21 Mart 2013 Perşembe

Komiser Emin ve Yardımcısı Sadık - Sahildeki Ceset



Komiser Emin saatine baktı, Sadık da Emin'e baktı. Dursun Amir bu kez epey geç kalmıştı. Sadık merak ediyordu:
- "Sizce ne olmuş olabilir komiserim?"
- "Şimdi anlarız"

Az sonra Dursun Şatıroğlu içeri girdi. Bu kez başından bir şeyler geçtiği o kadar açıktı ki bunu anlamak için Komiser Emin’inkiler kadar keskin gözlere ihtiyaç yoktu. Fakat Komiser Emin yine sınırları zorlayacaktı:
- "Günaydın amirim. Zor bir akşam geçirdiğiniz belli. İki elinizin üstünde de kesikler var, sağ avuç içinizin de renginden nasır tuttuğu anlaşılıyor. Demek ki kazma veya balyoz türü bir alet kullanmışsınız dün, hem de uzun bir süre boyunca. İnşaat ustalarının yanına yeni başlayan çırakların ellerinde ilk gün oluşan nasırlara benziyor. Saçlarınızın arasında görülen tozlarla birleştiğinde dün akşam inşaat işiyle uğraştığınız kesinleşiyor. Sanırım bir yer kazdınız veya bir duvar yıktınız. Tırnaklarınızın içindeki pisliklerin çokluğu ve tırnak uçlarınızın yıpranmışlığı da molozları da kendinizin attığını gösteriyor. Demek ki bir profesyonele iş yaptırmak yerine bu tadilatı kendiniz yapmayı tercih etmişsiniz. Bu sebepten dolayı eşinizle de tartışmış olmalısınız, böylece iş iyice inada binmiştir ve gece boyunca bu işe devam etmişsinizdir eminim. Hatta komşularınızla da tartışma yaşamış olmalısınız. Kızgınlıkla yaralarınızı da fark etmediğinizi sanıyorum, fakat zaman geçtikçe yaralarınız canınızı acıtmaya başlamıştır. Gözlerinizdeki kızarıklık bu durumu doğruluyor. İsterseniz başlamadan bir kahve ısmarlayalım size"

Sadık da tuz, biber ekti:
- "Ben hemen bi ada çayı kapayım size amirim, on dakikaya dipçik gibi olursunuz yeminle!"

Dursun ise pek mutlu olmuşa benzemiyordu:
- "Otur yerine zibidi! Emin bu kez ne yapacağını gerçekten merak ediyorum çünkü sıradaki dava bugüne kadar gördüğüm en kazık davalardan biri. Zaten bir aydır çözülemediği için sana geldi"

Emin de Sadık da merak içinde bekleşiyorlardı. Dursun projektörü açtı, dosyalarını toparladı. Görüntülerde ıssız bir sahil yer alıyordu. Akan görüntüler üstüne Dursun Amir konuşmaya başladı:
- "Bir süre önce Şile sahilinde bir kadın cesedi bulundu. Uçurumun dibinde olduğu için uzun süre fark edilmemişti. Uçurumdan denize düşeli veya atılalı çok uzun bir süre geçmiş olmalı ki ceset uzun zamandır suyun içinde kalmaktan tamamen bozulmuş, ne tanıyan birinin teşhis etmesi mümkün ne de parmak izi ya da kimliğini belirleyebilecek bir şeye ulaşmamız... Sadece yirmili yaşlarında genç bir kadın olduğunu anlayabiliyoruz o kadar. Zaten üstünden kimlik, cüzdan veya ona benzer bir şey de çıkmadı. Kolye, künye, küpe bile yok. Sadece kot pantolon, bir de bluz. Ha bir de sağ ayağında bağlı bir ip vardı, fakat ipin ucunda bir şey yoktu. Esas ilginç olan ise bu kızın tarifine uygun hiçbir kayıp ilanı olmaması"

Emin'in kafasında sorular birikmişti bile:
- "Yani elimizde kim olduğunu belirleyemediğimiz bir ceset var öyle mi?"
- "Tam olarak öyle!"
- "Kimse de bu kızı aramadı, sormadı öyle mi?"
- "Maalesef öyle görünüyor"
- "Peki uçurumdan atladığını nereden bildiniz?"

Amir kısa süre durakladı:
- "Şey... Ne bileyim, uçarak gelecek değil ya?"
- "Birkaç resim geriye gidebilir misiniz?"

Amir akan resimleri durdurup birkaç kare geriye geldi. Orada uçurumun yukarıdan çekilmiş geniş bir fotoğrafı vardı. Emin yine kimsenin dikkat etmediği bir noktaya dikkat etmişti:
- "Polis ve ambulans araçlarının toprakta çıkardığı izlere bakın, toprak killi yapıda olduğu için lastik izleri aynen toprakta çıkmış. Oysa başka bir araca ait iz yok, buraya başka bir araç yanaşmamış. Kız da intihar etmek istese neden bu dağ başına kadar yürüsün?"

Sadık da fikrini söyledi:
- "Ne kadar zaman önce olduğunu bilmiyoruz ki, belki de zamanla aracın izleri silindi"

Emin aklındaki diğer piyonu sürdü:
- "Otopsi raporu gelmiştir değil mi amirim? Olayın çok önce gerçekleştiğini söylemiştiniz"
- "Tabii ki. Cinsel saldırı izi yok eğer onu soracaksan"
- "Hayır, kızın vücudunda kırık olup olmadığını soracaktım"

Amir dosyaları kurcaladı:
- "Şey... Kırık yokmuş"
- "Tuhaf şey, metrelerce yüksekten düşüp hiçbir yerini kırmıyor öyle mi?"

Böylece kızın uçurumdan düşmediği kesinlik kazandı. Herkes kafasında olayı baştan alıyordu. Amir Dursun:
- "Peki nasıl geldi o halde buraya?"

Emin'in bu soruya da bir cevabı vardı:
- "Fotoğraftaki bu koy Martı Marinası'na çok yakın bir yerde değil mi?"
- "Şey... Bilmem?"

Fakat Sadık biliyordu:
- "Evet komiserim, hemen yanıbaşında diyebiliriz. Arkadaki koyda olması lazım"
- "Belki de bir tekneden atılmıştır kız?"

Fikir Amir'in aklına yatsa da sorgulamayı ihmal etmedi:
- "Kanıtın var mı?"
- "Olacak. Yürü Sadık"

Sadık bir hışımla ayağa fırladı. Emin kibarlıktan yine ödün vermedi:
- "Sizi saygıyla selamlıyorum efendim. Yarın değil öbür gün davayı çözmüş olarak geri döneceğim"

Odadan çıktılar. Sadık, komiserinin teorisini merak ediyordu:
- "Nereden başlıyoruz amirim?"
- "Ben başlıyorum Sadık, sen burada beni bekliyorsun. Akşam saat sekizde beni evimin önünden al"

Sadık'ın şaşkın bakışları arasında Komiser gözden kayboldu. Merak bütün gün Sadık'ın içini kemirdi durdu. Kafasında teoriler üretti, fakat hiçbiri bir sonuca varamadı. Nihayet akşam vakti gelip çattığında Komiser'in evinin önüne geldi. Emin her zamanki dakikliğiyle kendisini bekliyordu.
- "Altı dakika erken geldin Sadık, genelde geç gelirdin. Neyse gidelim"
- "Nerelerdeydin patron? Seni çok merak ettim"
- "Tahmin edebileceğin gibi marinaya gittim. Ayrıca beni merak etmene gerek yok"
- "Neden ama patron? Sen beni merak etmez miydin?"
- "Seni neden merak edecek mişim? Ben gittikten sonra saatlerce dosyaları inceledin, bu arada bolca kahve içtin. Öğlen fast food restoranına gittin ve burger yedin. Akşama doğru beni evimden almak bahanesiyle erken çıkarak gidip biraz yattın evinde. Şöyle bir gündüz maçlarına baktın, sonra da çıkıp geldin"

Komiser Emin bunu o kadar kendinden emin söyledi ki Sadık -zaten her kelimesi doğru olan bu önermeyi- hiçbir şekilde reddedemedi. Bir süre şaşkınlıktan taşa dönüştükten sonra merakına yenik düştü:
- "Abi sen kamera falan mı yerleştirdin bir yerlerime? Bütün bunları nasıl bildin?"
- "Nasıl olacak, senin dikkatsizliğin sayesinde. Ayrıntılar çok önemlidir Sadık, bunu sana hep söylüyorum! Direksiyonun üzerinde görünen sağ elinin baş parmağıyla işaret parmağının ucundaki siyahlık uzun süre kağıt karıştırdığını gösteriyor. Bu siyahlık kağıdın hammaddesindeki civadan kaynaklanır ve birkaç gün çıkmaz. Bolca kahve içmeni de üzerine bolca damlatmandan anladım. Lekelerin koyuluğundan altı-yedi saatlik oldukları anlaşılıyor. Lekelerden sadece bir tanesi farklı ki o da yakana yakın olanı, renginden de onun burgercideki özel sostan olduğunu hemen anladım. Zaten ağzını düzgün yıkamadığın için kokusunu halen alabiliyorum."
- "Peki eve gittiğimi nasıl bildin patron?"
- "Saçının sol arka tarafının biraz dikleşmiş olmasından anladım. Soluna doğru yatmışsın ki senin evdeki televizyonun karşısında bulunan kanepe de televizyonu soluna doğru yattığın zaman en iyi göreceğin şekilde duruyor. Erken çıkmadıkça da oraya gidip gelmene yetecek vaktin kalmıyor. Bulabileceğin en olası bahane de sabahtan Amir Bey'in gözünün önünde sana verdiğim talimat, hem bu bahaneyi öne sürdüğünde hiç sorgulanmadan kabul edilecekti"
- "Patron o değil de..."
- "O değil de gündüz maçlarına baktığını mı nereden anladım? Cebinden ucu görünen bahis kuponundan. Sen asla iki günlük bahis oynamazsın Sadık, eğer halen cebinde duruyorsa bir kupon, gündüz maçların gelmiş gece maçlarını bekliyorsun demektir. Şimdi sür bakalım"

