18 Temmuz 2013 Perşembe

Sayborg

Hayatımın kabusuna uyandığım günü bütün detaylarıyla hatırlıyorum. İlk fark ettiğim şey o keskin koku oldu. Hayatımda hiç bu kadar keskin ve iğrenç bir koku duyduğumu hatırlamıyorum. Sonra sesleri fark etmeye başladım. Metal aletleri kutulara koyup kutulardan çıkarıyorlardı. Daha sonra kulağım nefes alışları ayırt etti, kaç kişiydi tam hatırlamıyorum ama birden çok kişi olduğundan eminim.

Gözlerimi açmayı zorlukla başarabildim. İlk fark ettiğim şey yattığım yerin hemen üstündeki o büyük ışık oldu. Aynı ameliyat masalarında bulunan o büyük ışıklar gibiydi. Işık bir süre gözümü aldığından diğer detayları seçebilmem zaman aldı. Basık tavanın pislikten kararmış yüzeyinin altından borular ve kablolar geçiyordu. Tavanın birkaç yerinden de ne olduğunu bilmediğim acayip şeyler damlıyordu.

Bilincim yerine gelmeye başlayıp da korkuyla irkildiğim zaman uyandığımı fark ettiler. İki kişinin başıma gelip kanlanmış gözleriyle doğrudan gözlerimin içine baktığını hatırlıyorum. İkisi de tepeden tırnağa yeşil tulumlar giymişlerdi. Ağızları maskeyle kapatılmıştı ve yüzlerinde de adamların soluklarının buharıyla hafifçe buğulanmış şeffaf bir koruyucu maske bulunuyordu. Neden telaşlandılar bilmiyorum, bir tanesi hemen sol omzumda bir şeyler yapmaya başladı ve diğerine “git çağır, çabuk!” dedi. Kimden bahsettiklerini anlamadım ama diğeri koşarak uzaklaştı. Kapıyı açmak için bazı tuşlara bastığını duydum, demek ki burası alelade bir depo değil bilakis güvenlikli bir yerdi.

Hiçbir şey hissetmememe rağmen zorlukla kafamı kaldırdım ve adamın sol omzumda ne yaptığına baktım. Sanırım o anda yaşadığım şey hayatımın şokuydu: sol omzumdan kablolar ve devreler fışkırıyordu. Sol kolumun yarısının derisi sıyrılmıştı ve kanlar içinden zorlukla seçilen metalik bir iskeleti vardı kolumun. Belimin hemen sağ tarafında da açık bir yer vardı, oraya da tavandan bir yerlerden indirilmiş, üstünde anlamadığım şeyler yazılı bir monitörün yanından inen kalın bir kablo bağlanmıştı.

Yaşadığım paniği anlatamam. Oradan kurtulmak için çırpınmaya başladım. Sol omzumda bir şeyler yapmaya çalışan adamla yaşadığım kısa boğuşma boyunca etraftaki başka bazı şeyler de gözüme ilişmeye başladı. Silindir şeklinde şeffaf tanklar içinde yükselen kabarcıkların arasında çıplak kadınlar ve erkekler tutuluyordu. Her birinin altında tuhaf şekiller olan ekranlar vardı ve yukarılarından inen düzinelerce kablo da insanlara bağlanıyordu.

Aklımdan onlarca şey geçti. Bana ne yapıyorlardı? Neredeydim? Derken kocamı hatırladım, o neredeydi? Ne kadardır buradaydım bilmiyordum, her halde beni aramadığı yer kalmamıştı. Kim bilir ne kadar üzgündü. Fakat en azından hayattaydım ve bunun için mücadele ediyordum. Bu soruların cevaplarını öğrendiğime sonradan hiç memnun olmayacaktım fakat o anda bunu bilemezdim tabi.

