keskingöz de Kocakulak da dönüp kapıya doğru baktılar. İçeri giren büyüleyici güzellikteki bir bayandı. Bu bayan bir tilki olduğundan dolayı tüyleri ışıltıyla parlıyordu. Zengin bir kadın olduğu belliydi. Gösterişli olduğu kadar rüküş de olan bir elbise giymişti. Dedektifin ofisinde bile güneş gözlüğü takıyordu. Dedektif Kocakulak bu güzellikten etkilenmişti. Keskingöz ise duruma temkinli yaklaşıyordu. Utangaç tavırlar sergileyen kadın kısa süre dedektifle asistanını süzdükten sonra konuştu:
-       “Şey... Burası Dedektif Kocakulak’ın ofisi değil mi?”

Dedektif de asistanı da apışıp kalmıştı. Merakla tilki kadının yüzüne bakıyorlardı. Bu anlamsız bakışma bir süre devam etti. Keskingöz’ün yanıtıyla sessizlik bozuldu:
-       “Evet bayan, burası orası”

Bu yanıtla birlikte Kocakulak da canlandı ve Keskingöz’e çıkıştı:
-       “Kes sesini Keskingöz!”

Sonrasında da kadına dönerek en kibar üslubunu takındı ve konuşmasını sakince sürdürdü:
-       “Şey... Evet bayan. Dedektif Kocakulak benim. Bu maymun da asistanım Keskingöz. Ama o sadece kenarda oturur. Bütün işi ben yaparım. Bakın mesela bir keresinde...”

Keskingöz dedektifin sözünü kesti:
-       “Aslında bayana nasıl yardımcı olabileceğimizi sorsak diyorum patron”

Kocakulak yine sinirlendi ve asistanına bir kez daha çıkıştı:
-       “Sen çeneni kapar mısın artık? Burada birşey konuşuyoruz hanımefendiyle”

Ardından yine en kibar üslubuyla en güler yüzüne büründü ve hiçbir şey olmamış gibi yeniden kadına döndü:
-       “Şey... Size nasıl yardımcı olabilirim hanımefendi?”

Kadın ağır adımlarla yaklaştı. Oldukça mağrur / gururlu bir eda içindeydi. Başı dikti, sanki yürürken tavana bakıyor gibiydi. Dedektifin ofisi küçük ve dağınık oladuğundan misafirlerini ve müşterilerini ağırlamak için sadece bir tane düzgün koltuk bulunuyordu. O koltuğun üstüne de Keskingöz tünemişti ve o da kadının yaklaştığını görerek bir dolap tepesine zıpladı:
-       “Böyle buyrun bayan”

Kadın yavaşça oturdu ve konuşmaya başladı. Konuşmasında ve ses tonunda aynı mağrur ve havalı tavırlar hissediliyordu:
-       “Merhaba dedektif. Ben Kont Segur’un kızı Süslükuyruk”

Keskingöz tünediği dolap tepesinden söze karıştı:
-       “Kont Segur mu? Hani şu geçenlerde vefat eden milyoner mi?”

Kocakulak yine sinirlendi ve asistanına çıkıştı:
-       “Kes sesini ve orada sessizce otur Keskingöz!”

Dedektif sinirlendiğini belli etmediğini sanıyordu ama bir fil nasıl bir buzdolabına sığmazsa onun hisleri de kalbine sığmayarak yüz ifadesinden taşıyordu. Yeniden yalancı bir kibarlık takınarak kadına döndü:
-    “Siz bu aptalın kusuruna bakmayın. Zaten işe yaramazın biridir. Ona tam olarak neden yanımda iş verdiğimi inanın bilmiyorum. Şey... Demek Kont Gesur’un kızısınız. Babanız nasıl?”

