13 Şubat 2013 Çarşamba

Dedektif Kocakulak ve Asistanı Keskingöz: Kont Segur'un Hayaleti (Bölüm IV - Son)





Dedektif başını yastığa koyar koymaz yerleri titreten horlamasını takınarak uyumaya başladı. Herhalde diğer tüm odalardaki sakinler dedektifin uyuyakaldığından anında haberdar olmuş olmalıydı. Keskingöz, patronunun ağzına kaçma tehlikesini göze alarak onun üstünü örttü ve hiçbir yerinin açıkta kalıp onu üşütmeyeceğinden emin oldu. Sonra kendisi de uzanarak battaniyeyi üzerinden çekti.

~ o ~

Aradan iki saat kadar geçmişti. Saatinin “tık” demesiyle Keskingöz gözlerini açtı. Zaten hiç uyumamıştı. Saat on bir buçuğu göstermekteydi. Geçen süre boyunca dedektifin yerleri titreten horlamasından başka hiçbir olay olmamıştı. Ortalık fazlasıyla sakindi. Bir sinek bile havalanmamıştı. İki gündür başlarına gelen onca umulmadık olaydan sonra tüm olayların bıçak gibi kesilmesi mantıklı değildi. Keskingöz, bu işlerin arkasında her kim varsa onların sıradaki numaraları için hazırlık yapmak amacıyla ortalıkta olmadıklarını düşünüyordu.

Dedektifi uyandırmanın vakti gelmişti. Keskingöz, bunu önce güzellikle yapmayı denedi. Seslendi, yavaşça sarstı, hızlıca sarstı, olmadı. Zaten çelimsiz bir maymundu kendisi, koca bir fili sarsıntıyla uyandırması düşünülemezdi. Birkaç ümitsiz girişimde daha bulunduktan sonra sevmediği yönetmlere başvurmaktan başka çaresi kalmadığını anladı. Öncelikle güveli uzaklığa çekildi. Zira az sonra dedektif yatağından fırlayarak birkaç saniye yatağın içinde debelenecekti. Eğer o anda yanında durursa ezilme tehlikesi geçirmesi kaçınılmazdı.

Güvenli uzaklıkta olduğundan emin olduktan sonra sesini yükseltmek amacıyla bir elini ağzının yanına götürdü:
-       “Patron! Fare!”

Dünyalar yıkılsa duymayan, uyanmayan kocaman fil öyle bir çığlıkla yerinden sıçradı ki görenler kendisine lotodan büyük ikramiye vurduğunu sanabilirdi. Aynen Keskingöz’ün düşündüğü gibi bir süre olduğu yerde debelendi. Korku içinde etrafına bakınmaya başladı, kafasını hızla sağa sola çevirerek var olduğu iddia edilen fareyi bulmaya çalışıyordu. Fareyi bulup imha etmek gibi bir niyeti yoktu aslında, esas yapmak istediği fareyi görüp tam aski yöne doğru kaçmaya çalışmaktı.

Patronunun tamamen uyandığını gören Keskingöz, daha fazla uzatmaya gerek olmadığını artık anlamıştı:
-       “Sakin ol patron, fare değilmiş. Ben yanlış görmüşüm, korkmana gerek yok”

Odada fare olmadığını öğrenen dedektif sakinleşti. Yüzüne yeniden sert adam ifadesini yerleştirip yavaşça yataktan doğruldu. Havalı adımlarla Keskingöz’ün yanına geldi. Ellerini arkadan birleştirip bir kaşını havaya kaldırdı:
-       “Ben hiçbir şeyden korkmam tamam mı? Hatta bir keresinde...”
-       “Saat on bir buçuk patron”
-       “Ne dedin? Bunu şimdi mi söylüyorsun? Seni aptal, sana beni erken uyandır demedim mi? Hay Allah! İnşallah bu maymunun kusuruna bakmazlar. Haydi üstünü giyin, çabuk!”

Hemen entarilerini ve kukuletalı şapkalarını çıkararak pardesülerini giydiler ve şapkalarını taktılar. Keskingöz, baş ucunda duran meyve tabağından iki tane muzu pardesüsünün cebine doldurdu. Dedektif de aynada kendine bakıp kulaklarını ve hortumunu düzelttikten sonra ikisi de artık çıkmak için hazır oldular. Dedektif, asistanına seslendi:
-       “Koridoru kontrol et Keskingöz”
-       “Hemen patron!”

Keskingöz fırlayıp kapıya gitti. Kafasını çıkarıp koridora baktı. Sağında da solunda da dolunayın pencereden vuran ışıklarıyla meşalelerin karışık olarak aydınlattığı boş koridorlardan başka birşey görünmüyordu:
-       “Temiz patron”
-       “Haydi o zaman”

Koridora çıktılar. Keskingöz farketti ki dedektifin gözünde komik bir güneş gözlüğü, burnunda bir kırmızı palyaço burunluğu ve hortumunun da altında bir takma bıyık belirmişti:
-       “Patron, bu yüzündekiler de ne?”
-       “Ne dedin? Patron mu? Sen beni nasıl tanıdın? Bunları gizlenmek için taktım, görenler beni fark etmesin, etse bile tanıyamasın diye! Hayret birşey, her zaman aptallığın üzerindedir ama aksi gibi bugün zeki olacağın tuttu. Aslında iyi çocuksun ama neyse”

Doğrusu dedektifin gizlenmek için bulduğu yöntem akıllara zarar derecede mükemmeldi! Kocaman gövdesi, iri kafası, adı üstünde koca kulakları, her biri Keskingöz kadar büyük el var ayakları, eski moda pardesüsü ve komik şapkası olduğu gibi açıktayken bir kırmızı burunluk, bir güneş gözlüğü ve takma bıyıklarla görünmez olmak! Doğrusu bu harika fikir devekuşlarının bile aklına gelmemiştir.

Keskingöz yine de bu fikrin ne denli “işe yarar” (!!!) olduğunu açıkça patronunun yüzüne vurmadı:
-       “Patron, hiçbir yerin gizlenmemiş ki, olduğun gibi meydandasın. Bununla hiç mi hiç gizli olmadığın gibi üstelik de komik oluyor ve daha çok dikkat çekiyorsun”
-       “Kes sesini seni aptal! Sanki ben nasıl gizleneceğimi bilmiyorum. Peh! Ne zaman akıllanacaksın sen? Haydi düş önüme, ben birşey sormadan da konuşma”

Keskingöz söyleneni yaptı ve birlikte mümkün olduğunca ses çıkarmadan küçük avluya geldiler. Burada bir köşeye gizlenerek hayaletin ortaya çıkmasını beklemeye başladılar. Dedektif sordu:
-       “Saat kaç oldu Keskingöz?”