Sadık kısa bir bocalama yaşadıktan sonra soru soracak duruma geldi yeniden:
- "Nereye gidiyoruz komiserim?"
- "Çelikkol Malikanesi'ne"
- "Nereye dediniz komiserim?"
- "Beni duydun. Ayhan Çelikkol var ya, işte onun evine. Çok uzakta değil zaten"
- "Hani şu milyarder iş adamı mı? Onun evine mi?"
- "Tam oraya"

Yine bir sessizlik oldu. Emin, Sadık'ın bir şey anlamadığını fark ediyordu:
- "Orada ne yapıyoruz diyorsun içinden değil mi? Anlatayım. Bugün marinaya gittim. Bu mevsimde yatla açılan fazla kişi olmayacağını tahmin ediyordum, işlerim tahminimden de iyi gitti ve son iki ay içinde geceleyin denize açılan sadece üç yat olduğunu öğrendim"
- "Neden gece açılan komiserim?"
- "Çünkü Sadık, eğer bir cesedi yattan denize atarak ondan kurtulmak istersen bunu gündüz vakti herkes görürken yapmak istemezsin. O kızı aracından yata taşırken kimsenin seni görmesi sonun olabilir. Neyse. Kamera kayıtlarını inceledim. İki tanesinde şüpheli hiçbir şey yoktu, zaten iki yat da direkt olarak marinadan açılmışlar. Fakat üçüncüsü tuhaftı, bir kadın ve bir adam gecenin bir vakti pahalı bir jiple yanaşıp tekneye pek çok kutular koydular ve açıldılar. Kırk dakika sonra geri geldiklerinde kutulardan hiç biri yoktu"
- "Pardon komiserim. Bildiğim kadarıyla bir mahkeme kararı yoktu, nasıl alabildiniz kamera görüntülerini?"
- "İşte tamamen bunun için gittim marinaya ve bunu yapmam uzun sürdü. Üstüme ucuz kıyafetler giyip marinaya gittim, kapıdaki güvenliğe oradaki marinalardan birinde gece bekçisi olarak başvuruda bulunduğumu ve bir yat sahibiyle görüşmeye geldiğimi söyledim. Aradan iki saat geçti ve herhalde yat sahibinin vaz geçtiğini söyleyip bir bardak çay istedim. İçtenlikle ikram etti. Memleketinin Muş olduğunu söyledi, ben de askerliğimi Muş'ta yaptığımı söyleyince bir Muş sohbeti başladı aramızda. Laf lafı açtı, sonraki üç-dört saat içinde tüm sülalesinin her şeyini biliyordum. Çok samimi olmuştuk. Ben de bunun üzerine cihazların nasıl çalıştığını merak ettiğimi söyleyip kamera sistemini göstermesini rica ettim. Tam sistemi açmıştı ki önceden planladığım gibi marinanın diğer ucundaki bir tekneden güvenlik görevlisi çağırıldı. Görevli sistemi öylece bırkarak koştu gitti. Ben de tüm görüntülerin kopyasını çıkararak yanıma aldım ve çayımı bitirip hemen eve geldim. Görüntüleri taradım ve önce Jip'in plakasından bunun Çalikkol Holding yönetim kurulu üyesi Bora Çelikkol üstüne kayıtlı olduğunu öğrendim"
- "Ahmet Çelikkol'un oğlu yani"
- "Evet. Bunu kopyasını çıkardığım giriş kayıtlarıyla da kontrol edince iki ay önce o gece vakti gelenlerin Ayhan Çelikkol ve eşi Nurdan Hanım oldukları kesimnleşti. Şimdi gidip ağacı sallayacağız, bakalım ne düşecek"

Kısa süre içinde malikaneye vardılar. Kapıdaki güvenlik görevlisi kendilerini pek de konuk sever şekilde karşılamadı. Neyse ki haber vermemiş olmalarına rağmen ev sahibi kendilerini kabul etti. Tabi uzun bir süre misafir odasında beklemeleri gerekti. Bu bekleyiş sırasında cömertçe ikramlarla şımartıldılar. Sadık bu durumdan çok memnun olsa da Komiser Emin hiç renk vermiyordu. Bir saat kadar sonra bir uşak gelerek Ayhan Bey'in kendilerini çalışma odasında kabul edeceğini haber verdi. Uşağı izleyerek labirente benzeyen evin koridorları içinde dolaşıp nihayet çalışma odasına vardıklarında Ayhan Bey siyah bir takım elbise giymişti ve kendilerini soğuk bir yüz ifadesiyle karşıladı. Komiserin elini sıkarken:
- "İyi akşamlar komiserim, sizi bu saatte beklemiyorduk o nedenle biraz beklettik. Kusurumuza bakmayın"
- "Rica ederim Ahmet Bey, esas böyle uygunsuz bir saatte rahatsız ettiğimiz için biz özür dileriz fakat konu mühim"

Ayhan Çelikkol, Sadık'ın da elini sıktıktan sonra oturmaya buyur etti ve hep birlikte klasik mobilya takımına oturdular. Ayhan Bey gergindi:
- "Buraya geliş sebebinizi halen anlayamadım"
- "Bir cinayet soruşruması yürütüyoruz da o bağlamda size sorular soracaktım"
- "Cinayet mi, ne cinayeti?"
- "Lütfen sabırlı olun beyefendi, az sonra tüm gerçekler size de açık olacak"
- "Peki o zaman, sizi dinliyorum"
- "Eviniz çok güzelmiş Ayhan Bey. Burada kaç kişi çalışıyor?"
- "Toplam on dokuz kişi çalışıyor efendim. Şoförler, hizmetçiler, mutfak görevlileri ve iki de güvenlik var. Neden sordunuz?"
- "Sadece meraktan sordum. Takdir edersiniz ki polis maaşıyla bizim böyle şeylerin sahibi olmamızın imkanı yok. Hep merak etmişimdir böyle bir evi çekip çevirmek için kaç kişi gerekir diye. Neyse, herhalde giren çıkan çok oluyordur burada işe öyle değil mi?"
- "Hayır memur bey, bizde öyle kolay işten çıkarma veya kolay işe alma yoktur. Tüm personelimiz yıllardır bizimle birliktedir."
- "Ne kadar güzel! Fakat sigorta kayıtlarından iki ay kadar önce Nazife Yonca isimli bir genç kızı işten çıkarıldığı bilgisi yer alıyor, hem de işe gireli altı ay bile olmamışken"

Ayhan Bey'in zaten soğuk olan yüz ifadesi birden değişti. Adam yıldırım çarpmışa döndü. Sadık bu durumu fark etti:
- "İyi misiniz Ayhan Bey? Size bir şeyler getireyim mi?"

Oysa Emin durumun farkındaydı:
- "Merak etme Sadık, Ayhan Bey'in bir şeyi yok. Ne diyordum? Evet şu kız. Dediğiniz durumla pek örtüşmüyor Nazife Hanım'ın durumu öyle değil mi?"

Ayhan Çelikkol ne diyeceğini bilemedi:
- "Şey... Arada çıkıyor böyle işte ne yapacaksınız?"
- "Onu en son ne zaman görmüştünüz?"
- "Bir düşüneyim... En son buradan ayrılırken görmüştüm, bir daha da görmedim"
- "Anlıyorum. İşleriniz nasıl Ayhan Bey?"

Ayhan konunun başka tarafa gittiğini sanıp biraz rahatladı:
- "İşler mi, şükür..."
- "Şirketlerinizin hisseleri borsada eriyip giderken sizin bu denli sakin olmanız ne kadar da güzel. Duyduğuma göre fabrikada işçilerin de pek huzuru yokmuş"

Adam yeniden gerildi:
- "Her fabrikada olabilir böyle şeyler. Hem cinayet için geldiğinizi söylemiştiniz, şimdi ne alaka benim işlerim falan? Nazife'yi ben öldürmedim tamam mı, bu konuda bir şey de bilmiyorum"
- "Fakat Nazife Hanım'ın öldürüldüğünü size söylememiştim ki, bunu nereden biliyorsunuz?"

Birden ortam gerildi. Ahmet ayağa kalkarak bağırmaya başladı:
- "ÇABUK DEFOLUN EVİMDEN! BEN GÜVENLİĞİ ÇAĞIRMADAN EDEBİNİZLE GİDİN!"

Emin ve Sadık da ayağa kalktı. O sırada bir uşak içeri girerek ikiliyi kolundan tutacak oldu ancak Sadık onun elini arkasına bükerek duvara yapıştırdı:
- "Ağır ol bakalım!"

