9 Şubat 2013 Cumartesi

Dedektif Kocakulak ve Asistanı Keskingöz: Kont Segur'un Hayaleti (Bölüm III)





...



Dedektif, asistanıyla birlikte kadını takip etmeye koyuldu. Keskingöz bu tavrın ne kadar yapmacık ve sahte olduğunu kavramıştı. Zira kadının dedektife bu denli abartı bir nezaket göstermesine gerek yoktu. Ayrıca arkasına bile bakmadan dedektifi ayağına çağırması, ona hiç değer vermediğini gösteriyordu. Yakın kimseler arasında bu durum önemsenmezdi belki ancak Süslükuyruk gibi insanların aristokrasisinde bunu yapmak büyük bir hakaretti. Zavallı dedektif aslında kendisine edilen iltifatların hiçbirinin gerçek olmadığını bilmiyordu. Nezaketi bu denli abarttığına göre kadın bir şeylerin peşinde olmalıydı. Kadın, dedektifi etkilemeye çalışıyordu, nitekim Keskingöz’ün yüzüne bile bakmazken patronuna bu denli kibarlık yapmasının başka bir açıklaması olamazdı.

Zaten uzun olan salonu boydan boya geçmek uzun sürerken bir de Süslükuyruk’un hanımefendilik pozlarıyla mağrur edalı yavaş adımları hesaba katılınca bu süre çok daha uzuyordu. Yolda dedektifin aklı sıra Süslükuyruk’le yakınlaşma çabaları ise tek kelimeyle ümitsizdi:
-       “’Uzaylı Yaratıklar’ dizisini izler misiniz bayan? Ben o diziye bayılıyorum. Özellikle o küçük yaratıkların beyninin patlaması sahneleri bence heyecan verici. Kendimi o filmdeki karateci yılanla özdeşleştiriyorum”
-       “Şey... Aslında ben televizyon izlemeye pek zaman bulamıyorum. Ama zamanım olsa o diziyi izleyip çok seveceğimden eminim”

Keskingöz kadının yanıtlarının doğru olmadığını düşünüyordu. Bir kadına çekici gelen karateci bir yılan öyle mi? Eli, kolu ve bacağı olmayan fakat üstüne karateci kostümü giymiş siyah kuşak bir yılanın bir kadın için ilgi çekici neyi olabilirdi acaba? İçinde konu ve konuşma olmayan, sürekli lazer silahlarıyla beyinlerin patlatıldığı bir yapımın bir kadının ilgisini çekmesi Keskingöz’e pek mantıklı gelmemişti. Ya vakti olmaması hikayesine ne demeliydi? Dizi zaten Salı geceleri 01:00 – 02:00 arası yayınlanıyordu, o saatlerde ne işi vardı acaba? Zaten normalde bütün zamanını rüküş elbise provalarında geçirmekten başka işi olmayan bir kadındı söz konusu olan.

Dedektif Kocakulak aşık olduğu kadını etkilediğini sanarak saçmalamaya devam etti:
-       “Peki Amerikan güerşi sever misiniz? Ben o çamura bulanarak yapılan güreşlere bayılırım. Hani adamların birbirlerinin belinden tutup da rakiplerinin kafasını beton duvarda patlatmaları yok mu, işte onu görünce gözümden bir damla yaş dökülür benim. Çok duygulu bence”
-       “Ben pek izleyemedim bugüne kadar ama kulağa heyecan verici geliyor dedektif. Ne kadar ilginç zevkleriniz varmış böyle? Sizinle iyi anlaşacağız sanırım”

Çamura bulanıp birbirinin kafasını kırmayı amaçlayan yirmi kişinin küçücük bir kafese kapatılmasını çok ilginç bulan bir kadın öyle mi? Doğrusu bu kadın yalancılığın gözünü çıkarmıştı. Kadının dedektifle ilgili bir takım tasarıları, bir takım planları olduğu kesindi. Bir sebepten dolayı dedektifin kendine yaklaştığını düşünmesine izin veriyordu. Keskingöz de bunun ne olduğunu önünde sonunda bulacaktı.

Dedektif, kadını etkilediğini düşündükçe daha da saçmalıyordu. Masanın diğer ucuna doğru yapılan bu sonu gelmez yolculukta dedektif artık iyice abartmıştı:
-       “Ben de uzun süre Amerikan güreşi yapmıştım biliyor musunuz? Lakabım da hortumlu şampiyondu benim. O kadar güçlü ve yenilmezdim ki en sonunda sıkılıp bıraktım. Bakın bir keresinde yine böyle, ben diyeyim kırk, siz deyin altı yüz timsahla boğuşuyordum. Bir elim arkadan bağlı. Bu arada gözlerim de bağlı. Neyse, sonra...”