Keskingöz, cebinden uyanmak için kullandığı masa saatini çıkardı. Kısa süre bakıp tekrar yerine koydu:
-       “Gece yarısı oluyor patron”
-       “Az sonra ortaya çıkar bizim hayalet bozuntusu. Çok yanlış birine çattı bu sefer, çünkü ben hiçbir şeyden korkmam! Öyle değil mi Keskingöz?”
-       “Korkmazsın patron”

Kocakulak, arkasına saklandığı kuytu ve karanlık kolonun kenarından kafasını çıkararak avluya doğru baktı. Burası gerçekten küçük bir yerdi. Dört tarafı da şatonun yüksek duvarlarıyla çevriliydi. Şato sınırları içerisinde üzeri açık olarak yapılmış tek alandı burası. Bir tek tam tepedeki dolunayın ışığı sızıyordu içine, onun dışında başka bir aydınlatma yoktu. Kendisini çevreleyen dört duvarın her birinde birer pencere vardı ve üç tanesinde ışık varken bir tanesinde yoktu. Ortada da yer altındaki aile mezarlığına açılan bir giriş bulunuyordu.

Dedektif bu detaylara bakarken sürekli olarak daha fazla öne doğru eğildiğini fark etmiyordu. Eğimi gittikçe arttı ve en sonunda koca gövdesini dengede tutamayacağı kadar fazla eğilerek öne doğru düşmekten kurtulamadı. Telaşla yerden kalkarak hemen dev kolonun arkasına geri saklandı. Kimsenin kendini fark etmediğinden emin olduktan sonra Keskingöz’e dönerek çıkıştı:
-       “Seni budala! Neden beni uyarmadın?”
-       “Birşey sormadıkça konuşma dedin patron”
-       “Sen bir hötöröfsün Keskingöz, bunu biliyor muydun?”
-       “Evet patron, daha önce yüz dört kere söylemiştin”
-       “Aferin. Şimdi bir daha böyle birşey görürsen beni uyarmanı söylüyorum sana anladın mı beni?”
-       “Anladım patron”
-       “Hah! Bak şimdi, sana planımızı açıklıyorum. Sen şuraya geçeceksin tamam mı? Tam çaprazdaki kolonun ardındaki kuytu yere saklanıp bekleyeceksin. O hayalet bozuntusu ortaya çıkınca onun dikkatini dağıtacaksın ve ben de gelip onu yakalayacağım tamam mı?”
-       “Tamam patron”
-       “Haydi şimdi geç yerine, çabuk!”
-       “Merak etme patron, şip şak varırım oraya!”

Bunu söyler söylemez zıpladı ve karanlık köşelerden tutunup ilerleyerek dedektifin dediği yere hemen vardı. Hayalet ortaya çıkıncaya kadar orada bekleyecekti. Tabi hayalet gelinceye kadar ortalığa bir göz atmasının mahsuru yoktu. Küçük kafasını, tepesine tutunup gizlendiği kolonun üstünden çıkardı ve avluya baktı. Öncelikle aile mezarının girişi dikkatini çekti. Burada bir demir kapı vardı ve bu kapı açıktı. Görebildiği kadarıyla kapının üstünde paslı bir zincir ve büyük bir asma kilit vardı. İçeriden de meşale ışıkları geliyordu. Yani içinden bir hayalet çıktığından şüphelenilen bir yerin kapısındaki kilidi açıp bir de içerisini aydınlatmışlar mıydı? Bu durum gerçekten tuhaftı.

Bir başka dikkat çekici husus da yukarıdaki pencerelerdi. Bunların üç tanesinden ışık geliyordu. Demek ki bu kişiler halen daha yatmamışlardı. Odaların birbirlerine yakın olmalarından Keskingöz bu odaların halalar Kalınkürk’ün, Narinbilek’in ve iki kızları Parlaktüy ve Küçükkuyruk’un bir arada yaşadığı odalar olduğunu tahmin ediyordu. Bu saate kadar neden yatmamışlardı? Keskingöz’e göre hepsi hayaleti bekliyordu. Peki ya diğer oda? O odada yaşaması muhtemel sadece bir kişi kalıyordu: Bayan Süslükuyruk! Peki o neden hayaleti beklemiyordu? Acaba gelmeyeceğinden çok mu emindi? Yoksa hayaleti mi merak etmiyordu?

Neresinden bakılırsa bakılsın durum biraz tuhaftı. Fakat Keskingöz’ün bu durumun daha derin detayını düşünecek zamanı kalmamıştı, çünkü yer altındaki mezar odasının kapısından sesler gelmeye başlamıştı. Keskingöz oraya dikkat kesildi ve az önce düşündüklerini hemen unuttu. Derken sesler gittikçe yükseldi ve kısa süre sonra aşağıdan vuran meşale ışıklarında bazı gölgeler oluşmaya başladı. Bu gölgeler de giderek belirginleşti ve hayalet, mezar odasının merdivenlerini çıkarak kapıda göründü. Bu, Keskingöz’ü daha önce kovaladığı, kendisini ve dedektifi odalarında rahatsız eden hayaletti.

Görüntüsü aynıydı ancak hareketlerinde temel bir farklılık vardı: bu kez tuhaf bir şekilde böğürüyordu ve atlayıp zıplıyordu. Oysa geçen sefer karşılaştıklarında hiç ses çıkarmıyordu ve böyle kuyruğuna basılmış kediler gibi zıplayıp durmuyordu. Keskingöz bu farkın sebebini anlamıştı: Hayalet bu sefer kendini herkese göstermek istiyordu. Oraya bütün ev halkına görünmek için çıkmıştı ve orada olduğunu anlamaları için böyle deli gibi bağırıp debeleniyordu.

Hayaletin istediği hemen oldu ve şato sakinleri, dev pencerelerini gürültüler çıkararak aceleyle açtılar. Narinbilek, Kalınkürk, Parlaktüy ve Küçükkuyruk, odalarının pencerelerine çıkarak aşağı bakmaya başladılar. Hayalet kendini hepsine gösterince çığlık atıp aralarında bağrışmaya başladılar. Keskingöz hemen fırladı ve çevik bir hareketle hayaletin tepesine zıplayıverdi. Kocaman bir gövdenin üstündeki küçücük kafaya yapıştı. Fakat bu kafanın içi boştu, belliydi ki bu bir kostümdü ve boyu, kostümün boynuna gelen birisi kostümün içini dolduruyordu.

Sahte hayalet de paniğe kapılarak Keskingöz’ü üstünden atabilmek için çırpınmaya başladı. Ellerini ve kollarını kafasının üstünden geçirip Keskingöz’e vurmaya çalışırken Keskingöz’ün çevik sıçrayışlarla hedefini şaşırarak hayalet kostümünün kafasına denk vuruşlarını getiriyordu her seferinde. Karşıdan bakıldığında kendi kafasını yumruklayan bir hayalet gibi görünüyordu. Bir süre bu boğuşma devam ettikten sonra Keskingöz, rakibini yeterince yorduğunu fark etti ve onu teslim olmaya zorlayabilmek için eliyle yoklayarak ense kökünü buldu ve bütün gücüyle bu bölgesini ısırdı.