Kadın Keskingöz’ü tekrar tepeden tırnağa süzdükten sonra file dönüp konuşmasını sürdürdü:
-       “Kont Segur efendim. Babam, asistanınızın da az önce dediği gibi kısa süre önce vefat etti maalesef. Altmış üç yaşındayken kollarımda can verdi rahmetli. Öldüğünde yanında sadece ben vardım”

Ağlamaklı olan kadına karçı mahçup olan Dedektif Kocakulak, kırdığı potu telafi etmeye çalışırken daha da beter potlar kırmaya başladı:
-   “Şey... Çok üzüldüm. Olsun, altmış beş yaşına kadar yaşamış aslında. Kont Fesur iyi adamdı. Umarım en kısa zamanda kavuşursunuz”
-       “Kont Segur efendim, Fesur değil. Babamı tanıyor muydunuz?”
-    “Aslında... Kendisini pek tanımıyorum. Bir de hiç görmedim, hakkında da pek birşey duymadım. Ama... Ama şeyden biliyorum... Yani... Nereden bildiğimi bilmiyorum ama Kont Cesur iyi bir adamdı onu iyi biliyorum”

Kocakulak potları ardı ardına kırdıkça daha da mahçup oluyor, mahçubiyetin verdiği panik ve heyecanla öncekileri toparlamaya çalışırken yeni potlar kırıyordu. Keskingöz bunlardan bazılarını düzeltmeye çalıştı:
-       “Kont Segur patron”
-       “Ben de biliyorum, ya ben ne dedim?”
-       “Kont Cesur dedin patron”
-       “Kes sesini Keskingöz, ben öyle birşey demedim. Sanki ben ne dediğimi bilmiyorum. Koskoca Kont Setur’u bilmez miyim ben?”

Dedektif hatalı bir sözünün düzeltilmesinden hiç hoşlanmazdı. Buna rağmen Keskingöz patronunun diğer kişiler içinde komik duruma düşmesini istemediğinden, bıkmadan patronuna ikazlarda bulunurdu. Dedektif Kocakulak ise bunlara her seferinde çok sinirlenirdi fakat aradan beş dakika geçmeden herşeyi unuturdu.

Dedektif, hiçbirşey olmamış gibi konuya devam etti:
-    “Siz bu maymunun kusuruna bakmayın bayan. Aslında iyi çocuktur. Sadece çok konuşur, hepsi o. Yoksa çok zekidir. Hele kendisine iki tane muz verin size dünyayı yakalar getirir. Öyle değil mi Keskingöz?”
-       “Yakalarım patron”
-       “Aferin. Şimdi... Ne diyorduk? Evet Kont Refus diyorduk”

Dedektifin babasının adını kaçıncı kez yanlış söylediğini artık sayamayan kadın bunu daha fazla önemsememeye karar verdi:
-  “Kont Se... Neyse. Babamın trajik ölümünden beri yaşadığımız şatoda garip olaylar görülmeye başlandı dedektif”
-       “Demek şatoda yaşıyorsunuz. Hangi şatoda?”

Keskingöz dolap tepesinden yine söze karıştı:
-      “Segur şatosunda patron, şehrin dışındaki tepede. Hani şu eski mezarlığın yakınında olan. Kont Segur’un orada yaşadığını herkes bilir”

Dedektif yine sinirlendi:
-  “Artık sesini keser misin? Burada birşey konuşuyoruz görmüyor musun? Sanki ben bilmiyorum, hayret birşey. Neyse, siz bu maymunun kusuruna bakmayın bayan. Aslında zeki çocuktur”
-       “Sadece biraz fazla konuşur değil mi? Hele iki muz versem neler yapar neler”
-       “Size inanamıyorum, nasıl da bildiniz? Çok belli oluyor değil mi? Çok zekisiniz bayan!”

Süslükuyruk da dedektif Kocakulak’ın benzersiz kişiliğini kavramıştı. Keskingöz konunun giderek dağılmakta olduğunu görerek yeniden söze girdi:
-       “Şatodaki garip olaylardan bahsediyordunuz bayan”
-       “Evet. Bir süredir şatoda çok garip olaylar oluyor”

Bu sözler dedektifi meraklandırdı:
-       “Ne tür garip olaylar bunlar bayan?”
-       “Şey... Söylemesi biraz zor ama... Sanırım babamın hayaleti bizi rahatsız ediyor”

Bu söz üzerine dedektif bir kaşını havaya kaldırarak kollarını iki yana açtı ve kahramanlık pozlarına girdi:
-    “Böyle şeylere inanmayın bayan. Hayalet diye birşey yoktur. Ben şahsen hayaletten hiç korkmam. Zaten gerçekten var olsa da hiç korkmadan yakalarım. Mesela bir keresinde...”

