3 Şubat 2013 Pazar

Dedektif Kocakulak ve Asistanı Keskingöz: Kont Segur'un Hayaleti (Bölüm II)





...

Uşağın yüzü önce telaşlı bir ifadeye büründe, sonra da yapmacık bir gülümseme yerleşti bu sahtekâr yüze:
-       “Şey... Neyse boşverin şimdi bunları, ben size iki havlu getireyim”

Kaçar gibi oradan uzaklaştı. Dedektif ve asistanı havuzdan güçlükle çıkabildiler. Bazı yerlerde Keskingöz’ün dedektifi çekmesi gerekti. Sekiz kiloluk bir maymunun tonlarca ağırlıktaki bir fili çekmeye çalışması ba oldukça ilginç görüntülere sahne olan bir hadseydi. İkili nihayet havuzdan çıkmayı başarınca uşak elinde birkaç havluyla yanlarında belirdi. Öyle ya, hem enine hem boyuna oldukça uzun olan dedektifin tüm gövdesini tek bir havluyla kurulayabilmesi olanak dışıydı.

Dedektif Kocakulak ve asistanı Keskingöz, kurulanmaları bitince eve girdiler. Evin girişi adeta bir müze gibiydi. Dama taşı gibi siyah ve beyaz karolarla döşenmiş oldukça geniş bir zemin, iki yandan uzanan merdivenler, çok yüksek bir tavan, bu tavanda asılı dev bir cam avize, duvarlarda resimler ve dev boyutlarda bir şömine ile tam korku filmlerinde görülen korkunç şatoların salonlarına benziyordu.

Şöminenin üstünde oldukça büyük bir tablo vardı. Bu bir portreydi. Resimdeki kişi büyük ihtimalle Kont Segur olmalıydı. Yaşı oldukça ilerlemiş biriydi bu. Bir gözünde küçük bir tek camlı gözlük vardı. Bu tek camlı gözlüğün zinciri, pahalı takım elbisesinin cebine kadar gidiyor olmalıydı ama resimde boynundaki kıravattan aşağısı görünmüyordu. İçeri ilk girişte hemen dikkati çeken bu resimde Keskingöz bir tuhaflık sezdi. Patronuyla beraber bu salonu boydan boya geçtiği süre boyunca bu resme bakmayı sürdürdü.

İlk anda fark edemediği bu tuhaflığın ne olduğunu sonunda keşfetti: yürüdükçe resmin gözleri kendilerini takip ediyordu. Evet, bu gözler hareket ederek dedektifi ve asistanını takip ediyordu. Üstelik resim, Ksikingöz’ün bunu fark ettiğini anladığı anda yeniden ilk andaki durumuna geri döndü. Yani canlı olmanın yanında aynı zamanda zeki bir tabloydu bu. Gördüğü şeyi hemen patronuyla paylaştı:
-       “Patron! Şu resme bak, gözleri bizi takip ediyor!”

Dedektif şaşkınlıkla tabloya baktı. Onun kendisine baktığını fark eden tablo, gözlerini oynatmayı kesti. Böylece dedektif onu durağan bir tablo olarak gördü. Ortada anormal bir durum görmediğinden asistanına yöneldi:
-       “Senin sinirlerin bozulmuş Keskingöz, tablolar hareket etmez. Onlar resimdir, kimseye bakamazlar. Eğer korkuyorsan söyle. Bak ben oldukça cesur birisi olduğum için hayalet hikayelerinden filan asla korkmam. Mesela bir keresinde...”

Keskingöz’ün daha önce yüzlerce kez dinlediği palavra hikayelerin bir yenisi daha en güzel yerindeyken arkadan gelen bir şangırtı ile dedektif Kocakulak “ANNECİĞİM!” diye bağırarak Keskingöz’ün kucağına atladı. Sesin geldiği yere doğru baktılar. Dedektif, asistanına sarılmıştı ve korkudan titriyordu. Kocaman bir filin küçücük bir maymunun kucağında titrediğini görmek gerçekten ilginç bir deneyimdi. Fakat korkacak birşey yoktu. Uşak Sivriboynuz, dedektif ve asistanının bavullarını elinden düşürmüştü sadece. Uşak kibarca özür diledi:
-       “Afedersiniz efendim, istemeden biraz korkmanıza sebep oldum galiba”

Dedektif korkacak birşey olmadığını görünce titremeyi keserek asistanının kucağından indi. Önce ona çıkıştı:
-       “İndir beni çabuk. Sana beni tut diyen oldu mu? Neden durup dururken beni kucağına almak istediğini anlayamadım. Ne zaman akıllanacaksın sen?”

