23 Nisan 2013 Salı

Taş Yumruk Hayri - Kumar Borcu



Necip Bey yılların verdiği alışkanlıkla dükkanını her sabah erken açardı. Bayram, seyran, tatil, hafta sonu, yağmur, çamur, fırtına ya da başka hiçbir şey son altmış yılda bunu değiştirememişti. Eşi elli yıl uğraştığı halde ne bir gün dükkanını kapatmasını sağlayabilmişti ne de bir gün tatil yaptırabimişti kocasına. Ne iki çocuğunun doğumunda bırakmıştı dükkanını ne de torunu Emrah’ın doğumunda. Son zamanlarda artmaya başlayan anarşi olayları dahi Necip Bey’i yıldırmıyordu.

Kimsenin anlayamadığı bir sebepten dolayı sabahları daha güneş doğmadan açılan dükkan o sabah da aynı saatte açılmıştı. Her şeyiyle sıradan bir gün gibiydi o gün de, ta ki Hayri gelene kadar. Hayri her sabah erken kalkardı ancak ne yaptığını kimse bilmezdi. Genelde öğlene doğru ortaya çıktığından Necip de Hayri’nin bu erkenden ortaya çıkışını yadırgadı:
-    “Vay, Hayri! Hangi dağda kurt öldü? Seni bu saatlerde sokakta görmek vallahi büyük olay! Hayırdır, Hatice Hanım’a bir şey mi oldu yoksa?”

Gerek mahkeme duvarı edalı suratından, gerekse her zamankinden bile daha kaba saba tavırlarından Hayri’nin muhabbet etmeye niyetli olmadığı anlaşılıyordu:
-          “Bu yaştan sonra kumar illetine mi bulaştın Necip Abi? Sana hiç yakıştıramadım!”

Necip Bey afalladı, durumu fark ettirmeden üste çıkmaya çalıştı:
-          “Bu ne demek şimdi Hayri? Nereden çıktı sabah sabah?”

Hayri’nin karnı bunlara toktu:
-      “Mahallemize kumarı bulaştırmadığımızı bilirsin. Bu mahallenin kapısından hiç bir ahlaksızlık giremez. Sokmam. Otuz yıldır beni tanıyorsun. Başka da bir şey demiyorum abi. Saygılar...”
-    “Ne kumarı Hayri Allah aşkına? Kötü bir rüya falan mı gördün sen? Ne demek oluyor bütün bunlar? Senin büyüklerine saygın yok mu hiç? Ben senin baban yaşındayım, insan büyükleriyle böyle mi konuşur?”
-    “Saygımızdan da sevgimizden de şüphen olmasın abi. Kendimi sana anlatmama gerek yok. Haydi eyvallah”

Geldiği hızla bir anda ortadan kayboldu. Necip alnında biriken terleri sildikten sonra gömleğinin yakasını gevşetti. Bir süre olduğu yerde kalakaldıktan sonra kapının önüne çıkıp sağa sola baktı ve kendi kendine söylendi:
-    “Hay aksi, nereden öğrendi şimdi bu? Peşimi de bırakmaz, bir an önce işimi görmem lazım. Yoksa halim harap... Adamın adı taş yumruğa çıkmış, sağı solu belli olmaz”

Düşüncelere dalmış bir vaziyette ortalığı temizlemeye koyuldu. Sahibinden bile yaşlı olan dükkanın tahta döşemeleri yıkanıp silinmekten artık çürümüştü. Her adımda küfür gibi gacırtılar doluşuyordu dükkana. Eldeki soruna çözüm bulmaya çabalayan Necip Bey’in davetsiz misafirleri bu kadar değildi, hatta yeni gelen ikili eskisini aratacak gibi duruyordu. Nitekim Necip onları görür görmez istem dışı olarak süpürgesini elinden fırlattı. Yüzü sapsarı kesildi, dili tutuldu. Yeni misafirler nezaketsizlik konusunda eskisine rahmet okutacak seviyedeydi:
-          “Cemil Abi’nin selamını getirdik”