Kocakulak palavraları sıralarken bir şangırtı koptu. Tiz bir çığlıkla “ANNECİĞİM!” diye bağırarak Keskingöz’ün kucağına atladı. Sesin geldiği yere doğru baktılar. Dedektif asistanına sarılmıştı ve korkudan titriyordu. Kocaman bir filin küçücük bir maymunun kucağında titrediğini görmek gerçekten ilginç bir deneyimdi. Fakat korkacak birşey yoktu. Uşak Sivriboynuz, su bardaklarından birini elinden düşürmüştü sadece. Uşak kibarca özür diledi:
-       “Afedersiniz efendim, istemeden biraz korkmanıza sebep oldum galiba”

Dedektif korkacak birşey olmadığını görünce titremeyi keserek asistanının kucağından indi. Önce ona çıkıştı:
-       “İndir beni çabuk. Sana beni tut diyen oldu mu? Neden durup dururken beni kucağına almak istediğini anlayamadım. Ne zaman akıllanacaksın sen?”

Sonra da uşağa döndü:
-       “Ben hiçbir şeyden korkmam tamam mı?”
-       “Elbette efendim. Size bulaşacak kişinin haline acırım”

Bu arada artık masanın diğer ucuna varmışlardı. Burada dört tane birbirinden havalı tilki bayan bulunuyordu. Bunlardan ikisi yaşını başını almıştı ve rüküşlükte Süslükuyruk kadar olmasa da hatrı sayılır kabiliyette bayanlardı. Bir tanesi Süslükuyruk’a çok benziyordu, aşağı yukarı onun yaşlarında olmalıydı. Diğeri ise içlerinde en küçük olanıydı fakat o da büyüyünce rüküşlükte sınırları zorlayıp aileye yakışır bir evlat olacağını göstermişti.

Süslükuyruk bu dört kişiyi dedektife tanıttı:
-       “Bu bayanlar sırasıyla saygıdeğer halalarım Kalınkürk ve Narinbilek. Yanlarındaki en büyük kızları Parlaktüy ve sevimli olan da Küçükkuyruk”
-       “Memnun oldum efendim, ben Dedektif Kocakulak. Bu da asistanım Keskingöz. Siz onun kusuruna bakmayın. Aslında iyi çocuktur. Sadece çok konuşur, hepsi o. Yoksa çok zekidir. Hele kendisine iki tane muz verin size dünyayı yakalar getirir. Öyle değil mi Keskingöz?”
-       “Yakalarım patron”

Bu tanışma faslı sırasında kadınlardan ne bir ses çıktı ne de yüzlerinde en küçük bir hareket göründü. Sanki kartondan yapılmışlar gibi öylece durdular. Kısa bir sessizlikten sonra dedektif aptalca etrafına bakınmaya başlayınca en yaşlı olanları konuştu:
-       “Bunlar yakalayabilecek mi sence hayaleti Narinbilek? Benim bunları da hiç gözüm tutmadı”
-       “Bunlar da ötekiler gibi aptal bence. Sen ne dersin peki Parlaktüy?”
-       “Bence bunlar da öncekiler gibi üç güne kalmadan o kuleden düşüp geberecek”

Karşılama komitesi kendilerini o kadar sıcak karşılamıştı ki Kocakulak ve Keskingöz mutluluktan kaskatı kesilmişlerdi. Süslükuyruk söze karıştı:
-       “Siz onların kusuruna bakmayın dedektif. Gördüklerini sandıkları hayalet yüzünden sinirleri bozuk da biraz, lütfen kendilerini mazur görün”

Süslükuyruk bunları söyleyince Dedektif rüya sandığı fakat gerçekten hayaletin kendilerine de göründüğü olayı hatırladı:
-       “Hayalet mi dediniz? Sormayın, bizim Keskingöz de hayalet gördüğünü sanmış. Amma da acayip değil mi? Daha bu yaşta bunadı hehalde. Aslında iyi çocuktur, siz onun kusuruna bakmayın”

Kalınkürk bu sözlere sinirlendi:
-       “Sensin bunamış, o hayalet gerçekten var diyorum size! İnanmazsanız bu gece ağabeyim Kont Segur’un mezarının bulunduğu küçük avluya bakın! Biliyorum, gene gelecek! Dolunay çıktığında kesin gelir!”

Narinbilek de bunu onayladı:
-       “Evet, ablam kesinlikle doğru söylüyor. Her dolunayda mutlaka mezarının üstünde belirir! Bu gece gene gelecek!”

Parlaktüy de söze karıştı:
-       “Nedense bir tek sevgili kuzenim Süslükuyruk’a görünmüyor”

Herkes konuşmuşken Küçükkuyruk da eksik kalmak istemedi:
-       “Görünmüyor”

Dedektif kasılarak ellerini arkasında birleştirdi:
-       “Hayalet diye birşey yoktur! Varsa da ben kesin yakalarım. Ben hiçbir şeyden korkmam! Bakın bir keresinde...”

Keskingöz’ün gönlü patronunun palavralara yine başlayıp rezil olmasına izin vermedi:
-       “Patron, acıkmadın mı?”