Henüz final yapılmamıştı ve Emin Komiser kapanış konuşmasını yapmaya hazırlanıyordu:
- "Hayırdır Ayhan Bey ne bu saldırganlık böyle? Durun daha bitmedi söyleyeceklerim. Magazinden takip ettiğimiz kadarıyla oğlunuz ünlü sanayici Selçuk Bey'in kızıyla bir dargın bir barışık ilişki yaşıyor. Oğlunuz Bora, Selçuk Bey'in kızı Ranâ Hanım'ı hiç sevmiyor değil mi Ayhan Bey? Siz sadece kendi batağınızı kurtarıp zenigin dünürün paralarını istediğiniz için onu zorluyorsunuz. Oysa oğlunuz hizmetçi Nazife'ye aşık olmuştu, sizinle defalarca tartıştı. İş en son aşamaya geldiğinde ise eşinizle birlikte kızı ortadan kaldırdınız. Eşiniz hanımefendi de yardım etti size, zira o da iflas ederseniz magazin gazetelerinde çarşaf çarşaf yayınlanan pahalı davetler veremeyeceğini, bir daha kimsenin kendisini sosyete partilerine davet etmeyeceğini biliyordu. Bora'yı da çok kolay ikna ettiniz kızın gittiğine, ona kızın ağzından yalandan bir veda mektubu yazdınız ve işten ayrıldığını söylediniz. Tüm çalışanları da para ve tehditle susturarak olayın örtbas edilmesini sağladınız. Nazife'nin kimi kimsesi yoktu, arkasında kendisini arayacak kimse olmadığını bildiğiniz için ölüsünün ayağına taş bağlayıp onu yattan denize attınız. Ancak bir dahaki sefere bir cesetten kurtulmak isterseniz onu yata bindirmeden taşı ayağına bağlamayın, kameralarda çok dikkat çekiyorsunuz onca ağırlığı yata çıkarmaya çalışırken"
- "Şimdi sizi..."

Ayhan tam okkalı bir küfür edecekti ki Bora ortaya çıktı:
- "Baba! Dedikleri doğru mu? Bunu yaptın mı gerçekten?"

Adamın rengi mosmor oldu:
- "Oğlum! Yavrum! Bunu senin iyiliğin için yaptım. Hepimiz mahfolacaktık. Hepimiz için yaptım"
- "Bunu bana nasıl yaparsın baba? Sen benim sevdiğim kadını nasıl elimden alırsın?"

İkili tartışırken Emin ve Sadık onları yazlnız bırakarak odadan çıktılar. Zaten kapının önüne doluşmaya başlayan polislerin ışıkları odanın camına vurmaya başlamıştı bile. Polisler eve girerken Emin ve Sadık da malikaneden dışarı çıktılar. Sadık, komiserine takdirlerini sunmaya mecbur hissetti kendisini:
- "Yine yaptın patron. Kim olduğu bilinmeyen bir cesedin yirmi dört saat içinde kimliğini tespit ettin, ona ne olduğunu çözdün, onu öldüreni buldun ve tutuklattın. Vallahi sana pes diyorum!"
- "O kadar büyütülecek bir şey yok Sadık. Her şey çok açıktı. Kız intihar etmemişti. Bu mevsimde üzerinde bir bluzla oraya yürüyerek gelmesi olası değildi. Olay yerinde bir araç ya da ona benzer bir şeye ait iz de yoktu. Kimse bir cesetten helikopterle de kurtulmayacağına göre kesinlikle denizden bırakılmıştı. Zaten bir ayağında görülen ip de cesedin dipte kalıp yüzeyden görülmemesi için ayağına taş bağlanmış olduğunu gösteriyordu. İp kopunca da ceset ortaya çıktı. Cesedi kimsenin arayıp sormaması da genç kızın kimsesiz olduğuna işaret ediyordu. Hayatta kalmak için bir şeyler yapması gerektiğine göre bir yerde çalışıyor olmalıydı. Bu arada yakındaki marinadan kızın öldürüldüğü zaman çıkış yapan yatları sorguladığımda sadece bir şüpheli vardı, o da Bay Çelikkol idi. İki ay önce işten çıkardıklarının listesine sigorta veritabanından baktığımda da Nazife Yonca'nın adına ulaştım. Tüm özellikleri cesedinkilerle tutuyordu. Geriye adamların konuşturmak kaldı ki onu da nasıl yaptığımızı gördün. Haydi şimdi gidip bir çorba içelim"


~ KOMİSER EMİN GERİ DÖNECEK ~

17 Mart 2013 Pazar

Komiser Emin ve Yardımcısı Sadık - Zengin ve Ölü

Konferans salonunda yerlerini çoktan almış olan Komiser Emin ve yardımcısı Sadık, amirleri Dursun Şatıroğlu'nun yeni davalarının detaylarını anlatmak için gelmesini bekliyorlardı. Her konuda olduğu gibi Komiser'in bu konuda da bir teorisi vardı:
- "Saat kaç Sadık?"
- "On yedi geçiyor komiserim"
- "Üçe kadar say şimdi"
- "Bir... İki..."

Sadık'ın ağzından "üç" kelimesi çıkmasıyla Amir Bey'in kapıdan girmesi bir oldu. Amir, geç gelmesinden dolayı kendisini eleştirmelerini önlemek için girer girmez hemen bahaneler uydurmaya başladı:
- "Of be bu ne trafik yahu, vallahi yaşanmaz oldu bu şehir artık! Günün birinde emekli olunca Çeşme'ye yerleşeceğim. Billahi iki saattir yollardayım" 

Komiser Emin bunu tabii ki yemedi:
- "Pantolonunuzun sağ dizinin etrafı hiç kırışmamış, bu da en fazla on dakikadır araba kullandığınızı gösteriyor. Arabanın gaz ve fren pedallarını sağ ayağınızla kullandığınız için uzun süre boyunca pedal hareketi yapan insanların pantolonunun sağ dizinin etrafında kendine özgü kırışıklıklar oluşur ki bu kırışıklar sizin pantolonunuzda yok. Pantolon demişken, sağ bacağınızda dün döktüğünüz çayın lekesinin aynen duruyor olması, aynı uyumsuz kıravatı takıyor olmanız ve aynı rengi solmuş gömleği giyiyor olmanız dün gece eve gitmediğinizi gösteriyor. Siz kapıdan girer girmez salona dolan bu ucuz kadın parfümü kokusu sanırım geceyi başka bir kadının yanında geçirdiğinizin göstergesi, her zamanki kambur duruşunuz yerine böyle geriye yaslanarak yürümeniz de partnerinizin gece sırtınızı fena çizmiş olduğundan olmalı. Bıyıklarınızın ucunda birikmiş kahve telvelerinin çokluğuna bakılırsa geceniz uzun geçmiş ve bol alkol almışsınız. Böyle çılgın bir geceden sonra ayılmak kolay olmaz tabi, bu geç kalışınızı açıklıyor ancak trafik pek uygun bir bahane olmadı maalesef efendim"

Sadık da tüy dikmeyi ihmal etmedi:
- "Az malın gözü değilsiniz siz de amirim! Hiç Emin komiserim yer mi bunları?"

Amir neye uğradığını şaşırdı. Emin'in bunu yemeyeceğini o da seziyordu ancak tüm hikayeyi bu kadar çabuk açığa çıkarmasını beklemiyordu. Her şey çok ani gelişmişti ve sayılıp dökülenlerin hiç birini inkar etmesine olanak yoktu. Her zamanki gibi olayı geçiştirmeye çalıştı, zaten Emin'in fazla üstelemeyeceğini de biliyordu:
- "Bu kez keskin zekanı yormana hiç gerek kalmayacak Emin, çünkü sıradaki davada her şey ortada"

Işıkları kısarak projektörü açtı. Akmaya başlayan resimlerde genç ve güzel bir kız görünüyordu:
- "Aynur Saygılı. Ünlü iş adamı Ahmet Saygılı'nın kızı"

Emin Komiser bu ismi daha önceden duymuştu:
- "Şu ünlü oteller zincirinin sahibi Ahmet Saygılı mı?"
- "Evet. Dün gece kız İstanbul'daki lüks otelin havuzunda ölü bulundu. Babasıyla arasının iyi olmadığı biliniyordu. Dün sabah saatlerinde tüm otel personelinin ve pek çok misafirin önünde çok kötü kavga etmişler. Adam kızı herkesin önünde öldürmekle tehdit etmiş. Yüzlerce şahit var. Ayrıca daha geçen hafta kızının adına çok büyük meblağlı bir hayat sigortası yaptırmış. Üstelik işlerinin iyi gitmediği, hatta iflasın eşiğinde olduğu da bir sır değil"


Emin dinleyeceği kadar dinlemişti:
- "Yani diyorsunuz ki adam kızı adına hayat sigortası yaptırıp onu öldürdü, hem kızdan kurtuldu hem de sigorta parasıyla işlerini düzeltti öyle mi? Ne kadar da mükemmel bir plan bu böyle! Herhalde adamı kızını öldürüp havuza atarken gören birileri vardır değil mi?"
- "Şey, henüz bulamadık, ama ..."
- "Ama bulacağınıza eminsiniz değil mi? Adamın aleyhinde şahitlik eden yüzlerce görgü tanığı bulacak vaktiniz olmuş oysa. Kızın otopsi raporu geldi mi peki?"
- "Henüz gelmedi, ama..."
- "Ama morgdan sözlü olarak bir şeyler bulabilirsiniz değil mi? O halde kızın boğazı mı sıkılmış, sert bir cisimle başına mı vurulmuş ya da öldürüldükten sonra mı buraya getirilmiş bilmiyoruz?"
- "Aslında... Aslında evet"
- "Yani babasını cinayetle ilişkilendirecek hiçbir kanıtımız yok, ikinci derece kanıtımız bile yok?"
- "Evet yok"
- "Kamera görüntüleri vardır değil mi?"
- "Hayır yok. Kızın son saatlerini gösteren hiç bir kamera görüntüsü yok"
- "Çok tuhaf. O otelde en az yüz güvenlik kamerası olmalı, tamamının çalışmaması olanaksız. Sadece kızı çekenlerin çalışmaması biraz tuhaf"
- "Pekalâ Ahmet Bey bunu ayarlamış olabilir"
- "Sayın amirim, Ahmet Bey neden cesetten kurtulmak yerine kamera görüntülerini silsin? Siz kendi kızınızı kendinize ait bir otelde öldürseniz cesedini havuza atıp kaçtıktan sonra kamera görüntülerini mi silersiniz? Kim birinci derece kanıtı ortalık yerde bırakıp ikinci derece kanıtları silmeye uğraşır?"