Düzmece hayalet bütün gücüyle haykırarak acı bir çığlık attı. Artık gücü kesilmişti. Düşüp bayılmasına ramak kalmıştı, Keskingöz de birkaç saniye içinde düşüp bayılacak olan bu kişinin kim olduğunu anlayacaktı. Fakat yandan sanki tren geliyormuş gibi bir ses duyuldu. Keskingöz şaşkınlıkla sesin geldiği tarafa doğru dönüp baktığında dedektif Kocakulak’ın olanca hızıyla koşarak üstlerine doğru gelmekte olduğunu gördü. Önce onu durdurmaya çalışacak gibi oldu, ama dedektif artık hızını almıştı ve durdurulabilmesine olanak yoktu. Dedektif de ne kadar kontrolsüz şekilde geldiğinin farkında değildi, kendisini hayaleti yakalayıp aşık olduğu Bayan Süslükuyruk’un gözünde puanları toplamaya kaptırmıştı. Böylece dedektif, kütlesi ve yüksek hızıyla birlikte öyle yüksek bir güçle hayalete çarptı ki Keskingöz bir tarafa, hayalet de başka bir tarafa doğru savruldu. Kendisi de bu çarpmanın etkisiyle bir nebze olsun yavaşlayamadan doğruca karşısındaki kolona bodoslama girdi.

Çarpmanın etkisiyle şatoda şiddetli bir sarsıntı oldu ve şatonun temellerinden çatlama ve kırılma sesleri geldi. Bir noktada bu titreşimler o kadar şidderlendi ki yüzlerce yıldır nice savaşlar ve kuşatmalar görmüş olan bu heybetli şato neredeyse yıkılacaktı. Neyse ki titreşimler uzun süre devam etmedi, az sonra tamamen sonlandı fakat dedektifin çarptığı tarihi sütunda yaklaşık bir buçuk metrelik bir delik oluştu.

Dedektif, Keskingöz ve sahte hayalet ilk sersemliği üzerlerinden attılar. İlk ayağa kalkmayı başaran hayalet oldu ve merdivenlerden şatonun içine doğru kaçmaya başladı. Keskingöz de yerden kalkarak hayaletin arkasından koşmaya başladı. Keskingöz çok daha hızlı ve çevikti, bir adımda yerde yatan dedektifin kafasından destek alıp hayaletin üstüne atlayabilecek pozisyona hemen geldi. Fakat tam dedektiften destek alacağı anda dedektif kafasını kaldırdı ve Keskingöz ile dedektif Kocakulak bir kez daha çarpışarak yere düştüler. Bu arada hayalet de şatonun içlerine doğru kaçıp izini kaybettirmeyi başardı.

Bir süre sersemliklerini atmayı bekleyen ikili, daha sonra hemen ayağa kalktı. Dedektif her zamanki gibi yine asistanına çıkıştı:
-       “Seni aptal! Senin yüzünden hayaleti elimden kaçırdım! Senin bu aptallıkların olmasaydı ben şimdiye çoktan hayaleti yakalamış olacaktım! Hep senin yüzünden, hep!”
-       “Patron, onu yakalamıştım ama sen ikimizi birden dağıttım. Onu tekrar yakalayacaktım ki...”
-       “Kes sesini şapşal maymun! Bir de utanmadan cevap veriyor. Sanki ben bilmiyorum o hayaleti nasıl yakalayacağımı. Peh!”

İkili bu tartışmaları yaparken tüm şato sakinleri avluya doluştu. En önde Kalınkürk geliyordu:
-       “Size demiştim! Ben bunak falan değilim, o hayalet gerçekti ve buradaydı! Gördünüz, kendi gözlerinizle gördünüz! Her akşam geliyor! Her akşam kendini burada gösteriyor bize!”

Narinbilek de kardeşini destekledi:
-       “Kardeşim bunu ilk söylediğinde ben de ona inanmamıştım ama bakın işte gerçekmiş! Evet ben de onu her gece burada görüyorum. Hepimiz görüyoruz”

Parlaktüy’ün sözleri de annesiyle teyzesini destekliyordu:
-       “Teyzem bizi büyük salonda toplayıp bunu ilk söylediğinde ben de ona inanmamıştım ama dayımın hayaletini ben de görüyorum her gece!”

Küçükkuyruk da eksik kalmadı:
-       “Her gece!”

Dedektif Kocakulak’ın yerden kalkarak üstünü başını temizlemesi o kadar uzun sürdü ki tüm bu konuşmalar bitip tüm şato sakinleri hep bir ağızdan homurdanmaya başladığı zaman henüz tam bitmemişti. Nihayet şato halkının karşısına dikilmeyi başardığında yine aynı sert adam pozlarını takındı. Suratında yine o korkusuz adam ifadesi oluştu, bir kaşı da havaya kalktı. Ellerini arkasında birleştirdi. Keskingöz de onun yanında aynı pozu takındı. Dedektif, mağrur bir edayla başını kaldırdı:
-       “Hayalet diye birşey yoktur! Burada gördüğünüz bir hayalet değildi. O sadece hayalet kılığına girmiş şapşalın biriydi”

Parlaktüy, hayretlerine hakim olamayan ilk kişi oldu:
-       “Bu olamaz! Neden böyle birşey yapsınlar?”

Kocakulak artistik bir gülümsemeyi yüzündeki tuhaf ifadeye ekledi:
-       “Bunu henüz bilmiyorum. Ancak bu iş, hayalet kılığına giren kişinin öyle tek başına filan kalkışamayacağı belli olan bir iş. Belli ki o, birileri tarafından kullanılan bir palyaço sadece”

Sivriboynuz ensesini ovuşturarak atıldı:
-       “Nereden biliyorsunuz salak olduğunu canım? Belki de iyi birisidir aslında, ya da kandırılmıştır ne bileyim”

Süslükuyruk en sert bakışıyla Sivriboynuz’a bakarak hemen onu susturdu:
-       “Umarım işten kovulmuş biri olmaz”

Sivriboynuz bunu duyunca hemen pısarak süt dökmüş bir kedi kadar masumlaştı ve her yana gülücükler saçmaya başladı ensesini ovuşturarak. Sonra Kalınkürk’ün sesi duyuldu:
-       “Peki kimdi bu hayalet?”

Bir süre evdekilerin aynı soruyu kendilerinde tekrarlayan homurtuları sürdü ve dedektif, cevabıyla bu homurtuları bastırdı:
-       “Eğer Keskingöz hata yapmasaydı onu yakalayacaktım ama bu seferlik elimden kaçmayı başardı. Sağlık olsun, onu önünde sonunda yakalayacağım. Zaten zamanı sınırlı, yarın gece bu işlerin arkasında kimin olduğunu ve ne amaçladıklarını söyleyeceğim. Haydi şimdi odalarınıza geri dönün”

Keskingöz, yine patronuna hayret etmişti. Hayaletin gerçek olmadığını, onun birisi tarafından canlıymış gibi gösterilmeye çalışıldığını ve hatta işlerin arkasında onu kullanan biri olduğunu nasıl anlamıştı? Oysa dedektifin gidiş yolu ile düşünüldüğünde olayların sonu kesinlikle çok alakasız bir noktaya çıkıyordu. Ama işte Dedektif Keskingöz buydu, son ana kadar alakasız bir konuya yoğunlaştığı düşünülürken o, olaylar arasında akla hayale gelmez bir ilişki kurarak her seferinde doğru neticeye ulaşırdı.