Dedektif konuşmasını sürdürüyordu ki bi kulakları sağır edercesine şiddetli bir şangırtı koptu. Bu sesle birlikte irkilen dedektif, “ANNECİĞİM!” diye var gücüyle bağırarak o dev cüssesiyle masanın altına o kadar çabuk kaçtı ki Keskingöz ve Süslükuyruk onu POF diye ortadan kayboldu sandılar. Kendisi bir fil olan dedektifin masanın altındaki küçücük boşluğa sıkışırken çıkardığı rüzgardan uçuşan kağıtlar odanın her yanına saçıldı. Kısa süre sonra Keskingöz konuştu:
-    “Korkma patron, dolabın üstündeki bazı eşyalar yere düşmüş sadece. Çıkabilirsin o masanın altından artık”

Kocakulak yine sinirlendi. Masanın altından kafasını çıkardı:
-     “Korkmak mı? Seni aptal! Ben hiçbir şeyden korkmam tamam mı? Buraya saklandığım falan da yok. Masanın altına birşey düşürmüştüm onu almak için biraz eğildim sadece”

Korkuyla kendini sıkıştırdığı küçücük masa altından zorlanarak çıktı. Zorlukla doğrulduğu yerden koltuğuna oturmaya çalışırken söylenmeye devam ediyordu:
-     “Korkmama gerek yokmuş da saklanmışım da çıkabilirmişim de bilmem neymiş de bilmem ne. Peh! Hayret birşey. Ben hiçbir şeyden korkmam bir kere”

Bin bir zahmetle yeniden oturabildiği yerine iyice yerleştikten sonra yeniden konuşmaya başladı:
-       “Siz bu maymunun kusuruna bakmayın bayan. Aslında zeki çocuktur. Sadece çok konuşur o kadar. Hele iki tane...”

Aynı muhabbetlerin tekrarlanmasının müşteriyi sıkacağını düşünen Keskingöz patronunun sözünü yeniden kesti. Dedektifin buna sinirleneceğini biliyordu ama o, bu duruma çoktan alışmıştı ve bunu dert etmiyordu:
-       “Patron, bayan birşey anlatıyordu galiba”
- “Kes sesini Keskingöz, bak müşteri birşey birşey anlatıyordu. Neyse bayan, siz bu maymunun kusuruna bakmayın. Ne diyordunuz?”

Konuşma sırası nihayet tekrar kadına gelmişti:
-       “En son babamın hayaletinin bizi rahatsız ettiğini sandığımızı söylüyordum”

Keskingöz yine söze karıştı:
-       “Neden sanıyorsunuz? Yani neden emin değilsiniz?”
- “Çünkü herkese görünmüyor. Sadece yaşlı halalarım Kalınkürk ve Narinbilek’e görünüyorlar. Bir de onların en büyük kızı Parlaktüy’e görünüyor, o kadar. Onun dışında ne ben, ne uşak ne de şatoda beraber yaşadığımız diğer kişiler bu hayaleti görmediler”

Kocakulak sıradaki potunu kırdı:
-       “Hiç halalarınızı doktora götürdünüz mü?”

Bu soru Süslükuyruk’u kızdırdı doğal olarak:
-  “SİZ NE DEMEK İSTİYORSUNUZ ALLAH AŞKINA? BENİM HALALARIM DELİ DEĞİLDİR! HİÇ DE OLMAMIŞLARDIR!”

Kocakulak’ın bu pot üstüne yeni bir pot daha kırması ihtimalini göze alamayan Keskingöz duruma müdahale etti:
-       “Yanlış anlamayın, yani bu aralar yorgunluk, stres veya büyük bir üzüntü yaşamışlarsa belki doktor sakinleştirici veya kas gevşetici ilaç verebilir demek istedi galiba bizim patron”

Bu açıklama Süslükuyruk’u biraz sakinleştirdi. Bunu gören Dedektif Kocakulak da Keskingöz’ün bu yalanına itiraz etmedi:
-       “Şey... Evet... Evet tam da öyle demek istemiştim. Siz bu maymunun kusuruna bakmayın. Aslında zeki çocuktur”

Kısa süre soluklanıp sinirinin geçmesini bekledikten sonra Süslükuyruk tekrar konuştu:
-       “Neyse. Eğer kabul ederseniz birkaç günlüğüne sizi şatomuza davet etmek istiyorum. Belki bizi şu hayalet belasından kurtarabilirsiniz”