Tüm paniğimin de etkisiyle iyice kendime geldim. Robot kolumla üstüme kapaklanmış adamı öyle bir ittirdim ki adam uçarak karşıdaki tanklardan birine yapıştı ve tankı çatlattı. İçinde başka bir insanın tutulduğu bu tanktan sızan sular, üstüne fırlattığım adamın tank camını kaplayan kanlarını yıkamaya başladı. Adam yerde hareketsiz yatıyordu. Sanırım onu öldürmüştüm. Böylece içimdeki kötü his iyice berbat bir hal aldı.

Tek düşünebildiğim oradan çıkmaktı. Yattığım yerden doğrularak kablolarımı çıkarmak istedim ancak aceleyle doğrulup oturduğumda bayılacak gibi hissettim. Her ne kadar bir robota dönüştürülmüş olsam da beynim, sinir sistemim ve derime kan pompalaması için kalbim muhafaza edilmişti ve düşen tansiyon beni de normal insanları etkilediği gibi etkiliyordu. Bu sırada kafamın arkasından, kollarımdan ve pek çok yerimden irili ufaklı kabloların yukarıdaki karmaşık monitör ve kablolarının arasına karıştığını fark ettim.

Bayılmak üzereyken az önce birilerini çağırmak için giden diğer adam ve doktor önlüklü, gözlüklü başka bir adam kapıya geldiler ve şifreyi yazarak kapıyı açtılar. Bunu yaptıklarını kapının ortasındaki camdan görebiliyordum. Onlarla mücadele etmek için ayağa kalkmak istedim fakat bu enerjimi tamamen tüketti. Yere yığılmamla vücudumdaki devreleri ve kabloları çıkarmaya başlamaları bir oldu.

~ @ ~

Tekrar kendimi hatırladığımda bir hücredeydim. Küçük hücremin içinde yavaşça kendime gelirken bir önceki deneyimimin bir rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu bilemiyordum. Bir an bunun gerçek olma olasılığını düşündüm ve sıçrayarak ayıldım. Bu kez yattığım yerden doğrulduğumda bir tansiyon sorunu yaşamadım. Hemen ellerime ve kollarıma baktım. Tüm kusurlarıyla bildiğim vücudumdu bu. Az önceki gibi çıplak değildim, üzerimde sanki hapisteymişim gibi tuhaf kıyafetler vardı. Tüm vücudumu kontrol ettim ve ne bir kablo, ne bir devre ne de bir kesik vardı.

O anda biraz rahatlar gibi oldum. Fakat aklıma başka bir detay geldi: bir bebek bekliyordum, fakat vücudumda ne bebekten bir iz vardı ne de doğum yaptığıma dair bir emare bulunuyordu. Karnımda hiç çatlak yoktu, göğüslerim büyümemişti, karnım da şiş değildi. Sezeryan veya benzeri bir ameliyat izi de yoktu karnımda. Bebek doğurduğumu gösterir de bir işaret yoktu. Peki bebeğim nereye gitmişti? Yoksa hamile olduğum da az önceki olay gibi hayal mi gerçek mi tam ayrımına varamadığım bir şey miydi?

Neden bilmem, kafamdaki tüm düşünceler birden durdu. Vitesi boşa almış gibiydim. Ayağa kalktıp arkamı döndüm, duvardaki küçük delikten dışarı baktım. Burası kesinlikle bir hapsihaneydi. Dışarıda hava kapalıydı ve yerlerde kar vardı. Oysa ben ne soğuk hissediyordum ne de üşüme. Yatağıma oturup arkamı soğuk ve kararmış duvara yaslayıp tüm olanları bir daha düşünmeye karar verdim.

En son hatırladığım yere doğru sardım makarayı. Önce kopuk resimler belirmeye başladı. Bir partideydik. İnsanlar eğleniyorlardı. Kocamın izleri de vardı bu kopuk resimler arasında. Sonra tablo netleşmeye başladı. Bu bir kutlamaydı. Acaba neyi kutluyorduk? Her halde doğacak bebeğimizi kutluyoruzdur diye düşündüm. Ya sonra? Sonra bir otoparktaydım. Evet hatırladım, arabama binmek üzereydim. Kocamla vedalaştım, ona bir öpücük verdim ve arabama binip uzaklaştım. Son hatırladığım aynadan eşime baktığım ve onun ben gözden kayboluncaya değin arkamdan baktığıydı. Tuhaftı bu, çünkü eşim genelde böyle yapmazdı. Evet, son hatırladığım buydu. Kim bilir beni ne kadar özlemişti kocam...