Yemekle ilgili birşey duyunca her zaman olduğu gibi Kocakulak’ın kafası karıştı:
-       “Kes sesini aptal! Şey... Ne diyordum ben? ... Hah, evet. İsterseniz artık yemeğe geçelim. Sabahtan beri birşey yemedik hiçbirimiz”

Süslükuyruk arkasını dönüp ağır adımlarla masanın öbür ucuna doğru yola çıktı. Şatonun diğer sakinleri de kendilerinin oturduğu uçtaki sandalyelere yerleştiler. Dedektif Kocakulak ve Keskingöz’e de masanın tam ortasında bir yer ayırmışlardı. Epey bir süre yürüdükten sonra dedektif ve asistanı masanın ortasındaki yerlerine oturdular. Oturdukları yer iki tarafa da o kadar uzaktaydı ki iki tarafta oturanlar da karınca gibi minicik görünüyorlardı. Oturdukları yerden iki uca da seslerini duyurmalarına imkan yoktu.

Sofraya oturmalarıyla dedektifin önlerine konan onlarca çeşit nefis yemeğe saldırması bir oldu. Öylesine iştahla yiyordu ki gören onu bir aydır aç bıraktıklarını sanırdı. Kendini öyle bir kaptırmıştı ki, herşeyden ağzına üçer beşer tıkıyordu. Tüm tabaklara iki eli ve hortumuyla aynı anda saldırıyordu. Hiç kapanmayan ağzı üç taraftan sürekli dolduruluyordu. Sonra da ağzına tıktığı yemekleri çiğnemeden bir çırpıda mideye indiriyordu. Korkunç bir görüntüydü bu. Aslında bu derece aç gözlü ve görgüsüz biri değildi dedektif, sadece ortamın büyüsüne kendini biraz fazla kaptırmıştı. Keskingöz, patronunun hiç de göze hoş gelmeyen bu halinin iki taraftan da görülmediği için seviniyordu.

Patronu kendisine kaba davranıyor olabilirdi, evet biraz saf ve kolay etkilenen biri de olabilirdi, ama onu seviyordu. Keskingöz kimsesizdi ve patronu kendisini çok küçük yaşta yanına almıştı. Bu kaba saba görünen, çoğu kişiye anlayışsız ve itici gelen koca kulaklı filin içinde öyle merhametli, öyle acımayla dolu bir kalp vardı ki, o aslında gövdesinden bile büyüktü. Keskingöz’ü  bu yaşına kadar besleyip büyütmüş, kazandığı birkaç sefil kuruşu da bir tanesini bile esirgemeden onun için harcamaktan çekinmemişti. Zaten artık parasal konulara da Keskingöz bakıyordu, Kocakulak hesabını bilmeyen biriydi ve alacağını-borcunu pek doğru düzgün hesaplayamıyordu. Bununla birlikte Keskingöz’e gözü kapalı güveniyordu ve tüm hesapları ona emanet etmişti. Sordukları zaman Keskingöz’ün hesap idareciliğini de hiç beğenmezdi ama ne hesapları elinden almaya yanaşırdı ne de ondan hesap sorardı.

Kim ne derse desin Keskingöz hep patronunun yanında olmuştu ve hiçbir şartta onu yalnız bırakmamıştı. Onun kaba saba sözlerine de hiç aldırmıyordu, onun aslında karıncayı bile incitmeyi beceremeyecek tatlı bir şaşkın olduğunu biliyordu. O güne değin pek çok olayı beraber çözmüşlerdi, pek çok belaya da birlikte göğüs germişlerdi. Keskingöz’ün ölünceye kadar da patronunu bırakmaya niyeti yoktu. O nedenle de ne patronunu küçük düşürecek durumların oluşmasına müsaade ederdi ne de kimseye patronuyla alay etme fırsatı tanırdı.

Patronunun yemekle meşgul olduğu zamanlarda sakin olduğunu bilen Keskingöz, bu sakin anında patronuna kafasındaki şeyleri sordu:
-       “Patron, bu evde tuhaf birşeyler dönüyor bence. Sen ne dersin?”
-       “Ne gibi tuhaf şeyler?”
-       “Mesela şu hayalet hikayesi. Ben bu hikayenin bir amaç için çıkarıldığını düşünüyorum. Ortada rahatsız bir ölünün ortalıkta dolaşması gibi bir durum yok, birileri başka birilerini korkutmak istiyor bence bu hayalet olayıyla”
-       “Hayalet diye birşey yoktur Keskingöz”
-       “Zaten bu evin halkı da çok tuhaf. Baksana, bir kilometrelik bir masanın bir ucunda Bayan Süslükuyruk oturuyor, diğer yanda da halalar oturuyor. Onları gün içinde de bir arada hiç görmedim. Birbirlerinden hoşlanmıyor olmalılar. Aralarında bir husumet olabilir mi?”
-       “Bilmiyorum, ama buluruz. Yemekten sonra tüm ev halkını salonda toplayıp ifadelerini alacağım”
-       “Ya önceki dedektifler? Söylenenlere bakılırsa bu ev bir dedektif öğütme makinesi. Kaç ekip gelmiş geçmiş, hepsinin de başına şu yedi numaralı kuleyi araştırırken türlü felaketler gelmiş. O kulede ne olduğunu ben de merak ediyorum doğrusu”
-       “Onu da buluruz, merak etme”