Dedektif Kocakulak her davaya bakmazdı. Sadece belirli türden davalara bakardı ki onlar için bile özellikle ücret konusunda kıran kırana pazarlık ederdi. Bir kuruş eksik ödeme yapılmasını veya ücretinde indirim yapmayı kesinlikle kabul etmezdi. O nedenle fazla da müşterisi olmazdı. Ancak bu sefer her zamanki gibi davranmayacaktı:
-       “Teklifinizi memnuniyetle kabul ediyorum. Akşam olmadan şatoya gelmiş olacağız”

İlk anda hayretler içinde kalsa da Keskingöz bu durumun nedenini anlamıştı. Daha ücret konusunu bile görüşmeden, hiçbir şart hakkında konuşmadan dedektif Kocakulak bu görevi kabul etmişti çünkü müşterisi tiliki Süslükuyruk’a aşık olmuştu. Keskingöz, patronu Dedektif Kocakulak’ın henüz tanımadığı biri olan bayan Süslükuyruk’a aşık olmasının doğru birşey olmadığını biliyordu ama bunu patronuna anlatabilmesi mümkün değildi. O nedenle bu işten mümkün olduğunca az zararla çıkabilmesi için patronuna gözkulak olmaktan başka yapabileceği birşey yoktu.

Ayrıca Keskingöz’ün burnuna kötü kokular geliyordu, bu koku dedektifin pis ayakkabılarından gelen koku değildi sadece, aynı zamanda Süslükuyruk’un anlattığı hikaye kendisine pek inandırıcı gelmemişti. Haklı olup olmadığını anlamanın tek yolu vardı: o şatoya gidip olayları yakından görmek. O nedenle Keskingöz de patronunun bu ani kararına itiraz etmedi.

Bayan Süslükuyruk defalarca kez teşekkür ettikten sonra dedektifin bürosundan ayrıldı. Dedektif de kadının arkasından iyi dileklerini sıraladıktan sonra bağırarak ekledi:
-       “Siz bu maymunun kusuruna bakmayın”

~ o ~

Akşama doğru Dedektif Kocakulak ve asistanı Keskingöz, kaplumbağaya benzeyen külüstür arabalarıyla şatonun yolunu tutmuşlardı. Kont Segur’un Şatosu şehrin dışında, karanlık ormanın sonundaki tepenin hemen üzerinde, bugün artık kullanılmayan eski mezarlığın yanındaydı. Dedektif her zamanki gibi söyleniyordu:
-   “Sana oradan dönmeliydik dedim, oradan dönecektik işte! Senin yüzünden bu korkunç ormanda kaybolduk”
-       “Zaten oradan döndük patron, sen ne dersen onu yapıyoruz”
-  “Kes sesini Keskingöz, senin yüzünden bir saattir aynı yerde dönüp duruyoruz. Hah, şu yanından geçtiğimiz büyük taşı görünce hatırladım, doğru yolda olmalıyız”
-       “O taşın yanından dördüncü kez geçiyoruz patron”
-       “Sana kes sesini dedim. Sanki ben bilmiyorum nereden gittiğimi! Hayret birşey. Ben bu yolları avucumun içi gibi bilirim tamam mı? Küçükken babamla buraya balık yakalamaya gelirdik”

Bir kilometre uzakta bile balık avlamaya elverişli bir yer yoktu ama Keskingöz bu duruma pek de aldırmıyordu. Bir süre daha ormanın içinde oradan oraya gezip durdular. Dedektif bir süre mırıltı şeklinde söylenmeyi sürdürdükten sonra yeniden konuştu:
-    “Hah, bak şu yanından geçtiğimiz büyük taşı görünce hatırladım, yol buralardan bir yerden çıkıyor olmalı”
-       “O taşın yanından beşinci geçişimiz patron”

Dedektif asistanına yeniden sinirle çıkışmayı planlıyordu ki arabanın motorundan garip sesler gelmeye başladı. Hemen sonrasında araba titremeye ve sallanmaya başladı. Dedektif arabayı telaşla kenara çekti. Motor kapağının etrafından dumanlar sızıyordu. Asistanıyla aynı anda arabadan çıkarken dedektif konuyla ilgili bir yorum yaptı:
-       “Lastik patladı galiba”
-       “Ne lastiği patron, görmüyor musun? Motordan duman çıkıyor”
-       “Kapa çeneni Keskingöz! Ben sanki arabadan anlamıyorum. Hayret birşey!”