Herkes odalarına doğru giderken Süslükuyruk onları takip etmedi ve Dedektif Kocakulak’ın yanına geldi. Koluna girip oldukça samimi tavırlar sergilemeye başladı:
-       “Dedektif. Ben yalnız başıma yaşadığım odamda çok korkuyorum! Her gece bu korkunç hayaletin odamın penceresinde belirmesi beni çok tedirgin ediyor! Sizden rica etsem acaba bu geceyi benim odamda geçirir misiniz? Sizin gibi güçlü, korkusuz ve sert bir erkeğin beni korumasına çok ihtyiacım var!”

Dedektif, vücudundan boşanan terlere karışıp suya dönüşerek kadının ayağının altına serilmek üzereydi. Sağlıklı düşünebilme yeteneğini tamamen kaybetmişti. Az önceki sert adam pozları gitmiş, yerine tasmasından çekilip her yere götürülebilecek bir süs köpeği pozu gelmişti. Ancak Keskingöz, tehlikeyi görebiliyordu! Kadının kesinlikle dedektif için bir takım tasarıları vardı. Dedektifi odasına çekmek istiyordu. Keskingöz, onun dedektifi odasına öldürmek için çekmeye çalıştığını düşünüyordu.

Böyle düşünüyordu, çünkü kadının sözleri doğru değildi. Öncelikle Süslükuyruk hayaleti penceresinden görmemişti. Diğer üç odanın ışıkları yanarken onun odasının ışıkları sönüktü. Hayalet ortaya çıktığında da diğer herkes cama koşarken o bu durumu duymazdan gelmişti. Üstelik Parlaktüy şöyle demişti: “...Teyzem bizi büyük salonda toplayıp bunu ilk söylediğinde ben de ona inanmamıştım...“. Demek ki teyzesi bu durumu herkese söylediğinde Süslükuyruk de oradaydı, o halde hayaletin geceleri gelmediğini bilmiyor olamazdı. Ancak bu durumdan dedektife daha önce hiç bahsetmemişti. Bir hayaletin yakalanması için para ödeyen biri o hayaletin her gece göründüğünü bildiği bir yeri neden tuttuğu bu kişilere söylemezdi acaba?

Keskingöz, dedektifin kendi ayağıyla bu tuzağın içine girmesine engel olmak istiyordu:
-       “Patron, biz kendi odamızda yatsak daha iyi olmaz mı?”
-       “Sen sus Keskingöz! Siz bu maymunun kusuruna bakmayın. Aslında...”
-       “Patron, lütfen odamıza gidelim. Haydi ama, lütfen!”

Süslükuyruk, Keskingöz’ün kendisinden şüphelendiğini iyice anlamıştı fakat dedektife istediğini yaptırabilecek durumu henüz kaybetmemişti, bu durumun avantajını da sonuna kadar kullanmaya kararlıydı:
-       “Dedektif, ben çok korkuyorum ne olur bir an önce gidelim”

İradesi o noktada tükenen dedektif çağrıya uydu ve ağzının suları akarak Süslükuyruk’ün peşinden gitti. Ancak Keskingöz kolay pes etmeyecekti!

~ o ~

Dedektif Kocakulak, Bayan Süslükuyruk’un peşinden odasına kadar geldi. Süslükuyruk’ün odası oldukça büyüktü. Bir yanında küçük avluya bakan büyük bir pencere vardı, diğer yanında da Melekler Şehri manzaralı yüksek pencereler sıralanıyordu. Odanın içindeki eşyaların tamamı pembe renkte tüylü, tüllü, allı-pullu şeylerdi. Odanın bir tarafını boydan boya kaplayan gardırop o kadar büyüktü ki dedektif hiç o kadar büyüğünü hiç görmemişti. Duvarlarda tamamı pembe tonlarında pek çok anlamsız resim vardı.

Melekler Şehri’ne bakan pencerelerin önünde dev boyutlarda kırmızı renkli yuvarlak bir yatak bulunuyordu. Bu yatak o kadar büyüktü ki, şatoda kalanların tamamı buraya sıkışabilirdi. Narin bir tilkinin böyle büyük bir yatağa neden ihtiyacı olacağını anlayabilmek kolay değildi. Tamamı rüküş ve pembe renkte eşya ve aksesuarlarla bezenmiş bu odanın ortasında kırmızı renkli dev bir yatak doğrusu hiç hoş durmamıştı. Yani tam Süslükuyruk’ün tarzıydı bu!

Dedektif Kocakulak ve onu tuzağına başarılı şekilde çekmenin gururu içindeki Süslükuyruk odanın kapısından girdiklerinde Kocakulak, dedektif içgüdüleriyle tüm mekanı baştan aşağı inceledi. O, gözlemlerini sürdürürken Süslükuyruk da pembe renkli paravanın arkasına yöneldi:
-       “Sen takıl yakışıklı, ben üstüme rahat birşeyler giyip geliyorum”

Süslükuyruk paravanın ardına girdiğinde dedektifin dikkati ister istemez o tarafa kaydı. Çünkü kadın üzerindeki herşeyi sırayla çıkarıp paravanın üstüne koyuyordu. Dedektif duruma kendini o kadar kaptırmıştı ki kadının bunu özellikle yaptığını, amacının kendisini iyice düşünemez hale getirmek olduğunu anlayamamıştı. Kadının planı işliyordu, dedektif iyice oltaya gelmişti. Bir dakika sonra oldukça şuh ve çekici bir gecelikle paravanın ardından çıkan Süslükuyruk’un gece yatarken giydiği kıyafet bile rüküş ötesiydi. Bu elbiseye harcanan kumaşla dedektif ve asistanı gibi üç çifte gecelik dikilirdi, hem de kukuletalı şapkasıyla beraber!

Dedektifin son kalan aklı da Süslükuyruk’un o halini görünce uçup gitti. Artık Süslükuyruk tasmayı takmıştı dedektife, geriye son darbeyi vurmak kalıyordu. Nitekim o da bu doğrultuda adımlar attı. Dedektifin yanına gelip göğsünü okşadı:
-       “Ne kadar da güçlü kaslarınız var dedektif?”

Dedektif de hemen havaya girdi ve yüzünde o aptal sert adam bakışları yeniden belirdi:
-       “Evet, ne yapayım ben güçlüyüm. Bir tutuşta bu şatoyu bile kaldırabilirim. Bakın bir keresinde...”

