23 Temmuz 2013 Salı

Sayborg - Bölüm II

(Sayborg - Bölüm I'den devam)

...
- “Gelebilirsin hayatım”

O da nesi? Hayatım mı? Yani kocamın hayatında bir başkası mı vardı? Yıkıldım. Ben onun beni kim bilir ne kadar merak ettiğine üzülürken o üzüntüsünü gömecek bir yeri çoktan bulmuştu. Bana ne olduğunu halen tam olarak bilmiyordum ama o an ölmüş olmayı tercih ederdim. Bundan daha kötü bir durumla karşılaşmamın mümkün olmadığını düşünüyordum o anda. Zamanla çok yanıldığımı anlayacaktım tabi. Derken kapı açıldı ve merakla beklediğim kişi göründü. Bir üst modelle değiştirilmek için kenara atılmış bir kadın olarak yerime getirilen kişiyi merak etmediğimi söyleyemem. Fakat gördüğüm manzara karşısında şoke oldum: kapıda duran kişi bendim.

Bu macera gittikçe daha da içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamıştı. Değil beynimin sağlam kalan organik bölümünün, sonradan eklenen mikroçiplerin ve elektronik bölümünün bile bu yaşananlara dayanması olası değildi. Ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Delirme sınırındaydım ve tüm devrelerim yanmak üzereydi. Önce gülmeye başladım. Öyle bir gülme geldi ki kahkahalarımın duyulup enselenmekten korktum bir an. Saniyeler sonra da yağmur gibi göz yaşlarıyla hıçkırıklara boğuldum. Son iki saniyede ne kadar güzel nefes aldığıma sevinecek kadar zavallı bir hale düştüğümü fark ettim.

Burada ne yaptığımı bilmiyordum, zaten bir amacım da yoktu. Bu nedenle oturup duygusal saçmalama eşliğinde pencere tiyatrosunu bir süre daha takip etmenin bir sakıncası olmadığına karar verdim. Karşımda gördüğüm ben -artık hangisi gerçek hangisi sonradan yapma bilemediğimden ben mi sahteyim yoksa o mu ayırt edemediyordum- üzgün bir yüz ifadesiyle yaklaşarak eşime -ya da eski eşime mi demeliyim- arkasından bir güzel sarıldı. Şimdi kıskançlık hissetmeli miyim?

Fakat eşimin onunla ilgilenecek havası yok gibiydi. O viskileri arka arkaya deviriyordu. Oysa ben ölmeden önce viski içtiğine hiç şahit olmamıştım. Bir saniye, ben öldüm mü gerçekten? Bunu kabullenmişim demek ki kelimelerim de bu şekilde çıkıyor ağzımdan. Neyse... Ölümden döneni böyle yapıyorlar demek ki.

Giderek daha da derinine çekildiğim duygusal girdap eşimin âni bir hareketiyle dağıldı. Viski şişesinden küçük bardaklar çekmek kesmemiş olacak ki şişenin dibinde kalanı kafasına dikerek şişeyi yere fırlattı ve kristal şişe yere düşerek bomba gibi patladı. Ben de tüm görevliler gibi, karşımdaki öteki ben gibi, hatta sarmaşığın bir köşesinde uykusundan sıçrayıp aşağı düşen kedi gibi korkuyla irkildim. Eşim çok sinirliydi:
- “Onu nasıl bulamıyorsunuz? Tüm teknoloji emrinizde, şehrin her köşesi otomatik yüz tanıma sistemli kameralarla gözetleniyor. Herhangi bir sisteme herhangi bir terminalden erişim sağlamaya teşebbüs ettiği anda alarm veriliyor. Bunlardan da öte Syber Corp içinde de, sokaklarda da her yerde insan casuslarımız var. Tüm iletişim uyduları, tüm belediye araçları, tüm bilgisayar sistemlerinden nasıl kaçabiliyor bu kadın?”