Amir Dursun'un teorisi tamamen çökmüştü. En başta bir çırpıda kapanacağını düşündüğü davanın seyri şimdi tamamen değişmişti ve Dursun Amir şimdi tamamen kaybolmuştu davanın içinde. Fakat her zaman olduğu gibi Emin Komiser'in yine bir teorisi vardı:
- "Peki kızın evi incelendi mi?"
- "Bak o yapıldı işte. Kız da öldürüldüğü otelde kalıyormuş. Çıkan eşyaların içinde..."
- "Eşyaların içinde önemli bir şey yoktu diyeceksiniz sanırım; folik asit, Elevit veya demir ilacına rastlanmış mı kızın buzdolabında?"


Amir bunun ne işe yarayacağından tamamen habersiz bir şekilde gözlüklerini takıp dava dosyasını karıştırdı. Sorunun cevabına ulaşması uzun sürmedi:
- "Folic plus diye bir ilaç varmış"
- "Tombala! Ahmet Bey'in bir ortağı vardı yanlşı hatırlamıyorsam, öyle değil mi?"
- "Evet, evet var. Adı neydi bakayım..."


Dursun Amir dava dosyasını karıştırana kadar Emin doğru cevabı söyleyiverdi, zaten Emin Komiser genelde cevabını bilmediği soruları pek sormazdı:
- "Kamil Öztuna"

Bu ismi telaffuz eder etmez ayağa fırlayan Emin'i Sadık da takip ederek o da hemen ayağa kalktı. Komiser her zamanki gibi yine çok kibardı:
- "Sizi saygıyla selamlıyorum sayın amirim, benim sormak istediğim başka bir şey kalmadı. Şimdi izin verirseniz birkaç şeye bakıp dışarı çıkacağım. Yarın akşama kadar bu davanın çözülmüş olacağından eminim. Bu arada Ahmet Bey şu anda nezarette değil mi? Kendisine birkaç soru sormam gerekebilir"

Sadık bu konuda da patronunu taklit etmeye çalıştı, ancak yapmacık kibarlık kadar insanın üzerinde sırıtan başka bir şey yoktur:
- "Saygılar amirim"

Dursun'un şaşkın bakışları arasında ikili kapıdan çıktı. Sadık'ın merakı doruk noktasındaydı:
- "Ne diyorsun patron, sence adam kızını öldürdü mü gerçekten?"
- "Hayır Sadık, adamımız Ahmet Bey değil"
- "Kim peki abi?"
- "Biraz sabır Sadık, sadece birazcık sabır"
- "Peki sen katilin kim olduğunu biliyor musun?"
- "Bunu göreceğiz"


Az sonra Komiser Emin'in talebi üzerine Ahmet Saygılı sorgu odasına getirilmişti. Adam soyadı gibi saygılı biriydi gerçekten, Komiser ve yardımcısı odaya girdiğinde hemen ayağa kalktı. Komiser dostça adamın elini sıktı ki bu şüphelilere karşı sıkça yaptığı bir şey değildi:
- "Geçmiş olsun Ahmet Bey"
- "Sağ olun komiserim, çok incesiniz"
- "Buyrun lütfen, ayakta kalmayın"


Komiser ve Ahmet oturdular, Sadık ise ayakta kalmayı tercih etti. Emin hemen konuya girdi:
- "Sizin için kolay olmadığını biliyorum ancak sizden olay gecesini anlatmanızı istemek zorundayım"
- "Hakkınız var, gerçekten benim için çok zor bir durum. Halen kabullenemiyorum bunu. Şimdi Aynur şu kapıdan içeri girecekmiş gibi geliyor. Annesi öldüğünden beri ilişkimiz hiç normalleşemedi. Reyhan'ı kaybettiğim kazada arabayı ben kullanıyordum. Alkollüydüm ve arabanın kontrolünü kaybettim. Ve..."


Adam bir an durakladı. İçinde biriken ağlama isteği çok büyüktü, fakat bir kez koyverdi mi bir daha kendini toparlayamayacağını biliyordu. Bu nedenle metanetini korumaya çabaladı ve güçlükle devam etti konuşmasına:
- "Reyhan'ım oracıkta öldü. Aynur ise hayatı boyunca beni suçladı. Haklıydı da. O benim yüzümden öldü"

Emin duruma müdahale etti, yoksa adamın dayanma gücünü her an tükeneblirdi:
- "Sizi eski hatıralarla üzmek niyetinde değilim Ahmet Bey, direkt olarak o geceye gelebiliriz"
- "Haklısınız. O gün yine çok kötü bir kavga etmiştik. Tartışmamız yine ortada doğru düzgün bir sebep yokken başladı. Başlarda sakin olmaya çalıştım her zamanki gibi. Fakat bu sefer bir başkaydı, tarzı hiç olmadığı kadar sertti ve normalin dışında bir hırçınlığı vardı. Öyle şeyler söyledi ki kaldıramadım. Şimdi çok pişmanım o şekilde karşılık verdiğim için, ancak ağızdan çıkan bir söz geri alınmıyor maalesef. Neyse, geçelim buraları. Sonra... Sonra gece yarısına doğru haber verdiler"


Adam dayanma gücünün sınırına geldi ve daha fazla konuşamadı. Emin ise bu konuda duymak istediklerini duymuştu, fakat kafasında başka sorulara cevap bulmayı umuyordu aslında:
- "Ahmet Bey, lütfen kendizi toparlayın. Burada size yardım etmeyi amaçlıyoruz. Sadık koş bir su getir Ahmet Bey'e"

Sadık şimşek gibi fırladı gitti. Emin devam etti:
- "Ahmet Bey, kamera kayıtlarını silmeye kim yetkilidir otellerinizde?"

Ahmet Saygılı dedektifin bu soruyla nereye varmak istediğini anlamamıştı:
- "Şey... Benim onayım olmadan kamera kayıtlarını kimse silemez. En yetkili güvenlik amirleri bile sadece benim bildiğim şifreyi sisteme girmeden bu işlemi yapamazlar. Ama bunun için daima yazılı talep isterim, güvenlik amirleri bana e-posta gönderirler. Fakat bugüne kadar hiç böyle bir taleple bana gelen olmadı. İsterseniz e-posta hesabıma girip bakabilirsiniz. Şifresi 19861986"
- "1986 Aynur'un doğum tarihi mi?"
- "Evet komiserim"
- "Bütün şifrelerinizi bu şekilde mi belirliyorsunuz? Misal pin kodunuz 1986, kredi kartı şifreniz de 1986 o zaman?"
- "Gerçekten çok zekisiniz dedektif, bunu nasıl anladınız?"
- "Sizin tamamen masum olduğunuzu nasıl anladıysam öyle anladım. Şimdi bunu geçelim. Ortağınızdan bahseder misiniz biraz? Kamil Bey nasıl biridir?"
- "Bunu neden sorduğunuzu anlayamadım, ancak madem soruyorsunuz anlatayım. Kamil bir insanın hayatta sahip olabileceği en iyi dosttur. Onu kendimi bildim bileli tanıyorum. Annesi de annemin en iyi dostudur. Onunla fakir bir mahallede beraber büyüdük ve bugün neyim varsa tamamını onunla birlikte verdiğim mücadelelerle kazandım. Hatta bir keresinde mahallede terk edilmiş bir ahşap evde arkadaşlarla oyun oynuyorduk. Çocuk aklı işte, nereden estiyse kibritlerle ateş yakmaya kalktık. Sonra bir yangın çıktı tabi. Kamil benden iki yaş büyüktür, özellikle çocuklukta iki yaş çok fark eder bildiğiniz gibi. Kamil kaçıp kendini kurtarmayı başarmıştı, oysa ben alevlerin ortasında kalmıştım. Kamil kendini kurtardığı halde benim için hayatını riske atıp tekrar yangına daldı ve beni kurtardı. Sahip olduğum her şeye ortak olmasının dışında bugün eğer hayattaysam onun sayesindedir. Ölene kadar Kamil ile kardeş olarak kalacağız"
- "Ona her konuda sonsuz derecede güvenirsiniz öyle değil mi?"
- "Evet, elbette"


Sadık suyu getirdi. Adam suyunu içerken Komiser ve yardımcısı müsaade istediler. Tekrar el sıkıştılar ve Ahmet Saygılı'nın şaşkın bakışları arasında çıkıp gittiler.