Eğer Keskingöz bu soruları patronu tıkınmakla maşgul olduğu bir anda sormasaydı her halde alacağı cevap “seni aptal maymun” ile başlayıp “siz bu maymunun kusuruna bakmayın” ile biterdi. Gerçi cevaplar bu kez daha yumuşak olsa da yine de birşey anlatmıyordu, yalnızca Keskingöz’ü geçiştirmişlerdi. Ancak Keskingöz, kafasını kurcalayan bu soruların cevabını önünde sonunda bulacaktı!

~ o ~

Yemekler yendikten sonra dedektif Kocakulak, Keskingöz’e söylediği gibi şatonun tüm sakinlerini salona davet etti. Dev bir Kont Segur portresinin asılı olduğu büyük salondaki büyük şöminenin önündeki İran halısının etrafına dizildi herkes. Dedektif, o anda salonda bulunanların çoğunu zaten tanıyordu. Uşak Sivriboynuz, ev sahibesi ve rahmetli Kont Segur’un kızı Süslükuyruk, halaları Narinbilek ve Kalınkürk, onların kızları Parlaktüy ve Küçükkuyruk, dedektifin önceden tanıdığı simalardı. Bunlara ek olarak kısa boylu ve şişman bir ayı olan aşçı Bay Kırıkkaşık, yine kısa boylu ve şişman bir su aygırı olan Bay Yuvarlakdiş ve havalı tavırlarıyla dikkat çeken bir kedi olan hizmetçi Bayan Hazırcevap, salonda bulunan diğer kişilerdi.

Dedektif Kocakulak yine ellerini arkasında birleştirmiş, bir o tarafa bir bu tarafa yürüyerek kendine derin düşüncelere dalmış izlenimi veriyordu. Keskingöz de aynı şekilde iki elini arkasında birleştirmiş vaziyette patronunun yakınlarında duruyordu. Ortamda tam bir sessizlik hakimdi. Duyulan tek ses, şöminedeki odunların yanarken çıkardığı çıtırtılardı. Kimsenin nefes alışı bile duyulmuyordu. Herkesin bakışları, bir aşağı bir yukarı dolaşıp duran dedektifin iri gövdesi üzerindeydi.

Kocakulak, oldukça ciddi ve asık bir yüz ifadesi takınmıştı. Dudakları sinirle aşağı doğru büzülmüş gibi görünüyordu, bir kaşı ise havadaydı. Keskingöz’ün de yüzündeki ifade neredeyse aynıydı. Bir süre aşağı-yukarı gidip geldikten sonra dedektif, odanın dört bir köşesindeki uzun Çin vazolarından birine yaslanarak elini çenesine götürdü ve havaya bakarak yine derin düşüncelere dalmış gibi bir poz takındı. Tabi bunu yaparken kendi dev cüssesinin bir seramik vazo tarafından desteklenemeyeceğini hesaba katmadı. Vazo yerinden oynayınca dedektif de düşecek gibi oldu. Şanslıydı çünkü son anda dengesini yeniden sağlamayı başardı. Fakat vazo o kadar şanslı değildi. Yüzyıllardır pek çok savaşa, dövüşe, depreme, sele ve yangına dayanmış olan bu antik Çin vazosu olanca hızıyla taş zemine doğru düşmeye başladı. Neyse ki Keskingöz çevik bir hareketle şöminenin iki yanındaki şövalye zırhlarından birinden zıplayıp duvarda asılı duran çapraz kılıçlardan birinden destek alarak hızlandı ve düşmekte olan vazoyu son anda yakalayarak kırılmasına engel oldu.

Bunu gören Narinbilek hemen ayağa fırladı:
-       “O vazo çok değerlidir, binlerce yıllık tarihi olan paha biçilmez bir eserdir. Bu odadakilerden başka bir benzerini bulamazsınız! Lütfen hareketlerinizde dikkatli olun, eğer o vazoda ufacık bir çizik bile olursa...”

Düşme tehlikesi geçirdiği anda yüzünde telaşlı bir ifade beliren dedektifin yüzünde gene aynı mağrur ve yapay özgüvenli komik ifade belirdi:
-       “Benim bütün hareketlerim önceden planlanmış zekice hamlelerdir bayan, ben herşeyi önceden bilirim”

Keskingöz vazoyu yerine dikkatle yerleştirdikten sonra pardesüsünün cebinden bir büyüteç çıkardı ve vazonun her tarafına tırmanarak her yerini büyütecin yardımıyla vazoyu dikkatlice inceledi. Sonunda büyüteci yeniden cebine koyarak aşağı indi:
-       “Vazoda hasar yok patron”

Sözünü bitirir bitirmez hemen aynı yere geçip aynı şekilde durdu ve aynı yüz ifadesini takındı. Birkaç saniye heykel gibi bu pozisyonda bekledikten sonra da cebinden bir muz çıkardı, kabuklarını sırayla soydu ve yüzündeki sert ifadeyi değiştirmeden bir ısırık alarak muzunu yemeye koyuldu. Bu sırada, az önce sinirle ayağa fırlayan Bayan Narinbilek de kalktığı yere geri otrudu. Büyük tehlike atlatmasına rağmen vazo zarar görmemişti ve konuyu uzatmanın gereği yoktu.