Karşımdaki ben de aynı benim gibi eşimin sinir anlarına sükunetle yaklaşıyordu:
- “Hayatım, biliyorsun ki bütün giriş kodları, şehir haritaları, sistemlerin açık kapıları ve gizli girişleri hafızasına yüklendi. Lütfen sakin ol, görevi için gerekli şeyler bunlar. Hepsi senin onayınla ve hatta imzanla yüklendi belleğine”

Hiçbir söz eşimin sinirini dindiremiyordu:
- “Başlatma görevinden! Yapması gereken çok basit bir şeydi. Olaylar bu boyutlara asla ulaşmamalıydı. Yarın bütün gazetelerde okuyacağız olanları”
- “Hayır, her şey ayarlandı. Bütün gazetelerin yarınki içerikleri incelendi ve ısrarla bu haberi yayınlamak isteyen editörler ve gazete patronları da cyborg ikizleriyle değiştirildi”

Eşim bunu duyunca biraz rahatlar gibi oldu:
- “Casusumuz Jason ne diyor? Bu işi çoktan bitirmiş olması gerekirdi”
- “Ona henüz ulaşamadık. Craig onun casus olduğunu fark edip ortadan kaldırmış olabilir”
- “Umarım onu Syber Corp'tan önce buluruz”

Duyduklarımın hiç birine anlam verememiştim ancak bu kadar macera bana yetmişti. Sessizce aşağı indim. Bahçe duvarına doğru amaçsızca yürüdüm. Öyle anlamsız bakıyordum ki etrafa, beni bir muhafız fark etseydi bile halime acıyıp bırakırdı eminim. Arka bahçenin duvarındaki açıklıktan girdiğim gibi geri çıktım. Hiçbir şey hissetmiyordum. Ne korkuyordum, ne üzülüyordum. Ne yaşamaya dair bir isteğim vardı ne de olan biteni anlamaya dair. Burada yapılacak başka bir şey yoktu benim için.

Kendini bilmez bir şekilde yürürken bir otoyola denk geldim. Sağıma doğru baktım ve oradan gelen dev boyutlarda bir aracı fark ettim. Şeytan o an kulağıma fısıldadı: işte acıları dindirme fırsatı! Her şey bir anda olup bitecekti ve ben bu bulmacanın içinden bir anda çıkacaktım. Kimseyi de beni arayıp bulmaları için daha fazla zahmete sokmayacaktım. Düşünmeden otoyola yürüdüm. Kamyonun önüne geçtim. Yüzümü ona doğru döndüm ve kollarımı açtım. Bu kez tam ölecektim ki bir dahaki sefere bir cyborg yapacak kadar dahi parçamın kalmadığından emin olayım.

Kamyon olanca hızıyla üstüme geliyordu. İçimde derin bir huzur hissettim. Ruhum havalanmaya başlamıştı bile! Ancak bu huzur bir anda sekteye uğradı. Bazı resimler belirmeye başladı zihnimde. Bu kabusa uyanmadan önceki son anlarımı hatırlamaya başladım. Arabayla eşimin partisinden uzaklaştıktan sonra otoyolda gittiğimi hatırladım. Karşıdan bir kamyon geliyordu. Evet, aynen böyle bir kamyon üzerime doğru geliyordu. Frene basıyordum ama fren yoktu, çalışmıyordu. Direksiyonum da kilitlenmişti. Sanki arabayı başkası kontrol ediyordu.

Yine olmadı, yine ölmeyi başaramadım. Biri kenardan üstüme atladı ve kamyonun bana çarpmasına engel oldu. Eğer yaşıyor olsaydım bu kişiye binlerce teşekkürler ederdim. Ama şimdi beni bu ara durumda bıraktığı için ona çok kızıyordum. Tam kendisine söylenecekken daha yerden kalkmama bile fırsat vermeden elimden tutup beni zorla kaldırdı ve koşarak peşinden sürüklemeye başladı. En yakın mesafe içinde bulduğu ilk kuytuya beni götürdü.

Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken ceketinin içinden bir tablet çıkartarak bir şeyler yapmaya başladı. O sırada onu tanıdım: bu, ilk ayıldığımda beni yeniden masaya bağlamaya çalışan gözlüklü mühendisti. Hayatta hiçbir zaman daha kötüsü olamaz dememek gerekiyormuş! Gittikçe daha da dibine çekiliyordum bu bataklığın. Tamamen istem dışı şekilde konuşmaya başladım:
- “Sen! Seni hatırlıyorum”
- “Beni boş ver, ben artık bir ölüyüm. Seni kurtarmalıyız, Craig seni ele geçirirse bittik demektir”

Tabletteki ayarlamaları bitince kıyafetimin sol omzunu yırttı. Nedense onun benim iyiliğim için çaba gösterdiğine inandım ve karşı koymadım. Cebinden çıkardığı saatçi tornavidasına benzer bir aletle sol omzumda büyük bir delik açarak bir şeyler ayarlamaya başladı. İşi çok çabuk bitti. Zaten cildim her yaradan sonra otomatik olarak yenilendiği için bunun bana zarar vermeyecek bir operasyon olduğunu biliyordum. Mühendis birkaç saniye daha tabletle oyalandıktan sonra birkaç kelime etti:
- “Tamam! Şimdi seni bulmaları zorlaşacak”

Elindeki tablete baktığımda şimdiye kadar geçtiğim tüm rotalar, görüntümü kaydetmiş bazı güvenlik kameralarından resimler ve az önce ayrıldığım eski evimde sarmaşığa tırmanırken çekilmiş görüntülerim vardı. Yeniden telaşlanmaya başladım:
- “Neler oluyor?”
- “Zaman yok! Sadece şunu bil: iletişim uyduları yirmi dakikalık gecikmeyle çalışır. Bir yerde yirmi dakikadan fazla kalırsan enselenirsin. Şimdi üzerindeki takip sistemlerini kapattım, artık özgürsün. Şunu da unutma: ...”

Sözünü bitirme fırsatı bulamadan sırtından vurularak kollarıma düştü. Kollarımdaki son sözleri de yaşadığım bu olayın geri kalanı gibi oldukça anlamsızdı:
- “Senden alyuvar kristallerini çalmanı isterlerse sakın yapma!”
- “Sen kimsin?”
- “İşi bitmiş casus Jason”

Öldü. Bana doğru gelen onlarca spot ışığını fark edince tüm film başa sarmış oldu. Hiç yenibaştan bir kovalamaca yaşamaya niyetim yoktu. İlk kez bu derece kararlı ve korkusuzdum. Onlardan kaçmadım.Ağaçların arasından çıktım ve açıkta öylece durdum. Karşımda küçük bir ordu vardı. Önümde kısa bir mesafe uzağıma mevzilenmiş bir bölük asker, arkada pek çok araç ve tepede daha önce görmediğim türden tuhaf bir helikopter vardı ve üstüme bir projektör tutuyordu.

Teslim olmamı yoksa ateş edileceğini söylediler. Aldırmadım. Ardından ateş açmaya başladılar. İlk kurşun silahtan çıktıktan sonra içgüdülerim bana elektromanyetik zırhı devreye almamı söyledi, ben de gözümün önünde beliren bazı yazılardan sonra kurşunlara karşı güçlü olduğumu hissettim. Gerçekten de üzerime yağmur gibi yağan mermiler sadece cildimde küçük delikler oluşturabildi ki bunlar da hemen yenilendi.

Kurşunların oluşturduğu toz bulutu dağıldıktan sonra askerler şaşkınlık içinde kalmışlardı. Şimdi hamle sırası bendeydi. İçgüdülerim bana “araç kontrolü” işlemini başlatmamı söylüyordu bu kez, “araç kontrolü” dediğimde gözümün önünde beliren seçeneklerden “uzaktan” yazanını seçtim. Şimdi hangi araca bakarsam onu kontrol edebildiğimi hissediyordum. Önce karşımdaki araçlardan ikisini kafa kafaya çarpıştırdıktan sonra bir başkasını da askerlerin üzerine doğru sürdüm. Korkak tavuklar gibi etrafa dağıldılar. Demek ki tüm vücutlarını kaplayan bu tuhaf üniformaların altında da robotlar değil insanlar vardı, zira canlarını kurtarmak için kaçıyorlardı.

Canlanmamdan sonra ilk kez eğlenmeye başlamıştım. Sonrasında bakışlarımı helikoptere yönelttim. Pilot hemen aşağı atladı. Demek ki o da uzaktan araç kontrolü yapabildiğimi biliyordu. Helikopteri de havada sürükleyerek yakındaki yüksek bir binaya çarptırdım. Daha önce bu kabiliyetlerimi neden keşfedemediğimi anlamıyorum. Belki de bunlar az önce hayatını kaybeden mühendis Jason'ın yaptığı ayarlamalardan sonra ortaya çıkmıştı, bilemiyorum.