Necip kekeleyerek saçma bir şeyler söyledi fakat hiçbir şey anlaşılmadı. Adamlardan biri Necip’i yakasından tuttu, diğeri de dükkandaki ufak tefek bazı malları devirerek ufak çaplı hasar meydana getirdi. Necip’in dili nihayet açıldı:
-          “Borcun vadesi yarın değil miydi ama? Neden bugünden geldiniz?”
-    “Cemil Abi’mizin şakalardan ve sürprizlerden hoşlanmadığını söylemek için geldik. Yanlış olmasın, yarına kadar yüz bin lirayı buldun buldun, bulamadın...”
-          “Ne yüz bini yahu? Siz ne yaptınız? Geçen hafta zaten elli bine çıkarmıştınız”
-          “Bu hafta yüz bin oldu, bir itirazın mı var?”

Necip yalvarmaya başladı:
-    “Ne olur yapmayın, ben o kadar parayı nereden bulurum? Altı üstü esnafım ben, bütün varlığım da bu dükkanla tepesindeki harabe ev”
-          “Biz de onu söylemeye gelmiştik zaten”

Yakadan tutan adam diğerine bir işaret yaptı, o da cebinden bir kağıt çıkararak masanın üstüne koydu. Yakadan tutan adam da Necip’i bıraktı ve cebinden bir kalem çıkararak kendisine uzattı. Necip Bey şaşkınlık ve korku içindeydi, zira bunun pek hayırlı bir şey olmadığı belliydi:
-          “Nedir bu?”
-          “Konuşma da imzala”
-          “Hayatta olmaz!”
-          “İmzala dedim”

Diğeri Necip’in kolundan tutarak onu zorla imzalatmaya çalıştı. Çok direnince akıllı olanı yeniden konuştu:
-          “Evini Cemil Abi’nin üzerine yapacaksın ulan, haydi imzala!”
-      “Olmaz! Hayatta olmaz! Nerede kalırım sonra ben? Bu yaştan sonra sokakta mı kalayım? Sizde hiç vicdan yok mu?”
-          “İhtiyar, ya imzalarsın ya da torununla üniversitedeki kızının başına çok işler gelir”

Bu söz üzerine boğuşma sona erdi. Necip Bey direnmeyi bıraktı. Dünyası kararmıştı. Adamların şakası olmadığını biliyordu. Bir an küçücük torunuyla dünyalar güzeli kızının tezgahta duran resimlerine baktı. Çaresi kalmamıştı. Serserinin elinden kalemi alarak paşa paşa imzayı attı. Serseriler buna memnun oldu:
-        “Hah şöyle, yola gel bakalım. En doğrusunu yaptın ihtiyar. Borcunun bir kısmını karşılar bu. Yakında yine geliriz”
-          “Nasıl ya? Daha ne alacaksınız benden? Bir tek canım var, o da para etmez”
-          “Tasalanma ihtiyar, bizim mallarımızı satarsın ödeşiriz”

Necip bu söz üzerine edecek tek kelime bulamadı. Öylece arkasındaki sandalyeye çöktü. Boş gözlerle etrafa bakarken serseriler en pis sırıtışlarını takınarak dışarı çıktılar. Necip Bey ise sıfırı tüketmiş bir halde oturmaya koyuldu. Bir dakika kadar öylece donup kaldı. Çaresizliğinden emin olduktan sonra da yavaşça doğruldu. Tezgahın altına eğildi, zulasından eski püskü bir silah çıkardı. Bir süre silaha baktı. Birkaç damla yaş süzüldü kırmızı gözlerinden. Son sözlerini mırıldandı:
-    “Her şeyi sizin için yaptım, Emrah’ım, canım torunum, umarım sana bir faydam olmuştur. Uyuşturucu satıcısı şerefsiz bir deden olacağına hiç olmasın”

Gözlerini kapatarak silahı şakağına dayadı. Derin bir nefes çekti. Tetiğe asılmak üzereyken bomba patlamış gibi bir gürültü duyuldu. Necip Bey o kadar korkmuştu ki silahı elinden fırlatıp bütün gücüyle bağırdı. Bu bağırış her halde Edirne’den dahi işitilmiştir. Az önce kendisini tehdit eden iki serseri uçarak vitrinden içeri girdiler ve dükkanda ne var ne yok devirerek tahta zemine yapıştılar.