Dedektif de hazır zamanı gelmişken açıklamalarda bulunmanın iyi olacağını düşündü:
-       “Evet... Şimdi, gelelim sizi buraya neden topladığıma”

Çok uzun sürecekmiş gibi bir girişi olan bu konuşma, tuhaf bir şekilde daha ilk giriş aşamasında tıkanmıştı. Saniyeler ard arda geçiyordu ama dedektif sözün gerisini getiremiyordu. Sabırsızlığı ilk patlak veren Parlaktüy oldu:
-       “Evet dedektif, bizi buraya neden topladınız?”

Aslında Kocakulak da o anda tam bunu düşünüyordu. Bir türlü hatırlayamadığı bu sorunun cevabını o da asistanına sormaya karar verdi:
-       “Keskingöz, ben buraya niye topladım insanları?”

Keskingöz kendinden emin bir şekilde muzunu yiyordu:
-       “Önemli açıklamalar yapacaktın patron”

Kocakulak sanki konuyu hatırlamış gibi yeniden havalı dedektif pozlarına büründü:
-       “Tabi ya! Hepinizi buraya önemli açıklamalar yapmak için çağırdım! Biliyorsunuz ki bir hayalet konusu gündemde. Bazı ev sakinlerine göründüğü iddia edilen bir hayaletten bahsediyoruz burada! Bilmenizi istiyorum ki hayalet diye birşey yoktur. Varsa da ben korkmam! Ben zaten hiçbir şeyden korkmam! Bakın bir keresinde...”

Kocakulak palavraları sıralarken bir şangırtı koptu. Tiz bir çığlıkla “ANNECİĞİM!” diye bağırarak Keskingöz’ün kucağına atladı. Sesin geldiği yere doğru baktılar. Dedektif asistanına sarılmıştı ve korkudan titriyordu. Kocaman bir filin küçücük bir maymunun kucağında titrediğini görmek gerçekten ilginç bir deneyimdi. Fakat korkacak birşey yoktu. Uşak Sivriboynuz, meyve tabağını elinden düşürmüştü sadece. Uşak kibarca özür diledi:
-       “Afedersiniz efendim, istemeden biraz korkmanıza sebep oldum galiba”

Dedektif korkacak birşey olmadığını görünce titremeyi keserek asistanının kucağından indi. Önce ona çıkıştı:
-       “İndir beni çabuk. Sana beni tut diyen oldu mu? Neden durup dururken beni kucağına almak istediğini anlayamadım. Ne zaman akıllanacaksın sen?”

Sonra da uşağa döndü:
-       “Ben hiçbir şeyden korkmam tamam mı?”
-       “Elbette efendim. Size bulaşacak kişinin haline acırım”

Dedektif hiçbir şey olmamış gibi konuşmasına devam etti:
-       “Bence ortada gerçek bir hayalet yok. Bence birileri hayalet kılığında ortada dolaşarak birşey başarmak istiyor. Ama ben onun kim olduğunu ve neyin peşinde olduğunu bulacağım!”

Dedektifin bu sözleri herkeste şok etkisi yaratmıştı. Keskingöz bile bu sözleri duyduğuna şaşırmıştı. Çünkü patronunun şüphelendiği şey kendisininkiyle aynıydı. Oysa patronu, kendisinin gördüğü hiçbir şeyi görmemişti, bütün ipuçlarını kıl payı ıskalamış veya onları gerektiği gibi anlayamamıştı. Ancak Dedektif Kocakulak işte böyle biriydi, onun nasıl düşündüğünü ve kafasının nasıl çalıştığını kimse anlayamazdı. Birbirinden en uzak ve birbiriyle en alakasız görünen konuları birbirine öyle değişik, öyle akla hayale gelmez yöntemlerle bağdaştırırdı ki şaşırtıcı şekilde olay çözülüverirdi. O güne değin dedektifin yöntemlerini anlayabilen olmamıştı. Keskingöz bile anlayamamıştı. Tek bildiği, bu ilk bakışta hiçbir şeyden anlamayan saf görünüşlü filin işin sonunda bir şekilde doğru kişiye ulaştığıydı.

Keskingöz de dahil herkesin gözleri fal taşı gibi açıldı. Hatta duvardaki dev portrenin ve şövalye zırhlarının bile gözleri şaşkınlıkla açıldı. Tüm salondakiler şaşırıp kalmıştı. Şaşkınlığını ilk ifade eden Kalınkürk oldu:
-       “Ama... Ama bu nasıl olur? Siz ne demek istiyorsunuz? Yani dışarıdan birileri gelip rahmetli kardeşimin hayaletiymiş gibi mi yapıyor?”