Sonra da uşağa döndü:
-       “Ben hiçbir şeyden korkmam tamam mı?”

Uşak, hayatını kendini her konuda daima haklı gören zenginlere hizmet ederek geçirdiği için bu durumu hiç yadırgamamıştı. Hatta kendisine böyle şeyler söylendiğinde kendini evinde hissediyordu:
-       “Elbette efendim. Size bulaşacak kişinin haline acırım”

Uşak tarafından geliştirilmiş olan, karşısındakini pohpohlayıp şişirerek başından göndermeye yönelik bu savunma taktiği her seferinde olduğu gibi yine işe yaramıştı. Bunları duyduktan sonra uşağın verdiği gazı bütün bünyesinde hisseden dedektif ellerini arkasında birleştirerek kasıntı bir edaya büründü. Düşürdüğü eşyaları toparlamaya çalışan uşağın yanından uzaklaşmak amacıyla arkasını döndü ve merdivenlerin tepesinde bayan Süslükuyruk’un durduğunu gördü.

Kendilerini karşılayan evin yeni sahibesi bayan Süslükuyruk, metrelerce yüksekteki birinci kata uzanan merdivenlerin en başında duruyordu. Siyah bir tuvalet giymişti. Dedektif Kocakulak’ın gözünden bakıldığında bu, büyüleyici güzellikte olan zerafet abidesi bir kıyafetti. Oysa Keskingöz’e göre bu hayatında gördüğü en rüküş kıyafetti. Tuvaletin neredeyse bayan Süslükuyruk’un boyu kadar bir yakası vardı. Bu yakanın üzerinde sanki sokaktan toplanmış izlenimi veren ağaç dalları ve sarı çiçekler yerleştirilmişti. Bu elbiseye harcanan malzeme ile Süslükuyruk ebadında en az üç kişiye elbise dikilirdi.

Bayan tilki (Süslükuyruk) mağrur duruşundan ve havalı tavırlarından yine taviz vermiyordu. Hayatı boyunca bu lüksün ve ihtişamın içinde yaşamıştı ve büyük ihtimalle başka türlü bir hayatı televizyonda bile görmemişti. Başı dikti ve burnu havaya doğru bakıyordu. Alçak bir sesle konuklarına seslendi:
-       “Hoşgeldiniz dedektif. Ben de sizi bekliyordum”

Dedektif Kocakulak müşterisine daha ilk görüşte âşık olmuştu. Biraz tuhaf olmasına rağmen Süslükuyruk’un kendisini aşağılayan, kendisine tepeden bakan tavırları bile dedektifin hoşuna gidiyordu. Zaten dedektifin kendisi de biraz tuhaf biriydi. Kendini kaptırmıştı bir kere, geri dönüşü nasıl olacak belli değildi. Hem bu hislerinden dolayı, hem de genel nezaket kuralları gereği o da kocaman kafasının üzerinde oldukça komik duran küçücük şapkasını çıkarıp öne doğru eğilerek müşterisini selamladı:
-       “Hoş bulduk bayan Tüylüsüs”

Keskingöz yine patronunu düzeltti:
-       “Süslükuyruk patron, Tüylüsüs değil”
-       “Kes sesini Keskingöz! Sanki ben ne dediğimi bilmiyorum. Hayret birşey! Siz bu maymunun kusuruna bakmayın bayan Sütlükuyruk”

Süslükuyruk misafirlerine gülümsedi:
-       “Rica ederim. İsterseniz akşam yemeğinden önce bir süre dinlenmeye çekilin. Sadık uşağımız Sivriboynuz eşyalarınızı odanıza taşıyacaktır. Hem belki önce biraz etrafa bakmak istersiniz. Akşam sizi halalarımla ve şatomun diğer sakinleriyle tanıştırmak niyetindeyim”

Dedektif, müşterisi bayan Süslükuyruk’dan gelecek bütün istekleri büyük olasılıkla daha ne olduğunu doğru dürüst anlamadan kabul edecekti:
-       “Elbette bayan Süslüpüs, nasıl isterseniz”