Bir süre sonra Komiser ve yardımcısı arabayla olayın olduğu otele doğru yola çıktılar. Emin Komiser her zaman olduğu gibi yine yol boyunca tek kelime etmedi. Sadık ise dava dosyasını karıştırmayı sürdürdü. Arada kafasını kaldırıp etrafa fırlattığı boş bakışlardan anlamadığı bir şeyler olduğu belli oluyordu. Nihayet otelin otoparkına gelip arabadan indiklerinde Sadık artık pes etti:
- "Komiserim aklınızdan ne geçtiğini bilemiyorum, dava dosyasını ilk okuduğumda Ahmet Saygılı'nın kızını öldürdüğünden adım gibi emindim. Ancak şu anda ne düşüneceğimi bilemiyorum. Tek bildiğim siz adamın ortağı Kamil Bey'den şüpheleniyorsunuz fakat ben de Kamil Bey'i olayla ilişkilendirecek tek bir neden göremiyorum"
- "Bize kanıt lazım Sadık, az sonra bunları bulacağımızdan da eminim. Sen sana dediğim şeyi yaptın mı?"
- "Evet komiserim, şüphenizde haklıymışsınız. Sonuç pozitif çıktı. Ancak bununla nereye varmayı umuyorsunuz?"
- "Sadece seyret"


Lobiye geldiler. Komiser Emin her yere olduğu gibi buraya da çok erken gelmişti. Uzunca bir bekleyişin ardından Kamil Öztüna müsait oldu ve kendilerini kabul etti. Asansörlerden çıktılar, uzun koridorlardan geçtiler ve sonunda muhteşem bir boğaz manzarası eşliğindeki geniş ve lüks mobilyalarla döşenmiş ofise vardılar. Kamil Bey komiseri ve yardımcısını sıcak bir şekilde karşıladı. İçtenlikle ellerini sıktı. Adam masasına geçip misafirlerini koltuklara oturmaya davet etti ve onlar oturmadan kendisi de oturmadı.
- "Size nasıl yardımcı olabilirim komiserim?"
- "Ne kounda görüşmek istediğimizi tahmin edersiniz"
- "Maalesef evet. Çok trajik bir olay. Halen inanamıyorum bu olanlara"
- "Çok geçmiş olsun. Bu arada ofisiniz çok güzelmiş"
- "Teşekkür ederim, bu hale getirmek bana bir servete mâl oldu ama ne yapalım. Günümüzün çoğunu burada geçiriyoruz. O nedenle buranın mümkün olduğunca konforlu olması gerekiyor"
- "Doğrudur. Pek çok fotoğrafla da duvarları zenginleştirmişsiniz"
- "Evet, fotoğrafları çok severim. Her fotoğrafa baktığımda o fotoğrafın çekildiği ânı yeniden yaşıyor gibi oluyorum"
- "Evlisiniz değil mi Kamil Bey?"
- "Evet, hem de uzun bir süredir"
- "Bu kadar resim içinde neden eşinize ait bir tane bile fotoğraf yok?"
- "Şey... Ben... Biz... Bizim aramız pek iyi değil son zamanlarda"
- "Anlıyorum. Eğer patavatsızca konuşup sizi üzdüysem çok özür dilerim"
- "Rica ederim"


Kısa bir sessizlikten sonra Emin devam etti, sanki havadan sudan muhabbet ediyormuş görüntüsü çizmeye devam ediyordu:
- "Masanız da oldukça büyükmüş. Üstü de oldukça sade, böyle büyük bir masada sırf bir çift rulet zarı var aksesuar olarak"
- "Evet, karışıklığı hiç sevmem"
- "Fakat zarları seviyorsunuz galiba, şuradaki duvarın dibinde de zar şeklinde başka aksesuarlar var"


Kamil ne diyeceğini bilemedi, Emin ise rakibini çaktırmadan mat etmek üzereydi:
- "Kumar ile aranız nasıl Kamil Bey?"
- "Şey... Aslında..."
- "Kredi kartı ekstrelerinize bakılırsa yurt dışı kumarhanelerine epey harcıyorsunuz"


Kamil Bey kıravatını gevşetti. Birden ateş basmış gibi oldu. Sadık bu durumu fark etti:
- "İyi misiniz Kamil Bey?"
- "Kamil Bey'in bir şeyi yok Sadık. Evet Kamil Bey, özellikle son aylarda kart limitlerinizin tamamını yurt dışı kumarhanelerine harcamışsınız. Özel odalarda kaç para kaybettiniz Kamil Bey?"


Bir süre sessiz kalan Kamil, kaçışının olmadığını anladı:
- "Çok..."
- "Çok olduğundan eminim. Hatta o kadar çok olmalı ki sizi ortağınızı satacak duruma getirmiş"
- "Ne diyorsunuz kardeşim siz?"
- "Haydi itiraf edin, oteli kaybettiniz değil mi? Zira ne banka hesaplarınızda ne de kredi kartlarınızda hiçbir şey kalmamış. Oysa yurt dışı seyahatleriniz artarak devam etmiş. Neyse, Ahmet Bey'i aradan çıkarmadan oteli veremiyordunuz. Oteli vermek son çarenizdi, şimdi Ahmet Bey hapse düşünce tüm imza yetkileri size geçeceğinden oteli rahatlıkla elden çıkarabilecektiniz"
- "Haddinizi aşıyorsunuz... Evet boğazıma kadar borca batmış vaziyetteyim, ama bu beni Aynur'un katili yapmaz"
- "Haklısınız, Aynur'u öldürmek gibi bir planınız yoktu önceleri. Aynur'u sadece eğlence niyetine beceriyordunuz değil mi? Eminim Ahmet Bey'in ilişkinizden haberi yoktu"
- "Sen ne saçmalıyorsun be adam?"
-
"Aynur'la olan ilişkinizi red mi edeceksiniz? Oysa arkadaşlarımız e-postalarınızı incelemeyi bitirdiğinde eminim ki çok ilginç şeyler bulacaklardır"

Artık Kamil'de hiç nezaket kalmamıştı:
- "Çabuk defolun buradan! Hemen güvenliğe haber veriyorum"
- "Aceleniz ne Kamil Bey? Hem daha bitirmedim. Aynur öldüğü gece size geldi ve hamile olduğunu söyledi. Odasında bulunan folik asit, hamileliğin yaklaşık iki aylık olduğunu gösteriyor. Zira Elevit veya demir ilacı kullanmadığına göre üç aydan kısa olmalı. Muhtemelen birkaç gün önce öğrenmişti. Çocuğu aldırmaya yanaşmadı, siz de kendinize hakim olamayarak onu öldürdünüz. Daha sonra da aklınıza şeytani bir plan geldi. Sabahleyin babasıyla ettiği kavgayı biliyordunuz, kısa süre önce yaptırdığı hayat sigortası ve aralarının iyi olmamasından dolayı da eğer ceset bulunursa herkes bunu Ahmet Saygılı'nın yaptığını düşünecekti. Bunun için cesedi gece kimseciklerin olmadığı bir saatte götürüp havuza attınız, böylece herkes onu görebilecekti. Sonra da gidip kamera kayıtlarını sildiniz. Ahmet Bey'i çok yakından tanıdığınız için her yere şifre olarak 1986 verdiğini biliyordunuz. Bu nedenle kamera kayıtlarını silme programını çalıştırmanız da zor olmadı. Hem şifreler ve yetki sadece Ahmet Bey'de olduğu için polis kamera kayıtlarının silinmesi olayını da Ahmet Bey'in yaptığını zannedecekti. Bravo Kamil bey, gerçekten bravo! Sizin gibi hayırlı arkadaşlar düşman başına. En yakın dostunuzun kızıyla oynadığınız yetmediği gibi şimdi onu bir iftira ile hapse attırıp malının mülkünün üstüne konmaya çalışıyorsunuz"
- "Başka çarem kalmamıştı. İnanın bana. Ben..."


Adam bir süre ne yapacağını bilemez bir halde bocaladıktan sonra aniden ayağa fırladı. Ofisin bir cephesini boydan boya kaplayan camlara doğru koştu. Emin ve Sadık da arkasından fırlayıp ona yetişmeye çalıştılar ama adam onlardan hızlı davrandı ve camı kırarak aşağı atladı. Metrelerce yüksekten 1.40m derinliğindeki havuza çakılarak oracıkta öldü. Birkaç gece önce genç kızın cansız bedeninin bulunduğu havuzda şimdi katilinin cansız bedeni yüzüyordu.