Necip Bey korku ve heyecan içinde ne olduğunu anlamaya çalışırken Taş Yumruk Hayri kırık vitrinden içeri daldı. Yerdekilerden birini kaldırdı ve öyle bir sağ yapıştırdı ki az önce neredeyse ölümüne sebep olacak bu adama Necip Bey’in içi acıdı. Adam dosdoğru uçarak ahşap duvarı deldi ve dükkanın arka bölümündeki küçük depoya girerek oradaki malların tarumar olmasına sebep oldu. Diğeri de delerek içine girdiği ahşap döşemelerden kurtulmaya çalışırken Hayri onu kaldırdı ve midesine otuz kadar taş yumruğu iki saniyede saydırdı. Bir de aparkatla serisini tamamladı ve adamın çenesini kırıp onu da vitrinden dışarıya, geldiği sokak arasına uçurdu.

Hayri de onun arkasından sokağa çıktı. Yerde tükenmiş vaziyette yatan serserinin cebinden az önce imzalattığı belgeyi aldı ve serserinin gözü önünde parçalar halinde ısırarak yedi. Hayri’de tam bir hayvan kuvveti vardı. Onun için zaten kendisine Taş Yumruk Hayri denirdi. Derken diğer serseri güçlükle depo duvarında kendi yarattığı delikten çıkarak kaçmaya çalıştı. Hayri bir deparla hemen kendisine yetişerek zıpladı ve sırtına öyle bir taş yumruk yapıştırdı ki adam da aynı hızla kaldırıma yapıştı.

O da tükenmişti artık, Hayri ikisinin de işini göz açıp kapayıncaya kadar bitirmişti. İkinci hakladığını da yerden kaldırdı. Adam korkudan altına işedi. Öyle bir yalvarmaya başladı ki az önce Necip Bey’in yalvarmaları bunun yanında memleketi olan Tokat yöresinden bir türkü gibi kalmıştı. Fakat Hayri’nin niyeti daha fazla ileri gitmek değildi:
-     “Cemil köpeğine söyle, Cuma günü onu sevmeye geleceğim. Ne kadar adamı varsa toplasın. Ben de onun ağzını toplamaya geleceğim”

Serseriyi bıraktı. Zavallı adam can havliyle öyle bir koştu ki on sene sonra doğacak olan Usain Bolt’a kadar bir daha kimse yüz metreyi bu kadar kısa sürede koşamadı. Gürültüyle mahalleli pencerelere çıkmaya başlamıştı ki Hayri dükkana geri geldi. Taşı delecek derecede sert bakışlarını Necip’e yöneltti. Necip ise ona kızacak durumda değildi:
-   “Allah senden razı olsun Hayri, bu adamlar neyim var neyim yok elimden alacaklardı. Sen yetişmeseydin ben...”
“Sana yakışmadı Necip Abi, bu kumar illetine bulaşmayacaktın. Biz bu mahallede kumarbazları, ahlaksızları ve şerefsizleri barındırmayız. Bunu bilmiyor musun?”
-     “Sen benim hayatımı ve şerefimi kurtardın Hayri. Bir daha bana ilişmezler. Artık ne desen sana kızmam. Öl de öleyim”
-     “Bırak şimdi bunları. Altmış yıldır namusunla bu sokakta esnaflık yaptıktan sonra nasıl olur da bulaşırsın kumar belasına? Bilmiyor musun kumarbazlığın sonunu?”
-    “Bildiğin gibi değil Hayri. Torunum Emrah çok hasta. Kalbinde bir delik varmış. Doktorlar hemen ameliyat olmazsa ölecek dediler. Öyle de bir ameliyat parası çıktı ki... Bizde de ne gezer o kadar para...”