Patronunun her söyleneneni bir emir eri gibi yerine getirmesi Keskingöz’ü rahatsız ediyordu. İçinden bir ses, bayan Süslükuyruk’un göründüğü gibi biri olmadığını söylüyordu. Keskingöz’e göre Süslükuyruk zeki bir kadındı ve dedektifin kendisine karşı bir zaafiyet duyacağını önceden biliyordu. O halde dedektif Kocakulak’ı bir sebepten dolayı seçmişti. Bu sebebin ne olduğunu bulmak da Keskingöz’e kalıyordu. Az önce uşağın ağzından kaçırdığı gibi buraya daha önce başka dedektifler de gelmişti ve akıbetleri iyi olmamıştı. İçinde oldukları bu oyunu tam olarak çözebilmek için o da kurallara uydu ve sesini çıkarmadan dedektifin peşine takılarak kendilerine ayrılan odaya gitti.

Odalarına giden yol, dar ve kasvetli koridorlardan geçiyordu. Çoğunluğu gerektiği kadar aydınlatılmamış koridorlarda nerelere açıldığı belli olmayan gizemli kapılar, kendini bile zor aydınlatan meşaleler ve birbirinden tuhaf portreler vardı. Sanki tüm portrelerin gözleri vardı. Keskingöz bunlardan bazılarının kendilerini izlediğini hissediyordu fakat dönüp baktığı anda portreler gözlerini kaçırıp sabit bakışlarına geri dönüyorlardı.

Bazı koridorların bir tarafında pencereler sıralanıyordu. Oldukça yüksek, büyük ve geniş pencerelerdi bunlar. Bu pencerelerin kenarlarına bakarak şatonun duvarlarının ne kadar kalın olduğu rahatça görülebiliyordu. Duvarlar bir metreden daha kalın olmalıydı. Pencerelerden görülen manzara da korkunçtu. Şato oldukça yüksek bir konumda olduğu için pencerelerden bakıldığında sanki gökyüzünde asılı duruyormuş gibi görünmekteydi. Ayrıca buradan Melekler Şehri de görülebiliyordu. Şehrin birbirinden yüksek gökdelenleri adeta rafta duran birer konserve kutusu gibi kısa ve yuvarlak görünüyorlardı.

Keskingöz manzarayı daha yakından seyredebilmek için pencerelerden birine yaklaşınca uşak Sivriboynuz kendisini uyardı:
-       “Lütfen dikkatli olun efendim, biliyorsunuz sizden önceki dedektif ve asistanı yanlışlıkla şatonun en yüksek kulesi olan yedinci kuleden aşağı düşmüşlerdi”

Keskingöz bu durumu garipsemişti:
-       “İkisi aynı anda mı düştüler?”
-       “Maalesef öyle efendim”
-       “Ne işleri vardı peki orada?”
-       “Sanırım şatoda bir gezintiye çıkmışlardı efendim”
-       “Peki orayı biz de görebilir miyiz?”
-       “Maalesef orayı kilitli tutuyoruz efendim, orada Kont Segur’un babasından kalan özel eşyaları kilitli durmaktadır. Babasının da kendi babasından kalan eşyaları varmış. Oraya sadece benim girmeme izin verilir”
-       “Peki şu bizden önceki ekip, kilitli tutulan bir yerde nasıl gezintiye çıkabilmişler?”

Bu dava gittikçe daha da ilginçleşiyordu. Sürekli olarak yeni bir gizem ortaya çıkıyordu ve her ortaya çıkan gizem bir öncekinden daha esrarengiz ve karanlık oluyordu. Bu oyunun içinde Keskingöz, uşağın ifadesindeki büyük çelişkiyi ortaya çıkarmıştı. Ona zaten başından beri güvenmiyordu, Keskingöz’e göre uşağın halinde bir tuhaflık vardı. Henüz bunun ne olduğunu çözemiyordu ama birşeyler öğrenmeye başlayabilmek için güzel bir noktaya gelmişti. Uşağın yaptığı hatayı yakalamıştı ve buradan yola çıkarak onu gerçeği söylemeye ikna edecekti. Ancak dedektif Kocakulak bu durumun farkında değildi ve Keskingöz’ün planlarını bozdu:
-       “Yahu ne işimiz var kulede? Ya bizim de o dedektifle asistanı gibi aynı anda ayağımız kayar da onlar gibi yanlışlıkla aşağı düşersek? Nerede böyle zararlı şeyler var hep onlarla ilgilenirsin zaten. Siz bu maymunun kusuruna bakmayın”