Dedektif daha da kesin konuştu:
-       “Hayır, bunu demiyorum. Ben diyorum ki, dışarıdan biri değil, bence bu odada bulunanlardan biri bu oyunu oynamaya cüret ediyor”

Bu sözden sonra ortalık birden karıştı. Herkes yüksek sesle kendince mantıksız yönü izah ederek teoriye itiraz ediyordu. Görünüşe göre şato sakinlerinden hiçbiri bu durumun gerçek olabileceğine inanmıyordu. O anda odada bulunan kişilerden yalnızca bir tanesi bu teoriyi gerçekçi buluyordu: o da Keskingöz’dü. Yine patronunun dehasına hayran kalmıştı. Dışarıdan bakıldığında dünyanın en saf ve kandırması kolay kişisi gibi görünen bu fil, nasıl oluyordu da her olayın sonucunda suçluya doğru şekilde ulaşabiliyordu? Keskingöz emindi ki eğer dedektifi bir labirente koysalar duvarla kapı arasındaki farkı bile anlayamazdı ama sonuçta nasıl olduğunu kimsenin anlayamayacağı şekilde çıkışı bulurdu.

Keskingöz’e göre dedektif, teorisinde haklıydı. Birileri gerçekten bu şatoda birşeyler çeviriyordu, bu çevirdikleri iş her neyse bu hayalet hikayesini de istedikleri şeyi hayata geçirmek için kullanıyor olmalıydılar. Keskingöz bu işin arkasında kimler olduğunu tahmin edebiliyordu ancak amaçlarını henüz öğrenememişti. İçinden bir ses bunu bulmasının uzun sürmeyeceğini söylüyordu. Dedektifin kargaşayı bastıran cümlesi ise Keskingöz’ün bu fikrinden bile daha iddialıydı:
-       “Ama benim bir planım var. Baylar ve bayanlar, bu hayalet işini, arkasında kimlerin olduğunu ve neyi amaçladıklarını yirmi dört saat içinde açıklayacağım! Yarın gece yine bu salonda buluşalım. O zaman bütün gerçek ortaya çıkacak!”

Herkes yeniden şoke oldu ve ortama yeniden sessizlik hakim oldu. Herkes yine donakaldıktan sonra bu kez ilk konuşan Narinbilek oldu:
-       “Birşey biliyorsanız hemen şimdi söyleyin dedektif! Eğer suçluyu biliyorsanız niye bekliyoruz o zaman?”

Küçükkuyruk da bu söyleme destek verdi:
-       “Niye bekliyoruz?”

Süslükuyruk birden bire celallenerek zaten diken üstündeki ortamı iyice gerdi:
-       “O hayaleti kesin Parlaktüy tutmuştur, bunlar ailece beni evden gönderip rahat etmek istiyorlar dedektif. Babamın Parlaktüy’ü benden daha çok sevdiğini sanıyorlar!”

Parlaktüy de beklemediği anda gelen bu sataşma karşısında alttan almadı:
-       “Aha! İftirayaya bak, esas sen dayımın beni sevmesini hep kıskandın. Sen adamcağıza bir mutlu gün mü gösterdin? Tek yaptığın rüküş elbiselerinin provalarına gitmekti, bir kez olsun halini hatrını bile sormadın adamcağızın. O öldüğünde sen kostüm provasındaydın”

Kalınkürk de konuya dahil oldu:
-       “Kızman gereken tek kişi kendinsin Süslükuyruk, sen Parlaktüy’ü çekemiyorsun! Senin tek düşündüğün bu şatoya bile sığmayan elbiselerin için yer açmak!”

Süslükuyruk bu iddialara alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi:
-       “O zaman neden bütün mal varlığını bana bıraktı babam?”

Narinbilek’in bu iddiaya itirazı sert oldu:
-       “O vasiyet ancak sen otuz yaşına gelmeden önce biz ölürsek geçerli olacak! Yani babanın servetini bizimle bölüşmemek için bir ay daha ölmeyelim diye dua etmek zorundasın genç bayan! Gerçeği senden başka herkes biliyor, ağabeyim seni de anneni de şu hizmetçi kedi kadar bile sevmiyordu! Zaten baban anneni o kediyle aldatıyordu”

Ortalık bir anda yeniden karıştı! Aşçı ayı Kırıkkaşık oldukça sinirli bir ses tonuyla söze karıştı:
-       “Hazırcevap bu doğru mu? Hani senin tek aşkın bendim?”

Bahçıvan su aygırı Yuvarlakdiş’in de mevzuya dahil olmasıyla şenlik başladı:
-       “Nasıl yani? Hani sen hayatında birtek beni sevmiştin Hazırcevap?”