Adam göz yaşlarına daha fazla engel olamadı. Hayri ise tavrını yumuşattı, fakat kabadayıların babacanlığı bile kaba bir üslupta oluyordu:
-    “Neden bizim haberimiz yok bundan? Bir mahalle dolusu adamız, toplarız üç beş bir şeyler elbette”
-     “Oğlum, sen de garip anacığınla bir başına yaşayan birisin. O kadar parayı nereden bulursun? Onu da boş ver, kederimden kimselere diyemedim bunu. Nasıl derim? Altmış yılın esnafı Necip torununun ameliyat parasını bulamamış mı desinler?”

Hayri tokadını masaya vurdu:
-     “Torunun elden gidiyor sen nelerin derdindesin Necip Abi! İş mi bu senin yaptığın? Ama öyle kolay değil bu işler! Benim adım Hayri, Taş Yumruk Hayri! Ben o parayı bulurum Necip Abi”
-       “Çok acil lazım Hayri, hafta sonuna kadar mutlaka ameliyat olması lazım Emrah’ın. Yoksa...”
-       “Parayı sana bulacağım. Ha bu arada, şu parayı al. Dükkanın hasarını karşılar”

Ceketinin cebinden çıkardığı bir tomar parayı dağılmış tezgahın üstüne bıraktı. Necip’in torununun ve üniversitede okuyan kızının devrilmiş resmini kaldırarak Necip’in şaşkın bakışları arasında çekti gitti. Hayri’nin bir sonraki durağı bir araba tamircisiydi. Sanayi mahallesinin karmaşası içinde kaybolup gitmiş, dışarıdan küçük görünen fakat aslında büyük bir dükkandı burası.

Hayri dükkandan içeri girdiğinde çırak Mirsad kendisini karşıladı:
-          “Vay! Hayri abim! Ver elini öpeyim!”

Hayri elini çekti:
-          “Oğlum tamam dedik, kapandı o mevzu, teşekkür etme diyorum artık”
-          “Olmaz abi, ömür boyu köpeğinim. Sen olmasaydın o mafyacılar beni...”
-          “Kapat oğlum, kes, tamam! Salih Usta yok mu?”
-          “Olmaz mi hiç abi? Hemen çağırayım”

Koşarak yazıhaneye gitti. Yazıhane denilen yer dükkanın köşesine bir gecekondu dikilmiş izlenimi veren bir yerdi. Bir metre kadar yüksekte bulunan bu yere çıkan dar ve dik bir merdiven vardı. Zaten küçük olan pencere de kirden ve pastan saydamlığını yitirmek üzereydi. Bu da yetmezmiş gibi önünde de pek çok paslı parça vardı. Adeta görüşü kısıtlayıp içerdeyken fark edilmemek amaçlanmıştı.

Çırağın haber vermesiyle Salih Usta yazıhanesinden çıkarak Hayri’ye hoş geldin demeye gitti. Salih Usta yetmiş yaşındaydı ancak dışarıdan görenler ona en fazla elli derdi. Saçları beyazlaşmıştı ancak yüzünde fazla kırışık yoktu.

İki eski arkadaş dostça el sıkıştılar. Salih, Hayri’yi yazıhanesine buyur etti. O da bu teklifi memnuniyetle kabul etti. Yazıhaneye yürürlerken Salih Usta çırağına seslendi:
-          “Mirsad, oğlum bize iki tane şekersiz kahve!”
-          “Hemen usta!”

Mirsad fırladı gitti. Yazıhanenin kapısına geldiklerinde Salih Usta misafirinin kolundan tuttu:
-          “Arka tarafa mı geçelim?”
-          “Evet abi, mevzuyu biliyorsun”

Salih etrafına bakındı. Çıraklardan birine bir işaret yaptı, o da anladığını belirten bir baş işareti yaparak elindeki aletleri bıraktı ve herketeye çıktı. Salih Usta, yazıhanenin giriş kapısının yakınındaki bir rafı kendine doğru çekti. Belli ki rafta bir mekanizma vardı, yoksa üstü malzeme dolu o rafı yerinden oynatmak o kadar kolay değildi. Rafın arkasından çıkan gizli bir kapıdan girdiler. Salih Usta tekrar etrafını kontrol ederek gizli kapıyı ve rafı kapattı.