Dedektif Kocakulak arabanın etrafında bir tur atıp dört lastiğe de bakti. Hatta bagajdan yedek lastiği çıkarıp ona bile baktı. Hepsi sağlamdı. Sonra kısa süre düşündü. Bu arada arabanın motoru tamamen infilak etti ve ön kaputu delerek havaya fırladı. Bir havai fişek gibi havada parçalarına ayrıldıktan sonra da tekrar arabanın önündeki yerine düşerek son nefesini verircesine “PÖHHHH” dedi ve araba boynunu büktü. Dedektif bunu gördü ve koşarak arabanın ön tarafına geldi. Motorun artık ölmüş olduğunu gördükten sonra asistanına çıkıştı:
-      “Seni aptal, neden motorda bir sorun olduğunu bana söylemedin? Senin yüzünden öldü işte, bu kaybettiğimiz altıncı motor. Sen ne zaman akıllanacaksın?”
-       “Patron sana söylemeye çalıştım, ama sen...”
-       “Sus artık Keskingöz! Ben sanki ne dediğini bilmiyorum! Hayret birşey”

Bu konuşma sürerken cenaze arabasına benzeyen siyah bir araba yavaşça yaklaştı. Hemen yanlarında durarak camı açtı. Yavaşça açılan siyah camın arkasından hortlak gibi bembeyaz bir yüz çıktı. Bu, yaşlı bir akbabanın yüzüydü. Tüm derileri sarkmıştı ve kafasının her yerinden seyrek ve çirkin tüyler çıkmıştı. Konuştuğunda sesinin çirkinliğinin de görünüşünün çirkinliğinden kalır olmadığı anlaşıldı:
-       “İyi günler gençler”

Keskingöz cevap verdi:
-       “İyi günler bayım”

Dedektif yine Keskingöz’e çıkıştı:
-       “Sen sus bakayım! Siz bu maymunun kusuruna bakmayın. Size de iyi günler bayım”
-       “Şu tarafa mı gidiyorsunuz?”
-  “Evet bayım, Kont Defur’un Şatosu’na gidiyorduk, asistanım yolu yanlış tarif ettiği için kaybolmuştuk ki arabamız bozuldu ve burada böylece kaldık”
-       “Kont Segur’un şatosu mu dediniz? Ben de o tarafa gidiyorum, sizi götüreyim mi?”

Bu teklif ilk bakışta oldukça güzel görünüyordu ancak Keskingöz durumdan şüphelenmişti. Öncelikle bu korkunç görünümlü ormanın içinde bir cenaze arabası süren akbabanın biri ne arıyor olabilirdi? Yetmezmiş gibi bir de yolunun Kont Segur’un Şatosu’ndan geçtiğini söylüyordu, oysa oraya giden tek yol vardı ve şatonun önünde yol bitiyordu. Yani o yoldan giden birisinin şatodan başka bir yere gitme şansı yoktu. O halde bu tuhaf yabancının amacı olabilirdi?

Dedektif Kocakulak bir saniye bile düşünmeden bu teklifi memnuniyetle kabul etti:
-       “Çok iyi olur, çok seviniriz”

Keskingöz, patronunun kulağına eğilerek alçak sesle çekincelerini dile getirdi:
-       “Patron, sence bu adam biraz tuhaf değil mi? Yani bana biraz şüpheli geldi”

Oysa dedektif ortada şüpheli bir durum olmadığından kendince emin olmuştu:
-       “Kes sesini Keskingöz. Eğer yanlış birşey olsaydı ben hemen anlardım. Benden birşey kaçar mı hiç? Ben suçluyu gözünden tanırım. Şu adamın yüzüne baksana, hiç suçlu gibi görünüyor mu sence?”