Hizmetçi kedi Hazırcevap’ın neredeyse şatonun tüm erkeklerini aynı anda idare ettiği ortaya çıkınca tüm gözler bir anda ona döndü. Bahçıvan su aygırı ve aşçı ayı bu sırada çoktan birbirlerine girip yerlerde yuvarlanarak tekme tokat kavga etmeye başlamıştı bile! Bakışların çevrildiği Hazırcevap ise kendini daha da ilginç bir iddia ortaya atarak savundu:
-       “Uşak Sivriboynuz bana evdeki herşeyi öğrenmem için şantaj yapıyordu, onun için beni evdeki herkesle yakınlaşmaya zorladı!”

Birbirinden tuhaf iddialar havada uçuşmaya başlamıştı. Bu kez gözler gergedan uşak Sivriboynuz’a döndü. Sivriboynuz’un savunması da ortama uygundu:
-       “Seni yalancı! Bunu Bayan Süslükuyruk’tan çaldığın kolyeyi ispiyonlamamam için söylüyorsun. O kolyeyi senin çaldığını biliyorum, sakın yalan söyleme! Geçen gün elinde gördüm!”

Süslükuyruk bir çığlık patlattı:
-       “Kolyemi sen mi çaldın Hazırcevap?”

Hazırcevap’ın cevabı da başka bir entrikayı ortaya çıkardı:
-       “O kolyeyi bana bahçıvan Yuvarlakdiş vermişti! Sizin olduğunu bilmiyordum Bayan Süslükuyruk, yemin ederim!”

Bunun üzerine yerde yumruk yumruğa debelenmekte olan aşçı ayı ve bahçıvan su aygırı kavgayı kestiler. Bir gözü morarmış olan su aygırı yattığı yerden yanıtladı:
-       “Evet kolyeyi ona ben verdim ama yemin ederim sizden çalmadım Bayan Süslükuyruk, o kolyeyi Bayan Parlaktüy bana hiç sevmediğini ve çöpe atmamı emrederek vermişti. Ben de çöpe atmak yerine sevgilime verdim, hepsi bu”

Hemen yanında yatan aşçı ayı bu yanıt üzerine sinirlendi:
-       “O senin değil benim sevgilim tamam mı?”

Bu ikisi yeniden dövüşerek yerde debelenmeye başladılar. Süslükuyruk sinirle Parlaktüy’e döndü:
-       “Kolyenin kaybolduğu gün seni odamın önünde gördüğümde bunu anlamalıydım! Sen adi bir hırsızsın Parlaktüy, zaten beni hiçbir zaman çekemedin! Mücevherlerimi çalarak benden intikam mı alıyorsun aklın sıra?”

Parlaktüy’ün de altta kalmaya niyeti yoktu:
-       “Ya sen nesin? Sen de annemin gümüş broşunu çalmadın mı? İnkar etme gözlerimle gördüm, kolyeni çekmeceden alırken orada duruyordu”

Tartışma bir aile faciasına dönüşmek üzereydi. Artık ipin ucu kaçmıştı, bu tartışmayı durdurmak ne dedektif için ne de asistanı için mümkün değildi. Onlar da zaten bir kenara çekilmiş, asistanı dedektifin omzuna tünemiş şekilde ellerindeki birer parça meyveyi yiyerek olayları seyrediyorlardı. Adeta bir tenis maçı seyreder gibi konuşanların bulundukları tarafa göre başlarını bir o tarafa bir de diğer tarafa çevirip duruyorlardı.

Süslükuyruk da Parlaktüy’ün iddiasına cevap verdi:
-       “Bir kere onu bana aşçı Kırıkkaşık verdi tamam mı? Yerde bulduğunu söyledi!”
-       “Bu çok saçma, annem o broşu asla kullanmaz, hatırası olduğu için daima kasasında saklar!”

Bu ifade Keskingöz’ün merakını cezbetti:
-       “Peki o broş aşçıya nasıl geldi?”

Dedektif araya girdi:
-       “Sen karışma Keskingöz! Siz bu maymunun kusuruna bakmayın”

Kalınkürk sinirle sordu:
-       Peki o broş aşçıya nasıl geldi?”

Yerde debelenen aşçıyla bahçıvan yine durdular. Aşçı Kırıkkaşık konuştu bu kez:
-       “Özür dilerim efendim, ben kliptomanım. Yani bende hastalık var, kendimi birşeyler çalmak zorunda hissediyorum. Aslında bu durumu Bayan Narinbilek’e anlattım, ancak o bunun önemli olmadığını, kardeşi olan Bayan Kalınkürk’ün eşyalarını çaldığım sürece problem olmayacağını söyledi”

Böylece iki yaşlı kadının da aslında birbirlerinin arkasından iş çevirdiği anlaşılınca şato sakinleri arasında Küçükkuyruk dışında birbiri arkasından iş çevirmeyen hiçkimse kalmadı. Yıllarca gizli kalmış olan bu gerçekler bir anda ortaya dökülünce tüm şato halkı galeyana geldi ve büyük bir kavga çıktı. Herkes büyük salonun ortasına toplanıp birbirini tekmelemeye ve yumruklamaya başladı. Olayları sakinleştirmek için araya giren Dedektif Kocakulak ve Keskingöz de boşa sallanan tekme ve tokatların bir kısmını vücutlarına almaktan başka birşey başaramadılar. Özellikle dedektifin cüssesi oldukça kalın olduğu için hemen herkesin vurduğundan bir parça kendisine isabet ediyordu.