Girdikleri yer küçük bir depoydu. Burada bir spor araba ve bir de büyük kamyonet ile üstü örtülü büyük bir raf seti vardı. Salih Usta raf setinin üzerindeki örtüyü indirdi. Burada envai çeşit silah bulunuyordu. Tüfekler, tabancalar, uzun namlulu, dürbünlü ve akla gelen gelmeyen her türden silah ve kasalarca mermi vardı.

Hayri’nin buraya daha önceden de gelmiş olduğu belliydi:
-          “Yeni nelerin var Salih Abi?”
-          “Yetmiş altı yılının son teknoloji neyi varsa hepsi bende var Hayri”
-          “Ömür adamsın Salih Abi, nereden buluyorsun bunları vallahi aklım almıyor”
-          “Ben bulmayacağım da kim bulacak oğlum bunları? Elli yılın kabadayısıyım ben, bu alemde tokadımı yememiş kabadayı var mıdır? Sen de dahil”
-     “Senin tokadını yemek bizim için şereftir abi, bugün az buçuk bir adam olabildiysek senin emeklerin sayesindedir. Az tokadını yemedim tabi, Allah var”
-     “Hah işte, ömrümün yarısı hapislerde geçti oğlum benim. Ne beni tanımayan biri vardır bu alemde ne de benim tanımadığım. Neyse, boş ver şimdi bunları. Sana ne lazım onu söyle şimdi”
-          “Cemil’in evini basacağım”
-          “Hangi Cemil’in? Akrep Cemil’in mi?”
-          “Üstüne bastın”
-          “Cemil boş adam değildir Hayri, ona göre ayarla kendini”
-     “Cemil’i ben de tanırım. Kimseyi de hafife almışlığım yoktur hayatta. Fakat Necip Abi’nin dükkanını dağıttı bu sabah köpekleri. Zorla kağıt imzalatıp evini elinden almaya kalktılar”
-      “Oğlum, kumar borcu olmayan kimseye bulaşmaz Cemil. Necip bu yaştan sonra kumara mı başlamış?”
-         “Durum bildiğin gibi değil abi. Necip Abi’nin torununa ameliyat parası gerekmiş. Artık hangi şerefsiz de kanına girdiyse, bir umuttur deyip bulaşmış bu işe”
-          “Bir güzel ütülmüş tabi çakallar sofrasında”
-    “Maalesef abi. Şimdi para lazım Necip Abi’nin torununun ameliyatı için. Ben de bu parayı bulacağım”
-          “Cemil’den mi alacaksın yoksa parayı?”
-          “Evet abi, aynen öyle yapacağım”

Salih bir kahkaha patlatır:
-          “Ulan Hayri, vallahi korkulur senden!”
-          “Sayende abi. Birkaç makine alayım, yanımda bulunsun”
-          “Al tabi. Makineden bol ne var?”

Hayri raftan beğendiği silahları alıp ceketine ve beline yerleştirirken Salih de tedirgin olmaya başlamıştı:
-          “Hayri, oğlum, ben de geleyim istersen seninle”
-          “Gerek yok abi. Fakat selamını iletirim Akrep Cemil’e”
-    “Cemil’in boş adam olmadığını yine söylüyorum. Zaten sen adamlarını benzettikten sonra kesinlikle tertibat almışlardır evinde”
-    “Daha iyi ya! Tüm ordusunun gözü önünde rezil ederim onu, bir daha da bu alemde boy gösteremez. Hayır işlerine yönelir bakarsın”
-          “Sen bilirsin Hayri. Allah yardımcın olsun”
-          “Sağol abi. Haydi bana eyvallah”

Hayri kahvesini içmeden çıkıp gitti. Ertesi akşam gece yarısına doğru Akrep Cemil’in Şile taraflarındaki evinde kırmızı alarm verilmiş ve güvenlik en yüksek düzeye çıkarılmıştı. Herkes Taş Yumruk Hayri’yi tanıyordu, kimse onunla şaka yapmaya kalkmazdı. Hayri’nin yumruğuyla duvarı delecek güçte olduğu bilindiğinden bir hata ölüme sebep olabilirdi. Akrep Cemil’in tüm fedaileri patronlarından çok kendileri için endişeleniyorlardı bu sebepten dolayı.