Fakat eğlence kısa sürdü. O kadar çok takviye geliyordu ki bunlarla baş edebilmeme imkan olmadığını görüyordum. Gittikçe yükselen ateş gücüne karşı koymak da gittikçe zorlaşıyordu. Başlarda gelen takviyeleri kendi araçlarıyla hallediyordum fakat zamanla daha değişik araçlar gelmeye başladı ve bunlar bir tür manyetik zırhla uzaktan kontrole karşı korunuyorlardı. Gelen takviyelerin ateş gücüne daha fazla dayanamayacak hale gelince bir kaçış yolu aradım fakat her yönden sıkışmıştım. Kapana kısılmıştım fakat bu kez ölmek için o kadar istekli değildim. Bu bulmacayı çözüp doğruyu-eğriyi ayırmadan gitmeye niyetim yoktu.

Sanırım şansımdan en büyük yardımı bu kez gördüm. Arkamdaki bina bloğunun üstünden dev bir hava taşıtı gelerek önce rüzgarıyla ortalığı talan etti. Sonra da karşımdaki güçlere ateş açarak hepsini geri çekilmeye mecbur etti. Sonra iyice alçaldı ve altındaki kargo bölümünün kapısı açıldı. Burada tuhaf bir adam bana doğru bakıyordu. Bir gözünde birkaç mercek bulunan tuhaf bir aparat vardı. Hava taşıtı olabildiğince alçaldı ve tek gözünde tuhaf aparat bulunan adam bağırdı:
- “Atla!”

Birkaç metre yüksekte bulunan bu taşıta normal şartlarda atlayabilmem mümkün değildi. Ancak az önce geri çekilen askerler yeniden toplanmaya başlamıştı. Onları def eden hava taşıtı da o anda beni almak için alçaldığından ateş edemiyordu. Ne yapacağımı bilemezken adam tekrar bağırdı:
- “Atla Laura! Yapabilirsin”

Adımı da bilen bu adama nedense birden güven duygusu hissettim. Adımı biliyorsa atlayabileceğimi de biliyor olmalıydı. İyice gerinerek zıpladım ve adam haklı çıktı. Verdiğim güç fazla bile gelmişti, neredeyse kargo bölümüne açık kapaktan değil de zeminini delerek girecektim. Henüz güçlerimi tam kavrayamadığım için hatalı hareketim sonucu beni çağıran adama çarparak ikimizin birden kargo bölümünün içine yuvarlanmasına sebep oldum.

Öyle veya böyle görevini tamamladığı için taşıtın kaptanı hemen kargo bölümünün kapağını kapatarak yükseldi. Böylece askerlerin tehtidinden kurtulmuş oldum. Fakat şimdi ne olduğunu bilmediğim bir taşıtın içinde yerde tanımadığım bir adamın üstünde yatıyordum. Adamın tek gözüyle kısa bir süre bakıştıktan sonra adamın gülümsemesi beni kendime getirdi. Üstünden kalktım ve birbirimize yardım ederek ayağa kalktık. Adam samimi bir üslup sergilemeyi tercih ediyordu:
- “Geçmiş olsun Laura, neredeyse yakalanacaktın”

Fakat ben aynı derecede samimi olabilecek modda değildim. Adam çekingen tavırlarımı fark etmekte geçickmedi:
- “Özür dilerim Laura, sana kendimi tanıtmayı unuttum. Ben General Craig, ben senin eski eşinin dünyaya yaydığı kötülüklere karşı mücadele eden biriyim. Bizler direniş kuvvetleriyiz. Ben de bu kuvvetin başıyım. Diğer generallerle birlikte direnişi örgütleyip mücadele vermeye çalışıyoruz. Ancak eski eşinin şirketi çok güçlü ve politika üzerinde de çok etkili. Onunla mücadele etmek kolay değil”