Kocakulak’ın yine palavra hikayelere başlayacağını anlayan Süslükuyruk, gerçekte bu hikayeleri dinlemeye istekli olmadığından hemen dedektifin sözünü kesti:
-       “Siz bu pardösüyle terlemiyor musunuz? Ben bile neredeyse sıcaktan bu üstümdekileri çıkararacağım vallahi!”

Kadının bu sözlerinden sonra dedektifin her yerinden fışkırırcasına terler boşalmaya başladı. Bir süre saçma heceler geveledikten sonra iki kelimeyi bir araya getirip bir cümle kurmayı başaramayacağını anladı ve susup öylecek kaldı. Kadın, bir dişi örümcek gibi avını ağında hareketsiz yatar hale getirmişti. Geriye onu zehirleyip felç ettikten sonra yok etmek kalmıştı. Süslükuyruk, amacına giden bu son adımı da attı:
-       “Ne kadar da kabayım, kahraman koruyucuma bir içecek bile ikram etmiyorum. Durun size soğuk birşeyler getireyim. Ofisinize geldiğimde sanırım buzlu limonlu soda içiyordunuz. Aynısından yapayım mı size?”

Dedektifin vücudu patlayan bir volkan gibiydi, başından fışkıran terler dereler halini alarak iri gövdesinden aşağı kayıp gidiyordu. Önce bir yanıt vermeye çabaladı dedektif ama yine anlaşılır bir kelime telaffuz etmeyi başaramadı. Sonunda evet anlamında başını sallamakla yetindi. Kadın da gülümseyerek paravanın arkasına gitti tekrar. Kısa süre sonra elinde içi soda dolu iki bardakla geri geldi. Bardaklardan birini dedektife uzattı:
-       “Buyrun dedektif. Bir dikişte bitirin lütfen, bakın ne kadar iyi hissedeceksiniz!”

Zavallı dedektif artık düşünemez hale gelmişti, kadın ne derse harfiyen yapıyordu. Aynen bu dediğini de yaptı. Bardağı ağzına doğru götürdü. Kadının gözleri fal taşı gibi açıldı, kalp atışları da o kadar hızlandı ki o küçücük tilkinin kalp atışları çıplak kulakla bile duyulabilir bir hale aldı. Dedektif o sodayı içince işi bitecekti! Dedektifin ise hiçbir şeyden haberi yoktu. Bardağı kafasından dikip bir yudumda götürecekti ve hemen zehirlenip ölecekti. Fakat kadının mükemmel işleyen planı, hesaba katmadığı birşey yüzünden bozulacaktı. O hesaba katmadığı şey ne miydi? Tabii ki dedektifin sadık yardımcısı Keskingöz!

Dedektif tam bardaktaki sodayı içecekti ki havada mermi gibi uçan küçücük birşey bardağa çarptı ve bardak kırılmadan dedektifin elinden fırlayarak yanındaki pembe pufun üzerine döküldü. Sodanın içinde o kadar çok zehir vardı ki puf hemen eriyerek küle dönüştü. Yetmedi, pufu eriten soda yere aktı, burada yarım metre kalınlığındaki tabanı da eritti ve tabanda, odanın altında bulunan mahzendeki fıçıların görünmesini sağlayan delikler oluşturdu. Deliklerden göründüğü kadarıyla alt kata akan zehirli soda bazı fıçıları da eritip yere aktıktan sonra oranın tabanını da eriterek artık seçilemeyecek kadar derinde bir yerleri eriterek yoluna devam etmişti.

Kocakulak şaşkınlık ve panik içinde yer kabuğunu delerek mağma tabakasına kadar kesintisiz akan zehirli sodayı seyrederken sinirden köpüren Süslükuyruk hemen ne olduğunu anlamak için etrafa bakmaya başladı. Direkt olarak penceredeki Keskingöz’ü fark etti. Keskingöz de ona nanik çekerek hemen gözden kayboldu. Kadın sinirle pencereye koşup Keskingöz’ü bulunduğu yerden aşağı atmak istedi, ancak Keskingöz dedektifin elindeki zehirli sodayı vurmak için kullandığı sapanı kadına hediye olarak arkasında bıraktıktan sonra oradan tüymüştü. Dedektifin ise olan bitenden haberi yoktu:
-       “Şey... Ben... Çok özür dilerim Bayan Süslükuyruk. Eğer sakarlığım tutup da içecek elimden düşmeseydi ortalığı böyle berbat etmeyecektim. Şatonuzun eriyen yerlerine beton döktürüp hasarınızı karşılayacağım. Tanıdığım çok iyi betoncular var”

Kadın bütün siniriyle dedektife patladı:
-       “Kes sesini geri zekalı şapşal!”

Beklenmedik tondaki bu sözler dedektif üzerinde şok etkisi yarattı! Kadın da bu sözleri söylediğine pişman oldu çünkü henüz dedektifin işini bitirememişti ve bunu başarmak için dedektife şirin görünmeye devam etmesi gerekiyordu. O nedenle hemen bir U dönüşü yaparak durumu toparlamaya çalıştı:
-       “Şey... Yani... Size demedim dedektif, onu papağanıma söyledim. Bakın, hemen arkanızda duruyor”

Dedektif arkasını döndüğünde pembe renkli bir papağanın bir tür yapay dal üzerinde durduğunu gördü. Diğer pembe eşyaların içinde hareketsiz durduğu için kaybolup gitmiş bir detay gibi duruyordu, o nedenle dedektif odaya ilk girdiğinde bu papağanı fark etmemişti. Orada papağanı gördüğünde dedektif, kadının sözlerine inandı ve papağana gülümsedi:
-       “Ay ne şirin bir papağan! Sen konuşabiliyor musun bakıyım?”

Papağan gerçekten konuşabiliyordu (sanki öyküdeki diğer hayvanlar konuşmuyormuş gibi):
-       “O aptal dedektifi geberteceğim!”

Papağanlar, sahiplerinin sık tekrarladıkları cümleleri öğrenip sürekli tekrar ederler. O nedenle papağanın bu kelimeleri söylemesi, sahibinin, odasındayken sürekli olarak bu kelimleleri tekrar etmesinden dolayı olmalıydı. Ancak dedektif bunu hiç düşünmedi, yalnızca papağanın konuşabilmesine odaklanmıştı:
-       “Vay be, gerçekten konuşuyor! Daha önce konuşabilem bir papağanı hiç yakından görmemiştim”

Kadın bir yandan atlattığı badireden dolayı yüzünde oluşan şapşal gülümsemesini zorla sürdürmeye çalışırken bir yandan da dedektiften kesin olarak kurtulmanın çarelerini arıyordu. Etrafında kullanabileceği nesnelere bakarken şöminenin iki yanında bulunan pembe şövalye zırhları gözüne çarptı. Dedektifi onların önüne çekip zırhlardan birinin tuttuğu kılıcı dedektifin üstüne düşürerek hem onun ölmesini sağlamak hem de olaya kaza süsü vermek amacıyla dedektife bir teklifte bulundu:
-       “Dedektif, acaba şöminenin hemen yanında duran meyve tabağını bana getirebilir misiniz?”
-       “Şey... Tabi, memnuniyetle”

Dedektif şömineye doğru yöneldiğinde Süslükuyruk da sessiz adımlarla aynı tarafa doğru yöneldi. Kocakulak, kadının arkasından gelmekte olduğunu fark etmemişti. Yanda duran meyveleri almak üzere sırtını şömineye döndü. Süslükuyruk da zıplayarak şövalye zırhının havada tuttuğu kılıcına bir tekme atmak istedi. Ancak Keskingöz o zırhın içine girmişti ve zırhı, havada uçan tekme atan kadının önünden çekti, böylece kadın boşta kalarak yavaşlamadan uçmaya devam etti ve direkt olarak dedektifin kucağına düştü.