Otele polisler ve ambulans ekipleri doluştuktan ve Komiser Emin ve Sadık'ın oradaki işleri bittikten sonra merkeze doğru yola koyuldurlar. Emin'in ağzını yine bıçak açmıyordu. Fakat Sadık'ın kafasını kurcalayan sorular vardı:
- "Komiserim, baştan beri suçlunun Kamil Öztuna olduğunu biliyordunuz değil mi?"
- "Evet, elbette"
- "Peki bunu nasıl anladınız?"
- "Bir kere bu bir mükemmel davaydı Sadık, yani katil sanki yakalanmak için her şeyi önümüze koymuş gibiydi. Murphy'nin dediği gibi, eğer çıkarma sırasında her şey plana uygun gidiyorsa pusuya düşüyorsun demektir. Buradan hareketle olay fazla basitti ve her şey fazla açıktı diyebilirim"
- "Bunlar suçu Ahmet Saygılı'nın işlemediğini gösteriyor, peki Kamil Öztuna'ya nasıl geldik?"
- "Ahmet Saygılı'nın suçlu olarak gösterilmesi kimin işine yarar Sadık? Etrafında bu durumdan faydalanabilecek bir tek Kamil Öztuna vardı. Kamil'in neden Ahmet'ten kurtulmak isteyebileceğini düşündüm. İlk aklıma gelen şey kumar veya tefeci borcu oldu. Kredi kartı limitlerini incelediğimde yurt dışındaki kumarhanelerde harcanmış servetleri görünce durumdan emin oldum"
- "Peki Aynur Aydın'la ilişkiyi nasıl çakozladın abi?"
- "İtiraf edeyim bu en başta anlayamadığım bir şeydi. Ancak sonradan düşününce Kamil'in Ahmet'i aradan çıkartmak için kızını öldürmesine gerek yoktu, direkt olarak Ahmet Saygılı'yı ortadan kaldırmaya yönelmesi daha akıllıca olurdu. O halde Kamil ve Aynur arasında bir şeyler geçmiş olmalıydı, Kamil Aynur'u plansız bir şekilde öldürüp aklına bunu Ahmet'e yıkmak gelmiş olmalıydı. Geriye kaldı Aynur ve Kamil arasında ne geçmiş olabileceği: ne olmuştu da çifte kumruların arası bir anda bozuluvermişti? İlk aklıma gelen bir ihanetti, düşük bir olasılık olarak da kızın hamile olmasını düşünüyordum. Kızın buzdlabından folik asit de çıkınca çember tamamlandı: Aynur çocuğu Kamil'e haber verdi. Ancak en yakın arkadaşının kızını hamile bırakmak ne insani ne de ticari yönden Kamil Öztuna'nun kabul edebileceği bir durum değildi. Fakat kızı öldürmeye kadar gittiğine göre demek ki Aynur bebeği aldırmayı reddetmişti. Geriye bunu ispatlamak kalıyordu. Sonrasını zaten biliyorsun".
- "Komiserim, vallahi siz insansanız ben başka bir şeyim"



~ KOMİSER EMİN GERİ DÖNECEK ~

12 Mart 2013 Salı

Komiser Emin ve Yardımcısı Sadık - Müzmin Bekar



Amir Dursun kapıdan girdiğinde Komiser Emin ve yardımcısı Sadık, sandalyelerin arasındaki yerlerini çoktan almışlardı. Emin Bey amirini kendine özgü üsubuyla selamlamak için hiç vakit kaybetmedi:
- “Hoş geldiniz amirim. Göz altlarınızda biriken torbalara bakılırsa geceniz çok konforlu geçmemiş. Ayrıca kıravat seçiminiz de Dursun Şatıroğlu’nun ince zevkinden yoksun, büyük ihtimalle aceleyle kapıdan çıkarken son anda eşiniz size uzatmış olmalı. Zira çoraplarınızın da teklerinin birbirine uymuyor ki bu da hiç tarzınız değil, böylece aceleyle evden çıkma teorim kesinlik kazanıyor. Göz altlarınızdaki kızarıklıktan alkol aldığınızı anlayabiliyorum ki bu taktirde ilaç almış olmanız tamamen olasılık dışı. Zaten anason kokousunu hemen aldım. Yanağınızdaki şişlik de olsa olsa rakıyla ıslatılmış pamuk parçasının yarattığı şişlik olabilir. Dişiniz ağrıyor ama doktora gitmekten korkuyorsunuz amirim, yanılıyor muyum? Eşiniz bütün gece ilaç almanız veya doktora gitmeniz için ısrar etti ama siz gece boyunca acı çekmeyi yeğlediniz. Daha doğrusu doktor korkunuz dişinizin acısına galip geldi. Eşinize o kadar da acımadığını söylediğiniz için de ilaç almayı kabul etmediniz. Sonunda eşiniz Leyla Hanım sinirlenerek sabaha doğru ne halin varsa gör dedi ve yatmaya gitti. Siz de sonrasında rakılı pamuğu dişinize yerleştirdiniz, hatta belki rakı şişesinden bir fırt çektiniz ve sonrasında kanepede uyuyakaldınız. Bu yüzden de zamanında uyanamadınız ve eşinizin uyarısıyla yerinizden fırlayarak aceleyle giyindiniz ve doğruca buraya geldiniz. Hatta yakanızdaki damlalardan sabah başarısız bir kahve içme teşebbüsünde bulunduğunuz da anlaşılıyor”

Dursun Şatıroğlu’nun zaten asık olan yüz ifadesine bir de şaşkınlık eklendi. Fakat bu durum kısa sürdü. İçinde bulunulan türden durumlar Dursun Amir’in yabancısı olduğu şeyler değildi:
- “Hangi dişimin ağrıdığını bilememene çok şaşırdım. Neyse Emin, zekanı olaya sakla. Elimizde tuhaf bir durum var”

Sadık dönerek Emin’e fısıldadı:
- “Zaten tuhaf olmasa bize vermezler. Kendilerinin çözemediği ne kadar çer çöp varsa bize postalıyorlar”

Dursun Amir bu yorumdan memnun olmadı:
- “Erzurum’daki akrabalarını mı özledin Sadık? İstersen orada sana buradakinden çok daha kolay işler ayarlayabilirim”

Arkasını dönerek masanın üzerindeki kağıtları kısa bir süre inceledikten sonra projeksiyon cihazını çalıştırdı. Görüntülerde otuzlu yaşlarında bir adam vardı. Akan görütüler eşliğinde Dursun Amir dava hakkında bilgi vermeye başladı:
- “Bu bey Yıldırım Taşkın. Mesleği müzmin bekarlık. Bilinen hiçbir işi veya eğitimi yok. Fakat çok ilginç bir özelliği var ki o da...”

Emin araya girdi:
- “Maddi durumunun hep iyi olması değil mi?”
- “Evet. Görüntülerden anlaşılıyor değil mi?”

Yanıt Sadık’tan geldi:
- “Hayır amirim, dün gece verdiğiniz kağıtta yazıyor”
- “Öyle ya, size dün akşam çıkmadan bugüne okuyup gelmeniz için işin özetinin yazdığı kağıtlar vermiştim. Görünüşe göre dersinizi çalışmışsınız”
- “Çalışmak ne kelime amirim, Emin komiserim olayı çözdü bile”

Komiser kendinden emin tavrını bozmadı:
- “Elbette bir teori geliştirdim, ama kanıtlarla desteklenmeden bir teori nedir ki? Lütfen devam edin amir bey, eminim ki sizin anlatımınız olayların gözümüzde daha detaylı canlanmasına yardım edecektir”
- “Peki o zaman. Bu vatandaş hayatında hiç çalışmamış, fakat ne hikmetse hiç de paraya ihtiyacı olmamış. Yine kaderin şu arip cilvesine bakın ki kendisinden yaşça oldukça büyük ve zengin sevgilileri her seferinde beklenmedik şekilde kalp krizine yakalanmışlar ve geride de Yıldırım Taşkın’dan başka miraslarını bırakacak kimseleri yokmuş”

Sıradaki resimde iki kadın belirmişti. Amir devam etti:
- “Son olayda ise durum biraz farklı”

Sadık yine araya girdi:
- “Bu kez iki kadın var değil mi amirim?”
- “Evet Sadık, görüntülerden anlaşılıyor değil mi?”
- “Yok amirim, o da verdiğiniz kağıtta yazıyor”
- “Hasbin Allah, oğlum sonuna kadar dinlesene şunu!”
- “Afedersiniz amirim”
- “Neyse, bu kez bir değil iki kadın var. İlki yine yaşça Yıldırım’dan çok büyük ve varlıklı bir kadın. Fakat bu kadının bir mirasçısı var: o da kızı Gaye Işıklar. Kadın kızını öldürdükten sonra götürüldüğü karakolda kalp krizi geçirip öldü”

Emin Komiser çatık kaşlı dikkatli ifadesini hiç bozmadı:
- “Tüm mal varlığı da Yıldırım Taşkın’a kaldı tabii ki”
- “Üstüne bastın. Kadın herkesin içinde kızına kurşun yağdırmış. Yıldırım Taşkın da olayı engellemek için çabalamış ancak başarılı olamamış. Görgü tanıklarının ifadesine göre kızını öldürdükten sonra kadın kendini de öldürmek istemiş ancak Yıldırım kendisini ikna edip silahını bırakmasını ve teslim olmasını sağlamış. Kadın da götürüldüğü karakolda kalp krizi geçirerek ölmüş”
- “Otopsi raporu geldi mi?”
- “Rapor yazılmadı ama aldığımız bilgilere göre kadının kanında zehir bulunamamış”
- “Onun için sormuyorum, önceki kadınların ölümünden sonra da hepsine otopsi yapıldığı halde hiç birinin kanında zehir bulunamadığına eminim. Öğrenmek istediğim son kurbanın kanında alkole rastlanmış olduğu, alkol varmış kanında değil mi?”
- “Şey... Evet ama bunun neyi kanıtladığını anlayamadım”
- “Şimdilik hiçbir şeyi efendim. Artık gidebilir miyiz?”
- “Elbette, gidebilirsin ama hiçbir şey sormayacak mısın?”
- “Herşey yeterince açık efendim. Geriye suçu ispatlamak kalıyor”
- “Emin, söylediklerimi anladın değil mi? Ortada bu adamı cinayetle suçlayabileceğimiz hiçbir şey yok, sadece şüpheli bir durum var o kadar. Belki de...”
- “Belki de tesadüftür diyorsunuz aynı sebepten ölen dört yaşlı kadın ve içlerinden birinin öldürdüğü öz kızı öyle mi?”