Duyduklarım beni hiç mutlu etmemişti. Fakat halen ikna olmamıştım. General bunu anlamış olacak ki kısa süre duraklattığı konuşmasını sürdürdü:
- “O şirket insanları robotlaştırarak kendi imparatorluğunu yaratmak amacını güdüyor. Bugüne kadar çok kişiyi robot ikizleriyle değiştirdiler. Hatta sen de bunlardan birisin. Sen ilk değiştirdiği kişilerden birisin. Sen bir prototipsin Laura, senden öğrendikleriyle bütün dünyayı robotlaştırmaya başladı”

General'in anlatacak daha çok şeyi olduğu belliydi, fakat benim daha fazla dinleyecek dermanım kalmamıştı. Elimle yeter anlamında bir işaret yaptım. Bayılacak gibi olmuştum. Sendelerken General beni tuttu:
- “Laura, iyi misin? Otur şöyle”

Bir kenara oturmamı sağladı. Kısa süre dinlendim ve kendime geldim:
- “Neredeyim ben?”
- “Burası SYCO-1 Interceptor. Direniş gemilerinden birindesin. Özür dilerim Laura, seni üzmek istememiştim ama gerçekleri bilmen gerekiyor”
- “Haklısınız General. Ne kadar acı olsa da gerçeği bilmek, yalanlar üstüne pembe bir dünya kurmaktan iyidir. İnsan benim gibi öldükten sonra bile fark edebiliyor dünyasının tamamen pembe ve sanal bir resim olduğunu”

Kısa bir sessizlik oldu. General'in söyleyecek başka şeyleri de vardı:
- “Laura, durum bu kadar da ümitsiz olmayabilir”
- “Nasıl yani?”
- “Sen de bu direnişe yardım edebilir, ona hayati derecede önemli bir katkı yapabilirsin”
- “Katkı mı?”
- “Evet”

İlk duyduğumda teklif ilgimi çekmemişti ama General bunun aynı zamanda beni bu hale getirenlerden intikam alıp başkalarına da aynını yapmaya engel olabilecek bir konu olduğunu anlatınca birden ilgilenmeye başladım:
- “Sizin için ne yapabilirim General?”
- “İlk uyandığın yere gideceksin”
- “Nasıl yani?”
- “Orası eski eşinin şirketlerinin kalesi. O merkezde yapılan araştırmalar cyborg yapımındaki teknolojilerin geliştirilmesini sağlıyor. Sana vereceğimiz korrdinatlara gideceksin ve senden orada bulunan özel bir şeyi bana getirmeni istiyorum. Ne olduğunu oraya gittiğinde sana söyleyeceğim ”

Bir an yaşadığım bu kâbusu başkalarının da yaşadığını göz önüne getirdim. Doğup doğmadığını bilmediğim çocuğum, annem, babam, hatta devlet başkanı, senato üyeleri ve tüm diğer insanları sırayla aklımdan geçirdim. Hayır, başka kimse bu kaderi yaşamamalıydı! Yeniden canlanmamı anlamlı kılmak artı elimdeydi. Zaten öldükten sonra iyilik adına işler yapabilmek çok az insana -ya da artık her neysem ona- nasip olacak bir şanstı ve ben bu şansı iyi değerlendirecektim!
- “Kabul ediyorum!”
- “O zaman şu koltuğa otur lütfen, gerekli bilgileri sana yükleyeceğiz”

Gösterdiği koltuk her yerinde kablolar ve elektronik devreler bulunan tuhaf bir şeydi. Biraz çekinerek buraya oturdum. Hemen sol omzuma, belimin sağ tarafına, başımın arkasına ve diğer pek çok yere kablolar ve temaslı-temassız iletişim aletleri takılmaya başlandı. Çok az canım acıyordu ancak bu kablolar çıktığı anda cildimin yeniden kusursuz şekilde toparlanacağını bilmek beni rahatlatıyordu. Birkaç dakika boyunca yükleme sürdü. İşim bitince hemen harekete geçmek istedim:
- “Çok teşekkürler General. Hemen harekete geçiyorum”
- “Seni yakınlara bırakalım istersen”
- “Gerek yok, teşekkür ederim”

Koltuktan kalkıp kargo bölümünün kapısına baktım. Uzaktan kontrolü düşünüp kapının açılmasını istedim. Kapak hemen açıldı ve kendimi oluşan hava basıncına bırakarak açağı atladım. Diğerleri zorlukla tutunacak bir yerler bularak kendilerini kurtardı. Ben asit denizine daldım ve yeniden canlandığım hapishaneye doğru yüzdüm. Hiçbir şeyden korkmuyordum. Buradan ilk düştüğüm zamanki şelalenin dibinde geldiğimde burada mutasyona uğradığı için çok tuhaf dönüşümler geçirmiş korkunç yaratıklar yüzüyordu, suyun içinde de bildiğimiz sudan başka her şey vardı. Bu şelale başlı başına bir çevre felaketiydi.