Beklemediği bir anda aşık olduğu kadının kucağına atladığını sanan Kocakulak’ın iri kalbi bu duruma daha fazla dayanamadı ve Kocakulak düşüp bayıldı. Süslükuyruk ise artık sinirden delirmek üzereydi. Bütün hıncını az önce Keskingöz’ün içine gizlenmiş olduğu şövalye zırhından çıkardı. Zırhı yere devirerek onu parçalarına ayırdı fakat Keskingöz çoktan zırhın içinden çıkıp kaçmıştı bile. Artık delirmiş olan Süslükuyruk korkunç bakışlarla etrafta Keskingöz’ü aramaya başladı. Onu bulduğu yerde boğazlamak istiyordu. Bir süre arayıp da bulamayınca kendisine yardım geldi. Odanın tavanındaki tahtalardan birine oturup ayaklarını aşağı sarkıtan Keskingöz aşağıya, Süslükuyruk’a seslendi:
-       “Beni mi arıyorsun?”

Süslükuyruk dehşet dolu bakışlarını Keskingöz’e çevirerek en pis enerjilerini yukarı gönderdi. Sonra yine dehşet dolu bir çığlık atarak yerdeki şövalye mızrağını adı ve yüksek tavanda Keskingöz’ün oturduğu yere doğru fırlattı. O kadar sinirlenmişti ki o çelimsiz koluyla koskoca bir şövalye mızrağını metrelerce yüksekteki tavana saplanacak kadar kuvvetli bir biçimde fırlatabilmişti. Tabi Keskingöz çevik bir hareketle yine kaçarak gözden kayboldu. Onun her seferinde kurtulması Süslükuyruk’ü daha da sinirlendiriyordu. Süslükuyruk artık zıvanadan çıkmıştı ve azgın bir boğa gibi her yere saldırıyordu.

Süslükuyruk koşarak birkaç çekmeceyi dağıttı. Belliydi ki çekmecelerde birşey arıyordu. O şeyi içinde bulamadığı çekmeceyi de fırlatıp bir kenara atıyordu. Nihayet aradığı şeyi buldu. Bu arada dedektif de ayılmaya başlamıştı, başını tutarak olduğu yerde oturur pozisyona geçmişti. Bu arada Süslükuyruk’un aradığı şey belli olmuştu: o bir silah arıyordu. Derken silahı buldu ve onu, Keskingöz’ü son gördüğü yer olan tavana doğru rasgele ateşlemeye başladı. Üç el ateş ettikten sonra tavandaki demir avizelerden birinin tavana tutturulduğu zincir isabet aldı ve avize dedektifin kafasına düşerek onun yeniden bayılmasına yol açtı.

Kadın, tavanda bir yerlerde Keskingöz’ü vurup vuramadığına bakarken Keskingöz hemen arkasından seslendi:
-       “Buradayım!”

Kadın arkasını dönerek iki el daha ateş etti. Maymun bunlardan da kurtuldu fakat bu kez kaçmıyordu. Kadın beş el daha ateş etti ve bu atışların tamamı boyunca Keskingöz duvardan hızlıca koşarak kaçtı ve mermilerin hiçbiri Keskingöz’e isabet etmedi. Sonunda Keskingöz, kadının üstünü değiştirdiği paravanın arkasına gizlenerek yine gözden kayboldu. Süslükuyruk koşarak paravanı devirdi ancak Keskingöz çoktan kaçmıştı. Bu arada dedektif yeniden ayılmaya başladı.

Öfkeden kudurmuş olan kadın bu kez dedektifi hedef aldı. Dedektife doğru nişan aldı ve ateş ettiği anda Keskingöz, dedekitfle merminin arasına girerek vuruldu. Mermi Keskingöz’e çarptığında sanki demirden birşeye çarpıyormuş gibi tok bir ses çıkardı ve Keskingöz hemen yere serildi. Dedektif, Keskingöz’ün ölümüne üzülecek kadar bile zaman bulamadı, çünkü karşısında delirmiş bir kadın vardı ve Keskingöz’ü acımasızca öldürürken gözünü bile kırpmamıştı. Şimdi hem korkunç bakışlarını hem de elindeki silahı dedektife yöneltmişti. Görünüşe göre sıra dedektifteydi. Zavallı Keskingöz ölmeden önce son bir çığlık bile atamamıştı, ancak dedektifin kendi durumu da pek iç açıcı olmadığı için ortağının ölümüne üzülemiyordu. Belki de az sonra yanına gelecekti. Nitekim kadın da dedektifi öbür dünyaya göndermeden önceki son sözlerini söyledi:
-       “Seni nihayet gebertiyorum tanrının cezası. Şimdiye kadar çoktan ölmen gerekiyordu zaten! Bendeki talihe bakın ki gidip piyasadaki en aptal dedektifi tutmama rağmen bütün planımı bir çırpıda berbat etmeyi başardı. Tek yapman gereken halalarımın gözü önünde ölerek babamın sözde hayaletinin ne kadar acımasız olduğunu göstermekti! Aslında hepsi senin suçun değil. Şu geberttiğim maymun da yoluma çok taş koydu. Şimdi onu geberttiğim gibi seni de geberteceğim! Al sana!”

Korkudan gözlerini taş gibi kapatmış olan Kocakulak bildiği tüm duaları okumaya başladı. Süslükuyruk da tüm iştahıyla vücudundaki tüm gücü parmak ucunda toplayarak tetiğe aslıdı. Ancak bir mucize oldu ve silah ateş almadı. Kurşunu bitmişti. Süslükuyruk defalarca denedi ama silahta kurşun kalmamıştı.