Amir Dursun bir şey diyemedi. Emin Komiser ayağa kalktı:
- “Gidelim Sadık. Size iyi günler amirim. Bence bir dişçiye gidin, diş etlerinizdeki şişliğin boyundan ve renginden ağzınızdaki enfeksiyonun pek ciddi olmadığı anlaşılıyor, dişçinin sizi çok zorlayacağını sanmıyorum. Cumaya kadar da bu davayı kapatmış olurum”
- “Bugün Çarşamba zaten?”
- “Size iyi günler. Yürü Sadık”

Sadık da ayağa fırlayarak komisere yetişmeye çalıştı. Arabalarına binerlerken Dursun ikisini de çoktan unutmuştu, ağrıyan dişinden başka hiçbir şey düşünemiyordu. Komiser Emin ve yardımcısı Sadık yol boyunca hiç konuşmadılar. Sadık bir yandan Dursun Amir’in verdiği kağıtlardaki bilgileri inceliyor diğer yandan da kafasında olayları yeniden kurgulamaya çalışıyordu. Fakat Komiser Emin gayet sessiz ve sakindi. Kafasını bir şeylerle meşgul etmediği yüzündeki Mona Lisa gülüşünden anlaşılıyordu.

Şehrin lüks mahallelerinden birine gelen ikili, arabalarını muhitin en lüks sitelerinden birinin girişine park etti. Sadık ise kafasındaki düşüncelerle o derece meşguldü ki ancak araç durduğunda nerede olduklarını fark etti:
- “Geldik mi patron?”
- “Geldik Sadık. Şimdi gidip Yıldırım Bey’i bir ziyaret edelim”

Arabadan inip sitenin yüksek duvarlarının dibinden yürümeye başladılar. Sadık’ın kafası halen meşguldü:
- “Patron, sence adam suçlu mu?”
- “Kesinlikle. Gözüne kestirdiği yaşlı, zengin ve kimi kimsesi olmayan kadınların tüm sırlarını öğrenip imzalarını taklit edebilecek duruma gelince de onlardan kurtuluyor”
- “İmzalarını teklit etmek mi? Bunu yaptığını nereden bildin?”
- “Sadık, sence bu adam hem zengin hem yaşlı hem de kimsesiz kadınları nereden buluyor? Bu kadınların hiç birinin ortak bir özelliği yok. Hepsi farklı kültürlerden, farklı alışkanlıkları olan, farklı mekanlara takılan kadınlar. O halde nasıl oluyor bu iş hiç düşündün mü?”

Sadık beklemediği bu soru karşısında kısa bir süre düşündü:
- “Belki de resmi kayıtları sorguluyordur bir şekilde”
- “Tebrikler! Bunu yapabilmek için en kolay kullanabileceği kaynak banka olabilir. En düşük yetki seviyesine sahip bankacılar bile tüm Türkiye vatandaşlarının finansal durumuna ve kimlik bilgilerine ulaşabilir. Dün gece bunu düşündükten sonra sabah merkeze geldiğimde bilgisayardan Yıldırım’ın tüm merhum sevgililerinin banka hesaplarını araştırdım ve hepsinin Etiler’deki bir banka şubesinde hesabının bulunduğunu keşfettim. Ortak olarak hesaplarının olduğu tek yer burasıydı. Yıldırım cazibesini ve parasını kullanarak burada çalışan bir bayanı baştan çıkararak onu zengin ve kimsesiz yaşlı müşterileri belirlemek amacıyla kullanmış olmalı. Zamanla onların tüm hesap bilgilerini öğreniyor ve onların azından hesaplarındaki parayı kendine aktarmak için talimat yazıp imzalarını taklit ediyor. Kadınlar öldükten sonra kimseleri olmadığı için de mevzu çakılmıyor”

Yardımcısı Sadık tek kelimesine itiraz edemeyeceği bu çıkarımlar karşısında hayranlığını gizleyemedi:
- “Patron sen akıl almaz birisin, bütün bunları nasıl düşünebiliyorsun?”
- “Detaylar Sadık, detaylar... Detaylar bir bütünü ortaya çıkarır. Eğer detaylara dikkat etmezsen bütüne asla ulaşamazsın. Aradığın cevaplar daima oralarda bir yerlerde duruyordur, yapman gereken nereye bakacağını bilmektir. Daima doğru cevapları bilen birileri vardır ve detaylar da seni bu kişiye götürür”
- “Her şeyden çıkarabilir miyiz detayları?”
- “Elbette”
- “Ne bileyim, mesela şu ileride yerde duran eski ayakkabıdan da bir şeyler çıkar mı?”

Sadık bunu tamamen dedektifin sınırlarını aştığını düşünerek sormuştu, ancak Emin bunu ciddiye aldı. Hemen eski ayakkabı tekinin yanına giderek yanına çömeldi ve evirip çevirerek incelemeye başladı. Önce hiçbir şey demedi. Sadık da gerçekten dedektifin sınırını aştığını düşündü, ancak yanılıyordu:
- “Bu ayakkabının sahibi altmışlı yaşlarında fakir bir adammış. Fakat ömrü boyunca fakir değilmiş, oldukça zengin ve kaliteye önem veren biriymiş önceleri. Sonradan işleri bozulmuş ve durumu o kadar kötüleşmiş ki inşaatlarda çalışmaya başlamış. Zamanla bir tür felç geçirmiş ve yürümekte zorlanmaya başlamış. Sonunda da kendisine bir araba çarpmış ve sanırım ölmüş. Fakat sevilen biriymiş ve son anlarında da başında göz yaşı döken bir kızı varmış”

Sadık’ın şaşkınlıktan uçuk çıkan yüzü renkten renge girdi:
- “Bütün bunları bu ayakkabıya bakarak mı söyledin?”
- “Elbette, bu ayakkabı bütün bunları anlatıyor”
- “Allah aşkına söyle patron, nasıl anladın bütün hikayeyi?”
- “Bak Sadık, bu eski insanların giydiği tarz bir ayakkabı. Bu modelleri altmışlı yaşlarında adamlar giyer. Ayakkabının tamamının deri oluşundan ve bu kadar yıpranmış olmasına rağmen tabanının çok az aşınmış olmasından ne kadar kaliteli olduğunu anlayabilirsin. Bu marka ve bu kalitede ayakkabıyı ancak zengin bir adam alabilir. Ancak birkaç yıldır giyildiği ortada, çok yıpranmış. Demek ki bu zengin adam yıllardır ayakkabısını yenileyemiyor. Tabanın hemen etrafındaki açık renkli tortular kurumuş çimento sanırım, şu birkaç delik ve etrafındaki kan lekelerinden de adamın ayağına çivi battığı anlaşılıyor. Bu ayakkabılar kesinlikle inşaatta çalışırken giyilmiş. Tüm eskiliğine rağmen defalarca boyanıp giyildiği de anlaşılıyor. Sokakta kanlı ve delik ayakkabıyla gezen birinin ne durumda olduğunu sanırım anlayabilirsin”
- “Peki ya felç?”
- “Ha evet, şu felç konusu. Ayakkabının topuğu sağ tarafına doğru aşınmış. Aşınmanın açısına bakarsan bunun bir içe basma durumu olmadığı belli. Taban çok sert ve sağlam olduğuna göre bu aşınma ancak ayağın sürekli yere sürünmesiyle mümkün olabilir. Adam inşaatlarda çalışabilecek derecede güçlü kuvvetli biriyken zamanla yolda yürürken sağ ayağını kaldıramaz duruma gelirse bu zamanla ilerleyen bir felcin göstergesidir Sadık”
- “Kaza peki? Onu ayakkabının neresinden anladın?”
- “Onu ayakkabıdan anlamadım. Az ilerideki kan lekesi henüz birkaç günlük. Araba adama çarptığında ayakkabıları ayağında olmalı, çünkü hiçbir yere savrulmamış. Zira diğer teki ortalıkta görümüyor, muhtemelen o teki halen adamın ayağındaydı. Bu teki de ambulansa konurken ayağından düştü. Zaten kimsenin ayakkabıya bakacak hali yoktu. Kanların çokluğuna bakılırsa adam uzun bir süre tıbbi yardım beklemiş olmalı”
- “Hepsini anladım da adamın baş ucunda ağlayan bir kızı olduğunu nereden anladığını çözemedim”
- “Ayakkabıdaki ruj izinden. Adam götürüldükten sonra yerde kalan ayakkabısının tekini sence kim öpmüş olabilir? Bunu ancak onu çok seven bir kız yapmış olabilir, babasına ait olan her nesneyi kutsal sayan bir kız”

Sadık’ın ağzı açık kalmıştı. Neden sonra kendine geldi ve arayı iyice açan patronunun peşine takıldı. Polis kimliklerini göstererek güvenlikten sorun çıkmadan geçtiler. Asansöre binip oldukça yukarılardaki lüks daireye doğru çıkmaya başladılar. Sadık yine merakına yenik düştü:
- “Neden böyle erken bir saatte gidiyoruz patron?”
- “Emin olmak için”
- “Emin olmak için mi, neyden emin olmak için?”
- “Şimdi görürsün”

Asansör durdu. Kapılar açıldı ve Yıldırım Taşkın’ın dairesine gelerek polislere özgü sert vuruşlarla kapıyı çaldılar. Uzunca bir bekleyişten sonra kapı açıldı. Adam uyukdan kalkmıştı, hatta kalkamamıştı. Merdivenleri sürünerek inmiş gibiydi. Herhalde yatalı uzun bir süre olmamıştı. Kızgın bir ifadeyle çıktığı kapıda karşısında polis oldukları her hallerinden belli olan tipleri görünce ifadesi şaşkınlığa dönüştü:
- “Buyrun, sizin için ne yapabilirim?”