Uşak tam köşeye sıkışmışken Kocakulak’ın fark etmeden kendisine büyük bir iyilik yapmasıyla kurtulmuştu. Hemen arkasına dönüp koşar adımlarla uzaklaştı. O kadar hızlı gidiyordu ki dedektifle asistanı arkasından yetişemedi. İkili odaya vardıklarında uşak eşyaları çoktan içeri bırakmıştı ve kapıda onları bekliyordu:
-       “Umarım rahat edersiniz efendim. Bayan Süslükuyruk sizin için yalnızca seçkin misafirlerine tahsis ettiği bir odayı hazırlamamı emretti. Akşam yemeğine kadar dinlenin. Yemekten önce ben gelip bir ihtiyacınız olup olmadığına bakacağım. Size iyi istirahatler efendim”

Uşak saygıyla önlerinde eğildi ve arkasını dönerek yanlarından ayrıldı. Dedektifin de asistanının da o güne değin bir şatoda gecelediği hiç olmamıştı, ilk kez böyle bir yerde kalıyorlardı. Uşağın çelişkili ifadesini ve garip hallerini unutarak merakla odalarına daldılar. Odada krallarınkine benzer cibinlikli iki kişilik büyük bir yatak, tam karşısında büyük bir şömine, üstünde büyük bir portre ve yanında, koridora açılan kapıyla karşılıklı duran dev pencereler vardı. Bunlardan başka, odanın içinde antika sayılabilecek, oldukça eski fakat gösterişli mobilyalar vardı. Örneğin şöminenin yanındaki dolap iki yüz yıldan daha eski olmalıydı.

Dedektif Kocakulak odadaki tarihi atmosferden çok etkilenmişti. Yüzünde anlamsız bir gülümseme oluştu. Dev cüssesine aldırmadan koşarak yatağın üzerine atladı. Yatağın her yanı korkunç şekilde titreşti ve bu titreşim küçük bir yer sarsıntısına sebep oldu. Bu sarsıntıyla zıplayan tüm eşyalar bereket versin ki zıpladıkları yerlere geri düştüler ve hiçbiri zarar görmedi. Kocakulak, bir çocuk gibi tuhaf gülücükler atarak yatağın üzerinde yavaşça zıplıyordu. Yaz sıcağına rağmen üzerinden hiç çıkarmadığı komik pardösü ve küçücük şapkasıyla o yatağın üstünde zıplarken kendisini görse Bayan Süslükuyruk onu hemen işten kovardı kuşkusuz.

Keskingöz de bu ortamdan etkilenmişti ama kendisini hislerine kaptırmıyordu. O, kapının girişinde durup odayı derinlemesine incelemeye koyuldu. Öncelikle şöminenin içinde hiç is ya da kül yoktu. Demek ki bu şömine hiç yanmamıştı. O halde uşağın dediği seçkin misafirler ya hep yaz mevsiminde gelmişlerdi ya da buraya hiç misafir gelmemişti. Şöminenin üstündeki tablo da bir garipti, özellikle göz kısımıları aynı diğer tablolar gibi yerinden oynuyordu. Keskingöz ona baktığında tablo bakışlarını çeviriyordu ama arkasını döndüğünde tablonun yeniden kendisine baktığını hissediyordu. Bu tabloların sırrını mutlaka ortaya çıkaracaktı.

Uşağın garip tavırları ve anlattığı hikaye de oldukça ilginçti. Bahsettiği yedi numaralı kule, odalarının penceresinden görünen yüksek yer olmalıydı. Zira şatodaki en yüksek yer orası gibi görünüyordu. Diğer tüm kulelerden ve şatonun tüm diğer bölümlerinden daha yukarıda duruyordu. Görünüşe göre oraya gitmek isteyen birilerinin epey yol alması gerekliydi. Yani pek de şatonun içinde gezinirken tesadüfen denk gelinecek bir yere benzemiyordu. O halde oraya gidenler orada var olduğunu düşündükleri birşeyi aramak için gitmiş olmalıydılar. Bu da uşağın önceki dedektif ve asistanı için anlattığı hikayeyi çürütüyordu. Keskingöz’ün içinden bir ses bütün bu soruların cevaplarının yakında kendiliğinden ortaya çıkacağını söylüyordu. O an için bekleyip görmekten başka yapılacak birşey yoktu.