Peki acaba o laboratuvar, orası gerçek miydi? Yoksa o da rüya mıydı? Bunun ayrımını yapmaya çalışırken küçük hücremde tam karşımda bulunan kapının küçük deliğinden bana bakan iki kanlı göz fark ettim. Fakat kendisini fark ettiğimi fark edince hemen çekildi. Fırlayıp ayağa kalktım. Dışarı baktığımda birkaç hücre kapısından başka bir şey göremedim. Belki de bu serüven boyunca başıma gelen en tuhaf şey o anda gerçekleşti: kısa bir siren sesinden sonra hücrenin kapısı kendiliğinden açıldı.

Başka hücrelerin de bulunduğu bir koridordaydım. Sağıma soluma bakınırken birisinin kaçarak köşeyi dönmek üzre olduğunu fark ettim. Tami ben ona doğru koşmaya başlayana kadar adam köşeyi dönerek gözden kayboldu. Yine de halen uzaktan sesini duyabiliyordum. Bütün gücümü ayaklarıma vererek peşinden gittim. Fakat onu bulduğumda büyük bir kapının önünde kanlar içinde yerde debeleniyordu. Bu iş gittikçe daha çok midemi bulandırmaya başladı.

Neden telaşa kapıldım bilmiyorum, bir şekilde onu öldürmekle suçlanacağımı düşünüyordum. Yaklaşmakta olan insanların koridorlardan yükselen seslerini duyunca böyle düşünmekte haksız olmadığımdan emin oldum. Üç tarafım kapalıydı, dördüncü taraf ise geldiğim yerdi ve buradan da zaten kelle avcıları yaklaşmaktaydı. Çaresizlik içinde ne yapacağımı düşünürken çıkış kapısına benzer bir kapıyı fark ettim. Hemen şansımı denedim fakat kilitliydi. Zorladım ama açamadım. Neden bilmem, laboratuvarda yaşadığım ve halen hayal miydi yoksa gerçek mi belli olmayan olay aklıma geldi. Sol koluma takılan harici iskelet ile yattığım yerden iri yarı bir adamı ölümüne fırlatmayı başarabilmiştim. Belki aynı şeyi yine yapabilirdim.

Düşünmeden sol yumruğumu sıkarak demir kapıya yapıştırdım ve belki de yüz kilo ağırlığındaki kapı adeta süngerden bir tabakaymış gibi koridor boyunca uçarak karşı duvarda parçalandı. O an sevinçten daha çok üzüntü hissettim. Çünkü bunun anlamı o laboratuvar macerasının gerçek olmasıydı. Ne yazık ki o bir hayal değildi. Ben bir sayborg olmuştum. Hatta emin olmak için sol kolumu gözümün önüne getirdim ve derimin soyulmasını aklımdan geçirdim. Kolumun derisi anında yukarı doğru toplandı, kan ve lenf sıvıları içindeki metal kolumla baş başa kaldım.

Neredeyse ağlayacaktım. Beni kim ne için bir metal kadına çevirmek istesin ki? Fakat bunun için vakit yoktu. Peşimdekiler iyice yaklaşmıştı. Koluma bakıp derimin yerine gelmesini aklımdan geçirdim ve derim yeniden açılarak kolumun üzerini kusursuz bir şekilde kapladı. Kaçarak koridorlardan geçmeye devam ettim. Peşimdeki parti benden hızlydı, giderek arayı kapatıyorlardı. Onları göremiyordum ama seslerini duyuyordum.