Tuhaftı ama tüm güvenlik kameralarının, tüm korumaların, tüm alarm sistemlerinin ve her şeyin yerini de biliyordum giriş kodlarını da, onları nasıl atlatacağımı, nasıl kapatacağımı ve nasıl açacağımı da iyi biliyordum. Bunlar büyük ihtimalle General Craig'in gemisinde yüklenmişti bana. Ama onlar her şeyi nasıl böyle detaylı şekilde bilebiliyorlardı? Her şeyi biliyorlarsa neden sistemlerini bozarak şirkete zarar veremiyorlardı?

Neyse, orada bulunma amacım başkaydı. Robot kolumun da yardımıyla usulca şelalenin kenarındaki yüce duvarlardan tırmandım. İçerisi hakkında o kadar detaylı bilgi yüklenmişti ki otomatik olarak araziyi tarayan kontrol kulesi projektörleri arasında kaç saniye bekleyip kaç saniyede geçmem gerektiğini dahi biliyordum. Böylece tüm koridorları geçtim, tüm güvenlikleri atlattım ve hiçbir alarma yakalanmadım. Bana verilen koordinatlardaki yere varmama çok az kala ilk uyandığım o laboratuvarı gördüm. Tüm o dehşet anlarını tekrar yaşadım.

Kendimi o kadar kötü hissettim ki duvarları delerek oradan kaçmak istedim. Ancak orada zevk için bulunmadığımı anımsadım. Eski eşimin zulümlerini durduracaktım ve bana yaptığını bir daha başka kimseye yapmasına izin vermeyecektim. Bunun için neye dayanmam gerekiyorsa, hangi kötü deneyimlere göğüs germem gerekiyorsa bunu yapacaktım! Derin bir nefes alıp bana söylenen odaya girdim. Burası bir tür soğuk hava deposuydu. Isı o kadar düşüktü ki eğer bir cyborg olmasaydım kesinlikle kanım donarak ölürdüm.

İçimden General Craig'e ulaşmayı geçirdim ve o anda General'i duyabilmeye başladım:
- “Varabildin mi Laura?”
- “Evet General. Tam olarak dediğiniz yerdeyim. Benden size getirmemi istediğiniz şey nedir?”
- “Hemen sol tarafta, küçük dolabı aç”

Burada bir mini fırın büyüklüğünde tek bir küçük dolap vardı. Hemen açtım. İçinde sadece bir küçük şişe duruyordu:
- “Açtım General, şimdi?”
- “Güzel, şimdi o alyuvar kristallerini bana getir”

Duyduğum şey nedense hoşuma gitmedi. O kötü bir şeyler olacakmış gibi hissettiğim zamanlarda yaşadığım mideme yumruk yemişim gibi his geri gelmişti. Beni kamyonun altında kalmaktan kurtaran Jason'ın son sözleri hemen aklıma geldi:
- “Senden alyuvar kristallerini çalmanı isterlerse sakın yapma!”

Bir süre durakladım. Elim şişeye gitti geldi defalarca. General ısrarını arttırarak sürdürdü. Bana defalarca artık şişeyi almamı söyledi. Yaşadığım bu kararsızlık tüm duyularımı kör etti ve tedbiri elden bıraktım. İletişim uydularının beni yirmi dakika içinde fark edeceği kuralını unutarak yirmi dakikayı geçirmiş olmalıyım. Bir anda tüm alarmlar çalmaya başladı. Fakat beni asıl korkutan bu olmadı. Korktuğum şey arkamdan adımla seslenilmesi oldu. Korkuyla irkilerek arkamı döndüm. Gördüğüm şey beni daha da şaşırttı: bana seslenen kişi Jason idi.




~ DEVAM EDECEK ~

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Medya