Dedektif bunu anlayınca korkudan şatonun yarım metre kalınlığındaki taş duvarlarını delerek odadan kaçtı. Aslında kapının hemen yanında duruyordu ama o kadar korkmuştu ki duvarlar kapı olmuştu onun için kapılar da duvar. Aksiliğe bakın ki tam da duvarı delip odadan çıktığı anda Kont Segur’un hayaletiyle çarpıştı. Hayalet neye uğradığını şaşırarak bir köşeye düştü ve sersemledi. Fakat dedektifin sersemlemesi o kadar uzun sürmedi ve koridorlarda bütün gücüyle koşarak kaçmaya başladı. Arada ardına bakıyordu. Süslükuyruk ve hayalet kendisini takip ediyordu. Kısa süre sonra çığlıkları duyan ev ahalisi de sırayla peşlerine takıldı. Tüm şato tam kadro Kocakulak’ın ve onun peşindekilerin peşine takılmış koşturuyorlardı.

Kocakulak farkında değildi ama yollar kendisini yedi numaralı kulenin girişine çıkarmıştı. Arkasından gelenleri kolaçan ederken önüne dönmeyi bir süre ihmal etmişti ve döndüğünde yedi numaralı kulenin girişindeki demir kapıya çarpmak üzere olduğunu fark etti. Aslında durabilmesi için yeterli mesafe vardı ancak Keskingöz’ün önceden koyduğu mavi kağıda basarak kaymaya başladı ve artık yavaşlamasının veya durmasının imkanı kalmadı. Demir kapıya bodoslama daldı ve kapı tuzla buz olduğu halde ne dedektif yavaşladı ne de arkasındaki kalabalık. Dedektif, kulenin merdivenlerine kadar kaydı ve yukarı doğru çıkan merdivenlere kapaklandı.

Arkasındaki kalabalık bu durumdan faydalanarak arayı iyice kapattı. O da korkunun kendisini sürüklediği çaresizlik içerisinde merdivenlerden yukarı doğru koşmaya başladı. Burası oldukça yüksek bir kuleydi. Merdivenler de öyle tırmanmakla bitecek gibi durmuyordu. Fakat kalabalık çok azimliydi. O yaşlı halalardan tutun da Küçükkuyruk’un bile o merdivenleri yorulmadan, yılmadan, canla başla tırmanması karşısında hayalet ve Süslükuyruk ile dedektifin de tırmanmaya devam etmekten başka seçenekleri yoktu. Bu tırmanma kimi zaman yavaşlamalarla kimi zaman da dinlenip yeniden başlamalarla devam etti. Uzun bir süre sonunda Dedektif Kocakulak nihayet en tepeye ulaşmayı başardı. Onu takip eden tüm kalabalık da dedektifin peşinden kuleye vardı.

Kulenin tepesine varanlardan hiçbirinin hiçbir şey yapacak hali kalmamıştı. Hepsi bir kenara yığıldılar. Burası gizli bir ofisti. Kont Segur’un en önemli ticari sırlarını sakladığı, stratejik kararlarını verdiği ve şahsi kasasının bulunduğu ofisti. Buranın bir ofis olduğunu Sivriboynuz’dan başka bilen yoktu. O nedenle herkes etrafına bakınıp rahmetli Kont Segur’un itinayla sakladığı sır olan bu odanın detaylarını anlamaya çalışıyordu. Buranın ne olduğuna şaşırmayan iki kişi var gibiydi. Bunlardan birisi sözde hayalet, diyeri de Süslükuyruk idi. Zira Süslükuyruk duvarda çapraz şekilde duran kılıçlardan birini eline alarak dedektifin karnına doğru dayadı ve onu geniş balkona doğru ittirdi:
-       “Diğer tüm dedektifleri buradan aşağı attığım gibi seni de şimdi aşağı atacağım! Sandığım kadar salak olsaydın çoktan buradan düşmüş olman gerekirdi zaten. Aslında bunu nasıl yaptığını bilmiyorum, kiraladığım bütün adamların tuzaklarından geçmeyi başardın! Önce Akbaba, sonra Sivriboynuz, hatta ben! Ama artık şansın kalmadı. Bu bunak ihtiyarları da seninle birlikte buradan atacağım ve istediğimi alacağım!”

Bunu duyan şato sakinleri şaşkına döndü. Kalınkürk bu şaşkınlığı ilk dışa vuran oldu:
-       “Süslükuyruk, sen ne yapıyorsun? Önceki dedektiflerin ölümünün kaza olduğunu söylemiştin. Bu ölümler, bu tuzaklar, bu hayalet, bütün bunlar ne anlama geliyor?”
-       “Bunları hiçbir zaman bilemeyeceksin ihtiyar bunak, seni de bu et çuvalının arkasından cennete yollayacağım!”

Süslükuyruk dedektifi artık balkonun sonuna kadar ittirmişti. Dedektif bir adım daha geri gidecek olsa yüzlerce metreden aşağı düşüp diğer dedektiflerle aynı kaderi paylaşacaktı. Süslükuyruk da fena ittiriyordu, artık kılıç iyice batmaya başlamıştı ve Kocakulak’ın canını acıtıyordu. Yani artık dedektifin dayanacak gücü kalmamıştı. Artık ölüm yakın gibi görünüyordu. Görünüşe göre dedektif için yolun sonu gelmişti.

Derken yine bir mucize oldu ve Keskingöz birden ortaya çıkarak bir yerlerden Süslükuyruk’un üzerine zıplayarak onu korkuttu ve elindeki kılıcın fırlamasına sebep oldu. Havada dönen kılıcı çevik bir zıplayışla yakaladı ve yan yana gelen hayaletle Süslükuyruk’e doğrultup onları etkisiz hale getirdi.

Dedektif sevinçle haykırdı:
-       “Keskingöz! Ama sen ölmemiş miydin?”
-       “Hayır patron”

Keskingöz pardesüsünü açtı ve altındaki demirden tepsiyi gösterdi. Süslükuyruk’un ateşlediği kurşun tam olarak maymunun kalbinin üzerine gelmişti ancak demir tepsiye saplanıp Keskingöz’ün kalbine değememişti. Herkes şok üstüne şok geçiriyordu. Bu kez hayretlerine engel olamayan Narinbilek oldu:
-       “Birisi bana burada neler olup bittiğini açıklayabilir mi lütfen?”

Keskingöz hemen yanıtladı:
-       “Anlatayım Bayan Narinbilek, Kont Segur’un mirasına göre Bayan Süslükuyruk otuz yaşına girmeden sizler ölürseniz bütün miras ona kalacak! Büyük salonda söylediklerinizi hatırlayın!”

Narinbilek ve Süslükuyruk arasında büyük salonda şu konuşma geçmişti:
-       “O zaman neden bütün mal varlığını bana bıraktı babam?”
-        “O vasiyet ancak sen otuz yaşına gelmeden önce biz ölürsek geçerli olacak! Yani babanın servetini bizimle bölüşmemek için bir ay daha ölmeyelim diye dua etmek zorundasın geçen bayan! Gerçeği senden başka herkes biliyor, ağabeyim seni de anneni de şu hizmetçi kedi kadar bile sevmiyordu! Zaten baban anneni o kediyle aldatıyordu”

Keskingöz devam etti:
-       “Hatırladınız mı? İşte herşey bu miras içindi. Süslükuyruk bu sözde hayaleti kiralayarak sizi delirtmek istedi. Buraya sürekli yeni dedektifler çağırıp onları da öldürerek hayaletin ne kadar korkunç olduğu mesajını veriyordu”

Parlaktüy de aklına takılanları sordu:
-       “Peki bu hayalet kim?”