Nereye kadar kaçabileceğimi bilmiyordum. Nerede olduğumdan, nasıl bir yerde olduğumdan hiç haberim yoktu. Derken az önce parçaladığıma benzer bir kapı daha fark ettim. Bu kez tereddütsüz şekilde kapıya yüklenerek sol kolumla onu parçaladım. Artık koridorlar bitmişti. Bu kez tel örgülerle çevrili çok tuhaf bir yerdeydim. Bu hapishanenin arkasında dev sanayi tesisleri, kimyasal madde tankları, göğü delen siyah dumanlı bacalar ve yükselen kararmış fabrika binaları vardı. Adeta Çernobil gibi bir felaket şehrindeydim.

Koridorlardan gelen seslerin yükselmesi yetmiyormuş gibi nöbet kulelerinden de üzerime projektör ışıkları tutmaya başlamışlardı. Etrafta kimsecikleri göremiyordum ama peşimde bir ordu olduğunu biliyordum. Işıkların şaşkınlığını atınca yeniden koşmaya başladım. Elbette ışıklardan hızlı gidemiyordum fakat aldırmıyordum. Karşımda tel örgülerle kapatılmış, her tarafında tehlike ve uyarı levhaları olan bir yer görüyordum. Neresi olduğunu düşünmeden tel örgülere daldım ve bir sayborg olmanın verdiği avantajla tel örgüleri delip geçtim.

Herhangi bir acı hissetmememe rağmen koşarken bir yandan ellerime ve kollarıma bakma ihtiyacı hissettim. Hepsi param parça olmuştu ve çizik içindeydi. Her yerimden kanlar fışkırıyordu. Hayatım boyunca attığım en güçlü çığlığı attım. Artık tamamen kontrolden çıkmıştım. Ne yaptığımı bilmez şekilde sadece koşuyordum. Sonunda bir şeylere takıldım ve bayır aşağı yuvarlanmaya başladım. Bir süre yuvarlandım ve son hatırladığım yüksek bir yerden düşmekte olduğumdu.

~ @ ~

Sahil kenarına vurduğumu anladığımda hava yeni aydınlanmaya başlıyordu. Yüzükoyun yattığım sahilde gidip gelen dalgalarla ağzıma dolan suyun pis tadını ve içindeki partiküllerin dilimde bıraktığı o vıcıklığı asla unutmayacağım. Bu iğrenmeyle sıçrayarak uyandım. Hemen doğruldum ve üzerime doğru gelmekte olan yeni bir dalgadan kurtulmak için bütün gücümle geriye kaçtım. Tabi ondan kurtulamadım fakat bir sonraki gelinceye kadar denizden yeterince uzaklaşmayı başardım.

Yeniden ellerime ve kollarıma baktığımda hiçbir çizik olmadığını fark ettim. Oysa az önce -ya da ne kadar önceyse artık- delip geçtiğim teller her yanımı kesmişti. Bildiğim bütün kusurlarıyla tüm derim hasarsız şekilde yerinde duruyordu. Hatta sol elim az önce içinde bulunduğum asit denizinden dolayı biraz erimiş gibiydi ve gözümün önünde tamir olarak eski şeklini aldı. Bütün vücudumun yüzeyi aynı şekilde kendini tamir edebiliyor olmalıydı ki bu asit denizinden sapasağlam çıkabilmiştim. İşin tuhaf yanı ise cildimin pürüssüz ve kusursuz olarak değil de bir sayborga dönüştürülmeden önce hatırladığım tüm kusurlarıyla yeniden aynı şeklini geri kazanıyor olmasıydı.

Bir an kendimi dinledim. Herhangi bir acı, üşüme, açlık veya başka bir şey hissetmiyordum. Bu işlerin yarattığı olumsuz ruh hali olmasa gayet iyi durumdaydım aslında. Sonra etrafıma bakmayı akıl ettim. Az önce içinden kaçtığım dev sanayi tesisi neredeyse ufuk çizgisi kadar uzakta görünüyordu. Gökyüzüne doğru simsiyah dumanlar salıyordu ve bu durumun yarattığı kirlilik sanki atmosferi bile değiştirmişti. Gökyüzünü ve bulutları hiç bu renkte görmemiştim. Denizdeki kirliliği ise saymaya bile gerek yok. Bu pislik yuvasında mikropların bile yaşayabileceği şüpheliydi. Ufka kadar balçık çamuru kıvamlıymış gibi hareket eden denizin ufkunda da tuhaf gemiler görünüyordu. Bu gemiler bugüne kadar gördüğüm hiçbir şeye benzemiyorlardı ve büyüklükleri inanılmazdı.