Bir süre sonra tekmeler ve yumruklar yetmemeye başladı. Salondaki tüm sehpalar ve duvarlar bir müze gibi eski moda süs eşyalarıyla dolu olduğu için herkes eline geçen herhangi birşeyi rasgele karşısındakine fırlatmaya başladı. Önceleri rasgele fırlayan cisimler sadece alakasız kişilerin kafasını yarıyordu ancak zamanla küçük nesneler tükenip daha büyük nesneler fırlatılmaya başlanınca durum iyice ciddileşmeye başladı. Önce havada uçan koca bir gramofon, nadir bulunan çin vazolarından birini kırdı. Sonra da gökten düşen bir şövalye zırhının topuzu şöminenin içine dalarak yanmakta olan odunların ve küllerin etrafa saçılmasına neden oldu.

Bu küllerle önce ortada serili dev İran halısı uçlarından tutuşmaya başladı. Sonra da havada dönerek ilerleyip döşemeye saplanan bir şövalye kılıcı da bu yanan kül ve tahtalardan birisinin zıplayarak yerden biraz yükselmesine sebep oldu. Bu yükselen parça da yerden sekip yükselen bir bowling topuyla çarpışarak tavana kadar çıktı ve tavandaki dev avizeyi tutan kalın ipin yanına sıkıştı. Aşağıdakiler dövüşürken bu ip usulca tutuşarak inceldi ve sonunda düşecek noktaya gelip titremeye başladı. Keskingöz bu avizenin düşmek üzere olduğunu fark etti ve bağırdı:
-       “DİKKAT! AVİZE DÜŞMEK ÜZERE!”

Herkes kavgayı bırakıp tavana baktı. Avizeyi taşıyan ipten kopan son çatırtıyla birlikte herkes bir yana kaçtı ve tüm hayvanlar çil yavrusu gibi dağıldı. Sonuçta dev avize korkunç bir gürültüyle yere çarparak param parça oldu. O denli yüksek bir gürültü çıktı ki sesler Melekler Şehri’nden bile duyuldu. Avizenin düşüşünden kaynaklanan şok geçince herkes yavaşça doğruldu. Yüksek kütleli avize düşerken çok rüzgar çıkarmıştı ve bu rüzgar de hem şöminede kalan son birkaç koru, hem de etrafa saçılan cılız ateşleri söndürmüştü.

Karanlıkta oflaya poflaya doğrulan herkes, olan biten herşeyi unutmuş gibi birbirlerine sarıldı. Sonra herkes birbirine iyi geceler dileyerek odasına yatmaya gitti. Dedektif Kocakulak ve Asistanı Keskingöz de odalarına gidip yatmak için hazırlanmaya başladılar. Kocakulak her gece yatarken giydiği uzun entarisini giyerek noel babanınkine benzeyen ucu kukuletalı şapkasını taktı. Keskingöz’ün de aynı tarz bir entarisi ve kukuletalı şapkası vardı ve bunları çoktan giymişti.

Ağzını neredeyse bir balkabağı kadar açıp ağız dolusu esneyen dedektif, yatağa girerken asistanına hatırlatmalarda bulundu:
-       “Beni gece yarısından önce uyandırmayı ihmal etme sakın Keskingöz! Biliyorsun bu gece şu bizim hayalet bozuntusu ortaya çıktığında biz de orada olacağız. Sakın sen de uyuya kalma!”
-       “Peki patron”

Keskingöz’ün uykusu çok hafifti, zaten asla uyuya kalmazdı. Sesini kendisinin bile zor duyduğu çalar saati hep baş ucunda dururudu. Bu saatin kurulduğu zaman geldiğinde bir “tık” sesi çıkarmasıyla birlikte hemen Keskingöz’ün gözleri açılırdı. Fakat dedektif için durum pek böyle sayılmazdı. Melekler Şehri’nin bütün çalar saatleri topluca çalsalar bile onu uyandıramazlardı. Kendisini, özellikle uykusu derin olan zamanlarda uyandırabilmek ancak Keskingöz’ün bildiği zorlu ve tehlikeli yöntemlerle mümkündü.

Dedektif başını yastığa koyar koymaz yerleri titreten horlamasını takınarak uyumaya başladı. Herhalde diğer tüm odalardaki sakinler dedektifin uyuyakaldığından anında haberdar olmuş olmalıydı. Keskingöz, patronunun ağzına kaçma tehlikesini göze alarak onun üstünü örttü ve hiçbir yerinin açıkta kalıp onu üşütmeyeceğinden emin oldu. Sonra kendisi de uzanarak battaniyeyi üzerinden çekti.



~ DEVAM EDECEK ~


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Medya