Akbaba en yapmacık şirinliğini takınarak telaşla gülümsedi. Böylece yaşlı yüzü daha da buruşuk ve sevimsiz görünüyordu. Dedektif bu kez adama döndü:
-  “Siz bu maymunun kusuruna bakmayın. Ben sizin çok iyi kalpli ve yardımsever biri olduğunuza inanıyorum ve teklifinizi memnuniyetle kabul ediyorum”

Keskingöz’ün şüpheleri geçmemişti ama yaşlı akbabanın amacını anlamak için arabaya binmeyi kabul etti. Dedektifle asistanı, arabanın arka koltuğuna bindiler. Bütün pencereler kapatılmıştı, sadece akbabanın önündeki bir bölümden dışarısı görünebiliyordu. Arabaya bindikleri anda “ŞAK!” diye bir ses geldi. Keskingöz, kapıların kilitlendiğini anladı ve bunun sebebini sordu:
-       “Kapılar kilitlendi değil mi, neden yaptınız bunu?”

Akbaba az önceki yapmacık gülümsemesini yeniden takınarak arabanın aynasından şapşal gibi bakan ikiliye döndü:
-     “Şey... Kapılar iyi kapanmıyor da... Yanlışlıkla arabadan düşüp bir yerlerinizi sakatlamayın diye”

Bu cevap dedektifin hoşuna gitti:
-       “Ne iyi bir adam değil mi beyefendi Keskingöz?”

Keskingöz bundan şüpheliydi. Arkasına baktığında arabanın arka bölümünde iki tane tabut gördü. Bunlardan biri oldukça büyüktü. Belli ki iri ve uzun biri için yapılmıştı. Diğeri de çok küçüktü. Bu da kısa boylu ve ince biri için yapılmışa benziyordu. Hatta büyük tabutun boyutları aşağı yukarı dedektif Kocakulak’ı içine alabilecek gibiyken diğeri de Keskingöz’ü içine alabilecek büyüklükteydi. Doğrusu bu oldukça ilginç bir tesadüftü. Keskingöz bu konuda duyduğu merakı dile getirdi:
-       “Bayım, bu tabutları Kont Segur’un Şatosuna mı götürüyorsunuz?”
-       “Şey... Evet”
-       “Birileri mi ölmüş şatoda?”
-       “Aslında... Ben... Bilmiyorum”
-       “Nasıl yani?”

Akbaba iyice köşeye sıkışmıştı. Keskingöz’ün sorularına cevap veremiyordu. Gizlediği birşeyler olduğu belliydi. Keskingöz, bu şeylerin ne olduğunu öğrenmek için adamı sıkıştırmaya başlamıştı ki dedektif Kocakulak söze karıştı:
-       “Adamı sıkma Keskingöz, bak ne kadar iyi kalpli bir adam! Bizi arabasına aldı. Şimdi bu yolu yürüyerek geliyor olacaktık. Siz bu maymunun kusuruna bakmayın”

Keskingöz’ün o anda susmaktan başka yapabileceği birşey kalmamıştı. Bu noktadan sonra işler daha da tuhaflaşmaya başladı. Az ileride bir yol ayrımına vardılar. O sırada dedektif Kocakulak mendiliyle yüzündeki teri silmekle meşgul olduğundan durumu görmedi ama akbaba, tabelanın “Kont Segur’un Şatosu” olarak gösterdiği yöne değil diğer yöne doğru döndü. Keskingöz bunu hemen fark etti:
-       “Bay akbaba, sanırım yanlış yola girdik. Tabela diğer yönü gösteriyordu”
-       “Şey... Burası kestirme”

Dedektif Kocakulak halen daha bu akbabanın doğruyu söylediğini düşünüyordu:
-    “Bak adam bizi kesitrmeden götürüyor işte, neden bu kadar sıkıyorsun adamı? Bak ne kadar iyi kalpli birisi. Siz bu maymunun kusuruna bakmayın”

Keskingöz artık bu akbabanın birşeyler çevirdiğinden kesinlikle emindi. Gittikleri yol kestirme filan değildi, tam tersine yolu uzatarak ormanın içinden geçen bir patika yoldu. Zaten akbaba bu yoldan da uzun süre gitmedi, patikanın bir yerinde ormanın içine daldı. Hızını da iyice arttırınca araba da iyice sarsılmaya başladı. Keskingöz artık duruma el koyma zamanı geldiğini anlamıştı:
-       “Bakar mısınız, sizce de biraz hızlı gitmiyor muyuz?”