Dedektifin yemeğe kadar dinlenmek için uzandığını görünce kendisi de yanına uzandı. Yatakları o kadar genişti ki Keskingöz’e dedektifin yanında yatacak kadar yer kalıyordu ki normal boyutlardaki çift kişilik yataklarda nadir olarak görülen bir durumdu bu. Normalde dedektif tek başına iki kişilik yataklara zor sığardı. Çok geçmeden dedektif uykuya daldı. Ancak dedektife birkaç yüz metreden daha yakınken uyumak hiç de kolay bir iş değildi, çünkü Dedektif Kocakulak’ın korkunç bir horlama sorunu vardı. Öyle şiddetli horlardı ki yattığı odadaki bütün eşyalar her horlamasında önce kendisine doğru eğilir sonra da tam ters yöne doğru bükülürdü. Daha hafif olan eşyalar ise horlamanın içine çekme kısmında birkaç santim kayarak dedektife yaklaştıktan sonra dışarı üfleme kısımda da birkaç santim geri giderek eski yerlerine geri giderlerdi. Keskingöz, dedektifle birlikte geceleri de ofiste kaldığı için onun horlamasına alışmıştı ama yine de her sabah kendisine gece ne kadar horladığını söylerdi. Dedektif de her seferinde ona inanmayarak kendisinin asla horlamadığını savunurdu.

O gün de dedektif sanki tüm odayı içine çekerek bir çırpıda yutacakmış gibi korkunç sesler çıkararak horluyordu. Odanın kapısının önünden birileri geçse odanın içinde bir aslan kükrüyor sanırdı. Oysa bu ses, bir filin horlamasından başka birşey değildi. İlk zamanlarda Keskingöz de bu durumdan çok rahatsız oluyordu ama patronuyla yıllar geçirdikten sonra bu sesler ona ninni gibi geliyordu artık. O da kısa süre sonra uykuya daldı.

~ o ~

Aradan saatler geçti. Hava kararmış, yemek saati yaklaşmıştı. Dedektif ve asistanı uyuyorlardı. Dedektif Kocakulak yeri göğü inleterek horulduyordu. Keskingöz ise nefes alışı bile duyulmadan dedektifin yanında kıvrılmış uyumaktaydı. Odadaki tüm eşyalar dedektifin horultusuyla eğilip bükülüyordu. Odaya pencerelerden vuran dolunay ışığından başka tek ışık, kapının altından sızan, koridordaki meşalelerin ışığıydı.

Dedektifin uykusu çok ağırdı, bir keresinde ofisteki termosifon patlamıştı ama dedektif uyanmamıştı. Çok tuhaf zamanlarda uyanıp Keskingöz’e bir kusur bularak hemen geri uyurdu ve bunu daha sonra hatırlamazdı. Oysa Keskingöz’ün uykusu çok hafifti. Bir karıncanın geçişi sırasında bile uyanırdı. Hatta bazan hiç ses duymasa bile bir tehlike hissederek uyandığı olurdu. Bu yeteneğinin de yardımıyla odanın kapısının önünde birinin belirdiğini hissederek uyandı. Gözlerini açtığında kapının altından sızan ışığın iki yerden gölgelendiğini gördü. Gölge oluşmasına sebep olan bu iki nesne, kapının önünde duran birinin ayaklarıydı besbelli.

Kapının önündeki kişi her kimse, gerilim ve gizem yaratmak için kapıyı gıcırdatarak açmak istedi. Fakat kilidi açıldığı anda kapı, dedektifin horlamasının etkisiyle önce yarısına kadar açıldı, sonra bütün gücüyle geri çarptı ve kapının önündeki kişi geriye doğru uçarak önce karşıdaki duvara çarptı sonra da yere düştü. Kapının çarpması, korkunç bir gürültüyle tüm koridorlarda yankılanmıştı. Ancak dedektifin horultusu bu sesi bastırıyordu.

Keskingöz birşey yapmak için acele etmedi, bu kişinin kim olduğu ve ne amaçladığı henüz belli değildi çünkü. Gizemli kişilik de düştüğü yerde kısa süre kendini toparladıktan sonra ayağa kalkıp yeniden harekete geçti. Bu kez işini sağlama almak amacıyla odanın kapısını yüklenerek sonuna kadar açıp hemen duvara dayadı. Bu kişinin kim olduğu loş ışıkta pek seçilemiyordu ancak çok tuhaf bir görüntüsü vardı. Keskingöz önce bu kişinin gövdesindeki orantısızlığa dikkat etti. Kocaman bir cüssesi vardı fakat üzerinde küçücük bir kafası vardı. Yüzü karanlık bir yere denk gelmişti ve seçilmiyordu. Anlaşıldığı kadarıyla bu kişi de Keskingöz’ü seçemiyordu, çünkü onun uyanık olduğunu ve kendisine baktığını anlamamıştı.