Keskingöz, hayaletin maskesini çıkardı. Bu, Kont Segur’un sadık uşağı Sivriboynuz’dan başkası değildi. Keskingöz bu duruma da açıklık getirdi:
-       “Hayalet, Süslükuyruk’un kiraladığı uşak Sivriboynuz tabii ki. Kendisiyle ilk karşılaşmamızdan sonra onu buraya kadar takip ettim. Sonradan kim olduğunu anlamak için bu kulenin girişine mavi renkli bir mürekkep kağıdı koydum. Daha sonra uşak bize yemeği haber vermek için odamıza geldiğinde geçtiği yerlere baktım ve ayak izleri mavi renkteydi. Yani buradan hayalet kılığında geçmiş olan kişi uşak Sivriboynuz’du”

Kalınkürk tekrar sordu:
-       “Peki bu işlerin arkasında Süslükuyruk olduğunu nereden anladınız?”
-       “Onu da anlatayım. Süslükuyruk bize sadece bizi yönlendirmesi gereken şeyleri anlatıyordu, diğer detaylardan hiç bahsetmiyordu. Mesela yedinci kuleden, önceki dedektif ekiplerinden ve hayaletin her gece küçük avluda çıkmasından hiç bahsetmemişti. Ayrıca Akbaba’nın bize tuzak kurduğu zaman geleceğimizi ondan başka bilen yoktu. Yani Akbaba’ya yerimizi sadece o haber vermiş olabilirdi. Dahası, ofisimize ilk geldiği zaman hayaletin kendisine hiç görünmediğini söylemişti. Oysa hayalet küçük avluda her gece ortaya çıkıyordu ve kendi odasından her gece orayı ve hayaleti görüyor olmalıydı!”

En son soru soran da dedektif oldu:
-       “Peki sana ateş edeceğini nereden bildin?”
-       “Siz odaya varmadan ben pencereden girerek tüm odayı inceledim. Sonra silahı buldum ve içindeki kurşunları saydım. Toplam 11 tane vardı. On taneyi boşa sıkmasını bekledim. Onbirinci için de önceden pardesümün altına gizlediğim demir tepsiyle ortaya atladım. Böylece sizi buraya kaadar kovalayabiliecekti”

Keskingöz konuşurken Süslükuyruk çevik bir hareketle kılıçtan kurtularak ayağa kalktı ve koşarak dedektife doğru ilerlemeye başladı. Son hamle olarak göğsünden bir hançer çıkardı ve olanca hızıyla dedektife saplamak üzereyken yerde bir muz kabuğuna bastı ve kaymaya başladı. Dedektif panik içinde önünden çekildi ve Süslükuyruk duramayarak yedinci kuleden aşağı uçtu. Herkes balkona çıkarak onun düşüşüne baktı. Gittikçe azalan çığlığıyla gittikçe yere yaklaştı ve gözden kayboldu.

Herkes bir anda dedektifi tebrik etmeye başladı. İlk tebrik eden Kalınkürk oldu:
-       “Tebrik ederim dedektif, nasıl da çıkıverdiniz işin içinden. Hele bu işlerin arkasında Süslükuyruk’un olduğunu hemen nasıl anladınız hayret ettim”

Narinbilek de dedektifi tebrik etti:
-       “Hayaletin Sivriboynuz olduğunu nasıl da anladınız, doğrusu beni kendinize hayran bıraktınız. Nasıl yapabiliyorsunuz bunu doğrusu anlamıyorum. Çok zekisiniz dedektif!”

Sırada Parlaktüy vardı:
-       “Hele o Süslükuyruk’un size kurduğu tuzağı nasıl da bertaraf ettiniz öyle? Doğrusu çok zekisiniz dedektif! Bir de o bıçağı çıkarıp size burada saldıracağını nasıl tahmin ettiğinizi de çok merak ediyorum”

Ev halkı dakikalarca dedektifi tebrik etti. Ona ardı ardına övgüler düzdüler. O da palavra hikayelerinden onlarcasını ardı ardına sıraladı. Her hikayesinden sonra kendisini daha da fazla alkışladılar. Bu olay gece boyunca devam etti ve hiç kimse Keskingöz’le ilgilenmedi. Ona dönüp bakan bile olmadı.

~ o ~

Olay çözülmüş, suçlular yakalanmış ve dava kapanmıştı. Dedektif Kocakulak ve yardımcısı Keskingöz külüstür arabalarına binmiş, her nasılsa onu çalıştırmayı başarmış ve Melekler Şehri’nin yolunu tutmuşlardı. Dedektif bir yandan arabayı sürerken bir yandan da yardımcısı Keskingöz’e nasihatler veriyordu:
-       “Bak Keskingöz, eğer bir suçluyu yakalamak istiyorsan onun gibi düşünmelisin! Bak, ben üstün zekam sayesinde nasıl da hemen yakalayıverdim suçluyu! Ama sen orada öyle tembel tembel oturmaya devam edersen hiçbir şey yapamazsın tabi”

Patronunu iyi tanıyan Keskingöz, söylediklerine hiç itiraz etmedi. Ne suçluyu aslında kendisinin bulmuş ve etkisiz hale getirmiş olması, ne de patronunun hayatını kurtarmış olması birşeyi değiştiriyordu. O da bunun bilincinde olduğundan hiç itiraz etmiyor, boşu boşuna patronuyla münakaşaya girmiyordu. Dedektif sallamaya devam etti:
-       “Ben hayalet diye birşeyin olmadığını ta en başından biliyordum. O gergedanın hayalet kılığına girmiş kişi olduğunu daha ilk gördüğümde anlamıştım. Ne kadar yazık, sen böyle şeyleri bilemiyorsun Keskingöz. Aslında iyi çocuksun ama, işte...”

Dedektifin külüstür arabası dağların arasından geçen yollarda ilerlerken peşlerinden gizlice gelen Kont Segur’un hayaleti, siz çocuklara göz kırparak arabanın peşinden gitmeye devam etti.

Siz siz olun böyle şeylere inanmayın çocuklar! Eğer hayaletlerin gerçekten var olduğunu veya bir yerlere saklanıp sizi beklediğini düşünürseniz hemen durumu büyüklerinize anlatın. Onlar size yardımcı olarak aslında hayalet diye birşey olmadığını göstereceklerdir. Hayaletler sadece kitaplarda ve filmlerde olan, adı üstünde hayal ürünü varlıklardır.

Dedektif Kocakulak ve asistanı Keskingöz’ün bir sonraki eğlenceli macerasında görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın sevgili çocuklar!



- SON -

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Medya