Cemil’in evi bir çiftlik eviydi ve oldukça büyük bir arazi üzerine inşa edilmişti. Ev adeta bir ormanın içinde kayboluyordu ve arazinin etrafını tel örgülerle çevirmişlerdi. Bu inşaat vakt-i zamanında gazetelerde çıkmış, insanların tepkisine sebep olmuş fakat önlemek için yapılan tüm girişimler sonuçsuz kalmıştı. Cemil işi Ankara’dan halletmişti. Nüfuzlu ve Ankara ile bağlantıları olan biriydi.

Evin büyük arazisi Hayri için büyük bir avantajdı. Zira uzun bir yolu ağaçlar arasında gizlenerek gelmişti ve kimse kendisini fark etmemişti. Tabi bir tarafı doğa öbür tarafı deniz manzaralı büyük salonunda emirler yağdıran Akrep Cemil’in bundan haberi yoktu. O sırada kendisi, etrafındakileri haşlamakla meşguldü:
-          “Çatıya fazladan adam koydunuz mu?”
-          “Koyduk abi”
-          “Deniz tarafına adamlar yerleştirdiniz mi?”
-          “Sürüsüne bereket adam var abi deniz kenarında, gözünü bile açamaz o taraftan gelirse eğer. Hayatının hatası olur”
-          “Ormanda köpekli adamlar var değil mi?”
-          “Hepsi var abi”
-          “Bakın Taş Yumruk Hayri’den bahsediyoruz, bu gece geleceğini söylediyse kesin gelir! Sabaha kadar kuş uçurtmayacaksınız”
-          “Merak etme abi, değil kuş olup uçmak, yılan olup sürünse bile bir adım yaklaşamaz arazinin sınırlarından”

Korumaların başı olduğu belli olan bu kişinin cümlesi biter bitmez korkunç bir gürültü koptu. Herkes saklanacak yer ararken dev pencerenin üst kısmındaki cam kırıldı ve tavandan yağan cam parçalarıyla birlikte yere bir de korumalardan biriyle üstündeki Hayri düştü. Görünüşe göre Hayri adamı yakalayıp altına alarak pencereden ağaşı atlamıştı. Altındaki adam o kadar yüksekten yüz üstü yere çakılmanın acısıyla inliyordu, Hayri ise onun bedenini yastık olarak kullanmış ve bu düşüşten yara almadan kurtulmayı başarmıştı.

Kimse ne olduğunu anlayamadan hayrı iki elinde iki silahla sağa sola kurşun yağdırmaya başladı. İnanılmaz bir görüntüydü bu, Akrep Cemil’in evi bir anda savaş alanına dönmüştü. Herkes bir şeylerin arkasına atlayarak kendini kurtarmaya çalışıyordu. Derken kendini sağlama almayı başaranlar da bu ateşe karşılık vermeye başladılar. Kimin kime ve neye ateş ettiği belli değildi. Sürekli olarak bir şeyler patlıyor; camlar, çerçeveler, bardaki yüzlerce bardak ve içki şişeleri tuzla buz oluyordu.

Dışarıdan gelen korumalar da ortama uyum sağlayarak sağa sola ateş etmeye başladılar. Yüzlerce kurşun havada uçuşmaya başladı. Birileri vuruluyor, birileri bağırıp çağırıyordu. Neden sonra silah sesleri yavaşça azaldı ve bir süre sonra tamamen sustu. İnsanlar yavaşça başlarını kaldırdılar. Fakat ortaya çok enteresan bir görüntü çıkmıştı: ortada ne Taş Yumruk Hayri’den iz vardı ne de Akrep Cemil’den. Herkes şaşkınlıkla birbirine bakıyordu.