Gizemli kişi önce olduğu yerde biraz durakladı, odadakilerin kendisini fark edip etmediklerine bakıyordu. O halde bu kişi bir hırsız değildi, çünkü öyle olsaydı bu kişinin yaptığı gibi fark edilmeye çalışmazdı. Bilakis işini sessizce ve fark edilmeden halletmeye çalışırdı. O halde amacı neydi bu şahsiyetin?

Kısa süre sonra bu şahsiyet bir adım ileri gidip yatağın ayak ucuna geldi ve ellerini kaldırarak deli gibi bağırmaya başladı. Geldiği noktada yüzü göründü. Bu küçük kafanın yüzü, şatonun her yerinde dev portreleri olan Kont Segur’a aitti. Bu gizemli kişi, Kont Segur’un meşhur hayaleti olmalıydı.

Keskingöz hemen yerinden fırlayarak dedektifi sarsmaya başladı:
-       “Dedektif, dedektif. Dedektif Kocakulak, kalkın. Hemen kalkmanız lazım”

Dedektif öyle derin uyuyordu ki Keskingöz gibi bir ordu bile gelse onu uyandıramazdı. Hatta dedektifin horlaması esnasında nefes alırken neredeyse Keskingöz içeri kaçacaktı. Bu işin böyle hallolmayacağını gören Keskingöz, hemen başucundaki komodinin üzerinde duran bir sürahi suyu dedektifin kafasına boca etti. Dedektif telaşla yerinden fırlarken halâ gördüğü rüyaların etkisindeydi:
-       “AAAY! İTİRAF EDİYORUM DOLAPTAKİ PASTAYI BEN YEDİM! Ne? Neler oluyor burada?”

İlk anda yaşadığı şoku atlatınca direkt olarak hayaletle burun duruna geldi. İkisi birkaç saniye boyunca birbirlerine boş bakışlarla anlamsızca baktılar. Sonra hayalet yeniden bağırıp tuhaf sesler çıkarmaya başlayınca dedektif durumu anladı:
-       “HAYALEEEET!”

Bu haykırıştan sonra dedektif bayıldı ve az önce yatmakta olduğu yere geri düşerek aynı pozisyonda aynı uykuyu aynı şekilde horlayarak yatmaya geri koyuldu. Dedektif bayılınca hayalet de hemen koşarak odadan çıktı. Keskingöz o anda anladı ki bu hayaletin amacı zarar vermek değildi, sadece görünmek istemişti. Ancak bu hayalet Keskingöz’e pek de masum gelmemişti. Çevik bir hareketle zıplayıp cibinliğin köşesine tutunarak açık kapının üstüne sıçradı ve oradan da koridora atladı. Kuyruğuyla kapının çerçevesinden destek aldıktan sonra yüksek koridorun tavanında kendisine ilerleyebileceği bir yol buldu.

Bu sırada hayalet ne tesadüftür ki yedi numaralı kulenin kapısının olduğu tarafa doğru kaçıyordu. Keskingöz çok agresif olmamaya karar verdi. İlk anda hayaletin üstüne zıplayıp onu yere düşürmeyi planlamıştı ama şimdi hayalete fark ettirmeden onu takip edip nereden geldiğini öğrenmeye çalışmanın daha doğru olacağına inanıyordu. Bu nedenle koridorun tepesinde bulduğu yolda hayalete görünmeden sessizce ilerlemeye devam etti. Uzun süre hayaleti takip ettikten sonra hayalet yedinci kulenin girişinin bulunduğu son koridora doğru döndüğü anda ortadan kayboldu.