İkili kimliklerini gösterdi. Komiser:
- “İyi günler beyefendi. Kim olduğumuzu ve ne için geldiğimizi sanırım anladınız. Sizi böyle erken bir saatte rahatsız etmek istemezdim. Fakat size sorular sormam gerekiyor”
- “Fakat bildiğim her şeyi zaten önceki gelen arkadaşlarınıza anlatmıştım”
- “Biliyorum, niyetim sizi sıkmak değil. Fakat yeni gelişen bazı durumları sizinle paylaşsam iyi olur”

Adam olan bitene anlam verememişti ancak polise direnç gösterip boşuna dikkatleri üstünde toplamayacak kadar zeki biriydi. Kapının önünden çekilerek eliyle içeri buyurmalarını işaret etti. Emin kibarlığı elinden bırakmadı:
- “Bizi kırmadığınız için teşekkür ederiz”

Emin ve yardımcısı evi incelerken ev sahibi de kapıyı kapatıp yanlarına geldi:
- “Dağınıklık için kusura bakmayın, kimseyi beklemediğim için çok özenli bir temizlik yapmamıştım”
- “Rica ederiz, maalesef bu saatte gelmeye mecbur olduk”

Emin evi incelemeyi sürdürüyordu. Ev oldukça küçük, iki katlı ve denize bakan büyük bir terası olan son derece modern ve yumuşak tarzda döşenmiş bir yerdi. Mutfağı Amerikan tarzıydı, oturma odasının içindeydi. Hem mutfak tezgahı hem de yemek masası olarak kullanılan bölümün üzerinde yarısı yenmiş yemekler, iki tabak, yarısı içilmiş büyük bir şişe şarap ve biri devrilmiş iki kirli kadeh vardı. Evin her yanındaki dağınıklık havası aynen mutfakta da hissediliyordu.

Dedektifin ilgisinin mutfakta olduğu kesindi. Emin o tarafa yöneldiğinde Sadık da partonunun kafasından geçenleri tahmin etmesinin olanaksız olduğunu bildiği halde o da arkasından gitti. Doğal olarak ev sahibi de peşlerinden gitti. Emin Komiser masanın üstüne bir süre göz gezdirdikten sonra ev sahibine döndü:
- “Fettucini’yi kendiniz yapmışsınız, ocakta da yarısı yenmiş tempura var. Doğrusu İtalyan mutfağı konusundaki bilginize hayran kaldım. Bu işte usta olduğunuz ilk bakışta anlaşılıyor”

Bu soru Yılıdırım’ı şaşırttı fakat gururunu da okşadı:
- “Esas ben sizin bu konudaki bilginize şaşırdım. Benim bildiğim polisler pek bu tarz şeyleri bilmezler”

Sadık araya girdi:
- “Benim komiserim bildiğiniz polislere benzemez!”

Emin devam etti:
- “Üstelik bilgileriniz bununla da sınırlı değil anlaşılan. Şarap seçiminiz de çok zevkli ve elit. Bir o kadar da pahalı”

Yıldırım’ın tedirginliği Emin’in üst üste iltifatlarıyla biraz yumuşar gibi oldu:
- “Elimden geldiğince kaliteyi tercih etmeye çalışırım”
- “Ona hiç şüphe yok. Dün gece ağırladığınız misafirin de son derece kaliteli bir seçim olduğuna eminim”

Tabakların ve kadehlerin çift oluşu kısa süre önce burada bir misafir ağırlandığını gösteriyordu, Yıldırım’ın da zaten bunu inkar etmek için sebebi yoktu:
- “Bunun için beni tutuklamayacaksınız ya?”
- “Lütfen rahat olun, geliş amacım sizi tutuklamak değil. Fettucini’nin içindeki tavuklar dün geceden beri açıkta beklemesine rağmen bayatlamamış. Ben yaptığımda iki saat açıkta beklesin hemen taş gibi olur oysa”
- “Demek siz de ilgilisiniz İtalyan mutfağı ile?”
- “Sizin gibi bir ustanın yanında ben ancak çırak sayılırım. Bana sırrınızı söyler misiniz?”
- “Madem ilgilisiniz bu konuyla, bari ben de biraz yardımcı olayım”

Az ilerideki rafın üzerinde sanki dekoratif amaçlarla yapılmış gibi duran kavanozlardan birine uzandı ve eline aldığı küçük kavanozu Komiser’e uzattı. Sadık’ın meraklı bakışları eşliğinde komiser kavanozu eline alarak kapağını açtı. İçinde pembe renkli bir toz vardı. Emin bunun ne olduğunu hemen anladı:
- “Sodyum nitrit sanırım bu öyle değil mi?”
- “Gerçekten bilginize hayran kaldım komiserim. Günün birinde sodyum nitritin ne olduğunu bilen bir polis memuru göreceğim hiç aklıma gelmezdi”
- “Haklısınız. Sodyum nitritin gıda maddelerinin dayanıklı olması ve uzun süre bakteri üretmekten uzak olması için kullanıldığını pek fazla kimse bilmez. Bir başka özelliği de vücutta siyanür etkinliğini azaltmasıdır”

Yıldırım’a sanki yıldırım çarpmış gibi oldu. Birden olduğu yerde sıçradı. Sadık bu değişimi hemen fark etti:
- “Yıldırım Bey, iyi misiniz? Birden renginiz soldu”
- “Şey... Ben...”

Emin müdahale etti:
- “Beyefendinin bir şeyi yok Sadık. Neyse. Dün gece buradaki misafiriniz şu Etiler’deki banka şubesinde çalışan güzel kadın mıydı?”

Adam büsbütün afalladı:
- “Siz... Siz beni takip mi ediyorsunuz? Buna hakkınız yok!”
- “Elimizde bir mahkeme kararı olmadan bunu yapamayacağımızı bilecek kadar iyi tanıyorsunuz teşkilatımızı. Televizyonun yanındaki kitaplığın üst sırasında bulunan kitaplardan polislerin ve adli tıbbın çalışma şekillerini uzun uzadıya çalıştığınız anlaşılıyor”

Kısa süre ne diyeceğini şaşıran Yıldırım Taşkın kibarlığı elden bıraktı:
- “Derhal gidin evimden”
- “Elbette gideceğiz, ama sizi de beraberimizde götürerek”
- “Hiçbir şey ispatlayamazsınız!”
- “Bunu göreceğiz. En azından kadehlerdeki DNA örneklerinden genç bayanın dün gece bu evde olduğunu ispatlayabiliriz”
- “Evet buradaydı, ne olmuş? Suç mu ziyaretçilerimin olması? Kadınlar bana bayılıyor kardeşim, hiç de şikayetçi değilim bundan. Yakışıklıyım, karizmatiğim, bir sürü de param var. Suç mu bunlar?”
- “İşi sulandırmanın size faydası olmaz Taşkın Bey, özel bir toksikoloji incelemesinin ardından Gaye Işıklar’ın annesinin kanında onun viskisine koyduğunuz siyanürün izi bulunacaktır. Siz de önceden aldığınız sodyum nitrit sayesinde viskinin içindeki az miktar siyanürden etkilenmediniz. Kadın sizinle aynı şişeden içtiği viskiden hiç kuşkulanmadı. Siz de tek varis olan kızına karşı onun kıskançlığını körükleyerek onu öldürmesini sağladınız. Siyanürün kadının kalbini oksijene boğması ise polis merkezinde gerçekleştiği için herkes bunu kadının kızını öldürmesinin stresiyle fenalaştığı izlenimine kapıldı. Siz de bir kez daha yırttınız. Siyanürün normal otopside anlaşılamadığını, özel toksikoloji testleri gerektiğini biliyordunuz. Bu nedenle de kadınları hep siyanürle zehirlerken kendiniz sodyum nitrit alarak siyanür zehrinden kurtuldunuz. Kaçışınız yok Yıldırım Bey, bir kadını daha zehirleyip varlığına el koyamayacaksınız! Etiler’deki banka şubesinde çalışan hanımefendinin yaptıkları işlemlerin incelenmesi de bittikten sonra eminim ki ilginç gerçekler ortaya çıkacaktır.”

Yıldırım Taşkın bir süre ne yapacağını bilemedi. Sonra beklenmedik bir hamle yaparak kaçmaya başladı. Sadık hemen arkasından koşarak daha kapıya ulaşamadan yetişti, üstüne atlayarak yere devirdi:
- “Nereye kaçıyon lan? hem de yarı çıplak bir halde! Aman diyim bizim mahalleye gelme bu halde, sana para bile takarlar”

Sadık adamı kelepçeleyip yerden kaldırırken Emin de asansördeyken aradığı polis ekiplerini içeri almak için kapıyı açmaya koyuldu. Böylece Komiser Emin ve yardımcısı Sadık, bir suçlunun daha sokaklardan eksilmesini sağladılar...

~ KOMİSER EMİN GERİ DÖNECEK ~

Sosyal Medya