Akbaba istifini hiç bozmayınca Keskingöz tekrar seslendi:
-       “Bakar mısınız, size sesleniyorum”

Keskingöz sözünü bitirdiğinde karşılarındaki ağaçlar bitmişti ve araba son hızla uçuruma doğru gidiyordu. Akbaba çevik bir hareketle gaz pedalıyla direksiyon arasına bir tahta yerleştirerek arabanın son hızla uçuruma doğru gitmeye devam etmesini sağladı. Kendisi de kapıyı açıp arabadan atlayarak uçtu ve uzaklaştı. Şimdi Dedektif Kocakulak ve Keskingöz son hızla uçuruma doğru gitmekte olan bir cenaze arabasının içinde kendi boylarına uygun birer tabutla yalnız kalmışlardı. Nihayet durumu anlayan dedektif panik içinde bağırdı:
-       “KESKİNGÖZ BİRŞEYLER YAP!”

Dedektifin bağırmasıyla Keskingöz irkildi ve kendine gelerek çevik bir hareketle öne geçti. Ensesinden bir el testeresi çıkarttı. Bunu çok hızlı şekilde gaz pedalını sabitleyen tahtaya sürterek onu ikiye ayırdı ve yerinden çıkardı. Artık kontrolü eline alabilirdi. Ancak uçurumdan düşmelerine çok az kalmıştı. Keskingöz’ün zamanı dolmuştu.

Var gücüyle direksiyonu yana çeviren Keskingöz kontrolü sağlayamadı ama arabanın uçurumdan düşmesini engelleyerek tam ters yöne döndürmeyi başardı. Şimdi ormanın içinde sarsılarak ilerliyorlardı. Oldukça büyük sarsıntıdan dolayı Keskingöz arabanın kontrolünü tam olarak sağlayamıyordu. Bütün yapabildiği arabanın karşısına çıkan ağaçlara çarpmasına engel olmak için direksiyonu sağa-sola çevirmekti o kadar. Bir süre boyunca bu şekilde gittikten sonra artık daha fazla idare edemedi ve araba bütün hızıyla bir ağaca çarptı.

Dedektif ve asistanı arabanın tavanını delerek göğe doğru yükseldiler ve tesadüfe bakın ki tam da Kont Segur’un Şatosu’nun önündeki heykelli havuzun içine düştüler. İkisi de bu olaydan yara almadan kurtulmuştu. Ağızlarına ve kulaklarına kaçan suyu boşalttılar. Kendisini bu durumdan kurtardığı için dedektifin asistanına yaptığı iltifatkâr sıfatlarla süslü teşekkür görülmeye değerdi:
-       “Adamın yanlışlıkla arabadan düşmesi ne kötü oldu. Sen de arabayı o kadar kötü kullandın ki neredeyse uçurumdan düşecektik! Sen ne zaman akıllanacaksın?”

Keskingöz, patronunun benzersiz kişiliğini biildiği için bu sözler ona dokunmuyordu. Zaten onlar hakkında düşünecek kadar vakti olamadan karşılarında dikilen birini gördü. Bu da bir gergedan olan uşaktı:
-   “Merhabalar efendim. Bendeniz Kont Segur’un sadık uşağı Sivriboynuz. Siz de dedektif Sektirmez ve asistanı olmalısınız”

Keskingöz, uşağın dilinin sürçtüğünü düşünerek yanlışını düzeltmek istedi:
-       “Biz dedektif Kocakulak ve asistanıyız”
-       “Evet, ben dedektif Kocakulak. Siz bu maymunun kusuruna bakmayın”

Uşak ikiliden saygıyla özür diledi:
-     “Çok özür dilerim. Dedektif Sektirmez sizden önceki dedektifti galiba. Ya da ondan önceki miydi acaba?”

Keskingöz merakla sordu:
-       “Bizden önceki dedektif ekibi mi? Onlara ne oldu?”

Uşağın yüzü önce telaşlı bir ifadeye büründe, sonra da yapmacık bir gülümseme yerleşti bu sahtekâr yüze:
-       “Şey... Neyse boşverin şimdi bunları, ben size iki havlu getireyim”

Kaçar gibi oradan uzaklaştı. Keskingöz bu uşakla ilgili ters birşeyler olduğunun farkındaydı ve bunu yakında ortaya çıkaracaktı...


~ DEVAM EDECEK ~ 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Medya