Keskingöz her yere iyice baktı ancak hayalet gitmişti. Kulenin girişindeki büyük demir kapıyı kontrol etti. Üzerindeki bütün kilitler paslanmış ve tozluydu. Yıllardır açılmadıkları belliydi. Zaten bu koca kapının açılıp kapanması, öyle hayaletin gözden kaybolduğu süre olan birkaç saniye içinde başarılabilecek birşey değildi. Ayrıca Keskingöz bu hayaletin bildiğimiz hayaletler gibi duvardan geçemediğini de biliyordu, zira odalarına kapıdan girmeye çalışmıştı. Hatta bunu yaparken kapı kendisine de çarpmıştı. Bir de hayaletin gölgesi vardı. O halde bu şey her neyse nesnel bir varlıktı. Uzun lafın kısası bu kişi kanlı canlı bir hayvandı. Keskingöz onun nasıl ortadan kaybolduğunu bulamamıştı ancak bu, kovaladığı şeyin gerçek bir hayalet olmadığı tezini çürütmüyordu.

Hayalet izini kaybettirmeyi başarmış olabilirdi ancak Keskingöz’ün yapabileceklerine engel olamayacaktı! Keskingöz, üzerinden hiç çıkarmadığı kısacık pardösüsünün içinden kocaman bir kağıt rulosu çıkardı. Bunu, yedi numaralı kuleye giden kısa koridorun girişine boydan boya serdi. Halının deseni üzerinde pek belli olmayan, mürekkep renkli bir kağıttı bu. Sonra da kağıtdı orada bırakıp odasının yolunu tuttu.

Odaya dönerken bir yandan da olayları düşünüyordu. İşler gittikçe sarpa sarmaktaydı. Bu yedi numaralı kulenin esrarı neydi? Daha önceki araştırma ekipleri de bu yedinci kulenin esrarını çözme peşindeyken bertaraf olmuşlardı. Yedinci kule hayaletin yaşadığı yer miydi? O halde neden ev sahipleri burayı kapalı tutuyorlardı? Ev sahiplerinin buradaki durumu bilmemesine imkan yoktu, çünkü bütün olaylar burayı işaret ediyordu. Nerden bakarsa baksın, eldeki bulgular bulmacayı çözmek için yeterli değildi henüz. O nedenle biraz daha bekleyip olayların gelişimini takip etmekten başka yapacak birşey yoktu.

Odaya döndüğünde dedektif halen daha horultusuyla etrafı inletmekteydi. Keskingöz kapıyı kapatıp yeniden yerine uzandı. Birkaç dakika içinde yeniden koridorda birisinin gezindiğini hissetti. Ancak bu kez gelen gizemli biri değildi, yeni ziyaretçileri uşak Sivriboynuz idi. Uşak kibarca kapıyı çalarak akşam yemeği zamanının geldiğini haber verdi. Keskingöz de kendisine yanıt verdi:
-       “Az sonra biz de yemeğe katılacağız. Teşekkürler”

Keskingöz’ün bu sözünden sonra dedektif uyanarak olduğu yerde doğruldu ve bir süre gözlerini ovuşturdu. Sonrasında Keskingöz’e döndü:
-       “Kulağımın dibinde neden bağırıyorsun? Zaten senin yüzünden tuhaf rüyalar gördüm. Mesela bir tanesinde odamıza bir hayalet gelmişti. Neden ben uyurken biraz sessiz olmuyorsun? Bilmiyorum ki ne zaman akıllanacaksın sen...”
-       “Patron, ben sesimi bile çıkarmadım ama sen yine çok horladın”
-       “Kes sesini Keskingöz! Ben asla horlamam tamam mı?”
-       “Bu arada yemek hazırmış patron, istersen biz de aşağı inelim”
-       “Yemek mi dedin? Açlıktan midem kazınmaya başlamıştı benim de. Biz de inelim yemeğe o zaman”
-       “Harika fikir patron”

İkisi de yüzünü yıkadıktan sonra hazırlanıp odalarından çıktılar. Keskingöz kapıyı açtıktan sonra yere baktı ve içinden şöyle dedi:
-       “Tam düşündüğüm gibi!”

~ o ~

Akşam yemeği için gittikleri yemek odası oldukça uzundu. Belki de şatonun en uzun odasıydı burası. Uzun olduğu kadar yüksek de bir odaydı bu. Dedektif Kocakulak’ın ofisinden on taneyi içine alabilecek büyüklükteydi. Odanın ortasında duran masa da boylu boyunca uzanıyordu. Bu masanın iki ucunda iki uzun sandalye ve ortasında onlarca çeşit yemek bulunuyordu. Yine masanın iki ucunun bulunduğu iki tarafta iki ayrı şömine yanıyordu ve bu şöminelerin aydınlığı, masanın üzerindeki şamdanmlarla birlikte odayı aydınlatıyordu.