Hayri, Cemil’i kaçırmıştı ve kendi arazisindeki bir uçurumdan ayak bileğinden tutmuş sallandırıyordu. Akrep Cemil kendisini bağışlaması için Hayri’ye yalvarıyordu:
-       “Hayri, yalvarırım yapma. Kurbanın olayım indir beni. Ne istersen veririm, her şeyi veririm. Seni paraya boğarım! Yemin ederim, ne olursun beni serbest bırak!”
-          “Cemil, Necip’in tüm borcunu sileceksin”
-          “Sildim gitti, aha beş kuruş borcu kalmadı”
-          “Köpeklerinden birini Necip Abi’nin yüz metre yakınında görürsem...”
-          “Vallahi yok, billahi yok! Unuttum gitti”
-          “Necip’in torununun ameliyat parasını da karşılayacaksın”
-          “Tamam, şerefsizim karşılamazsam. Her şeyi al, bu evi de al, hepsi senin olsun”
-          “Evini de istemem pis paranı da”

Hayri adamı uçurumdan çekerek yere bıraktı. Patates çuvalı gibi yere yapışan Cemil hasmının ayaklarına kapandı:
-          Köpeğinim bundan sonra, ne istersen yapacağım

Cemil’in adamları ikiliyi bularak hemen arkalarında toplandılar. O sırada Cemil salya sümük ağlıyordu, korkusu daha geçmemişti. Hatta o derece fazlasıyla hissediyordu ki korkuyu, arkalarında toplanan yüz kişilik orduyu fark etmemişti bile. Artık kurtulduğu halde yalvarmayı kesemiyordu. Fakat Hayri’nin istediği onun yalvarmalarını dinlemek değildi:
-    “Bana bak it soyu, şimdi gidiyorum. Yarın Necip’in torununu hastanede ziyarete gideceğim. Oraya vardığımda çocuğun tüm masraflarını ödemiş olmazsan seni gebertirim, leşini de paspas niyetine Necip Abi’nin dükkanının girişine serer ortalığı süpürürüm! Haydi eyvallah”

Hayri yüz kişinin arasından elini kolunu sallayarak geçti gitti. Tüm fedailer ona yol verdiler, kimse de bir arıza çıkarmadı. Hayri iyice uzaklaşınca Cemil ayağa kalktı. Az önce salya sümük yalvaran sanki başkasıymış gibi yeniden kükremeye ve emirler yağdırmaya başladı:
-       “Gebertin şunu, öldürün köpeği! Onun leşini getirene benden on bin! Yok yok, yirmi bin! Leşini getir, yirmi bini al!”

Bir kere madara olmuştu artık, tüm adamlarının önünde küçük düşmüştü. Artık kimse kendisini takmıyordu. Tüm fedailer eski patronlarına acıma dolu gözlerle baktıktan sonra silahlarını ceplerine koyup yavaşça uzaklaştılar. Akrep Cemil artık bitmişti. Bu haberin alemde hemen yayılacağını ve bir daha kimsenin kendisini ciddiye almayacağını anlamıştı. Bu saatten sonra tek yapabileceği şey daha fazla düşman kazanmamak olabilirdi. Hayri’nin dediğini yapmaktan başka yolu olmadığını o da anlamıştı.

~ @ ~

Ertesi sabah Hayri yine erken kalktı. Annesi kahvaltı sofrasını hazırlamıştı bile. Hatice Hanım neredeyse hiç uyumayan, sürekli sokağa bakan pencerenin yanında Kur’an okuyan bir kadındı. Yaşı epey ilerlemesine rağmen gözü iyi görürdü, aklı zehir gibi işlerdi, altıncı hissi de çok kuvvetliydi. Hayri her sabah kalktığında sofra hazır olurdu. Sabahın köründe çıkıp kimsenin bilmediği bir yerlere giderdi, akşam da gece yarısından daha geç eve gelirdi. Geldiğinde çayını ve sadece ekmek ve peynir yediği sofrasını hazır bulurdu. Ekmeğini yedikten sonra çayını alır; yıllar önce babasının, şimdi de kendisinin oturduğu boş koltukta annesinin karşısına oturur ve annesiyle dini içerikli sohbetler yaparlardı.