Odanın bir yanında yedi numaralı kuleye bakan yüksek pencereler sıralanmıştı. Bu pencerelerden süzülen dolunayın ışığı da odanın romantik atmosferini güçlendiriyordu. Hele pencerelerden yukarı bakıldığında görülen yıldız nakışlarıyla işli gökyüzü ve büyüleyici güzellikteki ddolunay manzarası muhteşemdi. Ay ve yıldızlar burada Melekler Şehri’ndekinden daha yakın görünüyordu. O Melekler Şehri’nin ışıkları ise bu pencerelerden belli-belirsiz seçilebiliyordu. Hayatı boyunca bu odada yemek yemiş olmak, bu pencerelerden gökyüzünü seyretmiş olmak muhteşem olmalıydı. Oysa masanın birbirine en uzak köşelerine sıralanmış bu birkaç kişilik topluluğun yüzünde bu hazlarla beslenmiş mutlu kimselerde görülecek mesut ifadeler yoktu. Bu yüzlerde birer android gibi sabit, donuk ve keskin ifadeler asılıydı.

Masanın, dedektif ve asistanının odaya girdiği tarafa yakın ucunda bayan Süslükuyruk bulunuyordu. Nezaketle ayağa kalkmış ve misafirlerini karşılamıştı. Diğer uçta ise iki kişinin olduğu görünüyordu ama masa o kadar uzundu ki bunların yüz hatlarını bırakın ne tür hayvanlar olduğu bile anlaşılamıyordu. Süslükuyruk’un üzerinde gece mavisi renkte bir tuvalet vardı. Bu kadının her kıyafeti rüküşlük sanatında ayrı bir şaheserdi! Bu kıyafete giden kumaşa harcanan parayla Vanuatu ya da Burkina Faso gibi on tane ülkedeki bütün açlar doyurulurdu, kalan parayla da gelecek beş yıl boyunca aç kalacak kişiler için erzak depolanabilirdi. Kadın adeta kıyafetin içinde kaybolmuştu. Her tarafından tüller ve balonlar çıkan bu elbisenin etekleri ise ayrı bir skandaldı. Bu eteğin katmanlarının her birini ayrı etek olarak giyse herhalde ömrünün sonuna kadar kendisini idare ederdi.

Bayan Süslükuyruk kıyafetlerini mümkün olan en rüküş tarzlarda seçiyor olabilirdi, ama kesinlikle kibar biriydi. Konuklarını da büyük bir nezaket ve kibarlıkla selamladı:
-       “Hoş geldiniz dedektif. Yemek masamda sizleri ağırlamaktan büyük bir memnuniyet ve şeref duyuyorum”

Dedektif de bu abartılı pohpohlama karşısında hemen yelkenleri suya indirip böyle önemli birinin kendisi gibi adı sanı bilinmeyen önemsiz birini ağırlamaktan neden şeref duyacağını sorgulama gereği duymadı. O, dierkt olarak söylenenlere inanıp gaza geldi ve içinde bulunduğu sanal ortamın tadını çıkarmayı seçti:
-       “O şeref bana ait efendim. Siz bu maymunun kusuruna bakmayın”

Kadın, eteklerini toplayarak masanın öbür ucuna doğru yürümeye koyuldu. Yürürken arkasına dönme gereği dahi duymadan dedektife seslendi:
-       “Benimle gelin dedektif”

Dedektif, asistanıyla birlikte kadını takip etmeye koyuldu. Keskingöz bu tavrın ne kadar yapmacık ve sahte olduğunu kavramıştı. Zira kadının dedektife bu denli abartı bir nezaket göstermesine gerek yoktu. Ayrıca arkasına bile bakmadan dedektifi ayağına çağırması, ona hiç değer vermediğini gösteriyordu. Yakın kimseler arasında bu durum önemsenmezdi belki ancak Süslükuyruk gibi insanların aristokrasisinde bunu yapmak büyük bir hakaretti. Zavallı dedektif aslında kendisine edilen iltifatların hiçbirinin gerçek olmadığını bilmiyordu. Nezaketi bu denli abarttığına göre kadın bir şeylerin peşinde olmalıydı. Kadın, dedektifi etkilemeye çalışıyordu, nitekim Keskingöz’ün yüzüne bile bakmazken patronuna bu denli kibarlık yapmasının başka bir açıklaması olamazdı.


~ DEVAM EDECEK ~

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Medya