Bazan şafak vakti sonlanan bu sohbetlerden sonra birkaç saati ancak bulan kısacık bir uyku ve sonra aynı döngü yeniden başlardı. Yine öncekilerin aynı gibi görünen günlerden biriydi. Fakat bu kez kahvaltı sofrası daha bir özenle hazırlanmış gibiydi. Hayri de bu değişikliği hemen fark etti:
-          “Günaydın validelerin sultanı. Hayırdır, neye borçluyuz bu ziyafeti?”
-          “Oğulların en iyi yüreklisine ve en hayırlısına borçluyuz tabii ki”

Hayri gülümsedi:
-      “Hakikatten çok büyük kadınsın Hatice Sultan. Senin yerinde başka bir kadın olsa git maaşlı bir işe gir derdi bana”
-      “Rızkı insana dükkan vermez evladım, Allah verir. Sana da rızıkların en hayırlısını, iyi ahlak ve iyi kalbi nasip etmiş”

Bir dilim ekmeği iki kaşık balla bir çırpıda yuvarlayan Hayri de annesine aynı güzellikte bir karşılık verdi:
-          “Kalp Allah’tan tabii ki ama iyi ahlakı insan anasından babasından alıyor”

Annesi gülümseyerek kitabını okumaya geri döndü. Kahvaltıyı ayak üstü edip çıkmaya hazırlanan Hayri tam ceketini almak üzere askıya dönüyordu ki annesi okumasına ara vermeden kendisine doğru mırıldandı:
-          “Necip Beylere selam söyle, Emrah’ı da öp benim için”

Hayri bir an şaşkınlık geçirdi:
-   “Bunu nasıl yapıyorsun Hatice Sultan? Her seferinde atacağım adımı önceden bilmenden korkuyorum bazan. Senin yaşlı bir kadın olduğunu bilmesem gece gelip Akrep Cemil’in evine kadar beni takip ettiğini düşüneceğim”

Hatice Hanım yine istifini bozmadı:
-          “Anneler bilirler. Kendine dikkat et evladım, seni seviyorum”
-          “Ben de seni Hatice Sultan”

Hızlıca evden çıktı. Arap Ahmet’in dükkanından bir buket çiçek yaptırdı. Bir dolmuşla hastaneye gitti ve Emrah’ın yattığı odayı öğrendi. Odaya girdiğinde Necip Bey, oğlu Asım ve gelini Leyla da içerideydi. Odada bir bayram havası almış yürümüştü. Emrah’ın halinden ameliyat olduğu anlaşılıyordu, oysa ameliyata girmesine daha var diye biliyordu Hayri. Odaya girdiği andaki şaşkınlığını üzerinden attı, çiçeği Leyla’ya verdi ve herkesle merhabalaştı. Yüzündeki şaşkınlıktan durumu anlamakta zorlandığını görünce Necip Bey olaya açıklık getirdi:
-     “Hayri, inanılmaz şeyler oldu dün gece. Adamın biri sabaha karşı hastaneye gelmiş ve başlamış ben bu çocuğu ameliyat ettireceğim diye bağırmaya! Doktor yok demişler, çıkarmış bir çanta parayı ortalığa saçmış. Yine olmayınca silah çıkarmış tehtid etmiş hasta bakıcıları. Sonra da bir yerleri aramış, hemen Sağlık Bakanlığı’ndan aramışlar hastaneyi, doktorlar neredeyse bulun getirin ameliyatı bir an önce başlatın demişler. İnanabiliyor musun şu deli adamın yaptığına?”

Hayri konuya ihtiyatla yaklaştı:
-        “Demek öyle, peki kimmiş bu adam?”
-       “Vallahi bilmiyoruz, bir tek Cemil mi ne öyle bir isim duymuş hasta bakıcılardan biri. Sonra da çekmiş gitmiş adam. Paranın da bir kuruşunu almamış geriye”
-          “Ya, çok geçmiş olsun. Nasıl peki durum şimdi?”
-          “Çok şükür kurtuldu Emrah’ımız. Allah onu bize bağışladı. Ne kadar tuhaf bir hayat bu değil mi Hayri? Bak daha geçen gün dükkanımın camı çerçevesi aşağı inmişti, bugün ise böyle bir mucize geldi başımıza! Allah’ım, bunları hangi melekleri gönderip yapıyorsan umarım günün birinde onları bize gösterirsin!”
-          “Amin Necip Abi”

Sosyal Medya