Diğer tarafa baktığımda ise dev bir kanalizasyon çukurunun -en az on metre çapında olmalı- dibinde olduğumu gördüm. Buradan denize, denizden bile pis bir sıvı akıyordu. Adeta yeşil bir lav gibiydi. Kokusu iğrençti, görüntüsü ise daha iğrençti. Radyoaktif gibiydi, ışık saçıyordu. Bu dev kanal çıkışı bir uçurumdan çıkıyordu ve uçurumun üstünde de bilim kurgu filmlerinde gördüğüm tarzda bir mimari bulunuyordu. Bu tarz evleri hiç görmemiştim. Allah'ım, ben neredeydim?

Bu uçurumu dikliğinden dolayı tırmanarak çıkmam imkansızdı. Ya bu ölüm sahili boyunca yürüyüp çıkacak uygun bir yer arayacaktım ya da bu kanalizasyon borusuna girip oradan yukarı çıkmanın bir yöntemini bulmaya çalışacaktım. Koku dışında bir problemim olmadığı için kanala girmenin daha kısa olacağına karar verdim. Kanalın iç kısmının kenarlarında yürümek için yüksek bir yer yapmışlardı. Burada iğrenç sıvıdan iki metre kadar yüksekteydim fakat sıvı o denli zehirli ve radyoaktifti ki iki metre yükseğe ulaşan buharı cildimin değdiği yerlerini hafifçe eritiyordu. Ben bir sayborg olduğum için derim hemen yenileniyordu tabi, bu yüzden bu yürüyüşü sürdürebiliyordum. Belki de sayborg olmak o kadar da kötü değildi.

Saatlerce labirent gibi yapılmış olan yer altı kanallarında gezdim durdum. Bir ara iyice sıkıldım ve geldiğim yoldan dönmek istedim fakat dönüş yolunu da bulamadım. Çaresizce oradan oraya debelenirken nihayet bir kapaktan yer yüzünü görebildiğim daha yüksekteki bir tünele çıktım. Buranın üzerinden arabalar geçiyordu, az ileride ise insanlar için ayrılmış bir yolda insanların güvenle gidip geldiklerini görüyordum. Bazı köşe başlarında tuhaf giyisili adamlar görüyordum. Nedenini bilemiyorum ama bunların beni görmesini istemiyordum. Beni gördüklerinde peşime düşeceklerini hissediyordum.

Bu korkular ve çekincelerle içinde bulunduğum tünellerden yer yüzüne çıkmayı istemedim. Biraz bu tünellerde gezdikten sonra yukarıda gördüğüm bazı binaları tanır gibi oldum. Bir süre sonra burasının aslında kendi şehrimin değişik bir hali olduğunu fark ettim. Sanki onlarca yıl sonrasına gelmiştim şehrimin. Cidden tuhaftı bu. İçimdeki kötü hislerin doruğa çıkmasına sebep oldu. Fakat o anda aklıma gelen bir şey uzun bir süre sonra ilk kez içimde bir umut yeşertti: eğer burası kendi şehrimse o zaman kendi evimi ve kocamı da bulabilirdim!

Çocuklar gibi sevindim, hatta sevince boğuldum. Tanıyabildiğim yerlerden yönümü ayarlayarak kocamla yaşadığımız büyük ve güzel evin yolunu tuttum. Epey yürüdükten sonra evimize çok yakın bir yerden yeryüzüne çıkılacak bir merdiven buldum. Fakat bunun tepesinde şifreli bir kapı vardı. Önce biyonik kolumla bunu parçalamayı düşündüm, ancak bu arkamda ipucu bırakmak anlamına gelirdi. Birileri beni burda görürse izimi sürüp otoyol altı tünellerinde olduğumu anlayabilirdi ve bu tünelleri kalabalık ekiplerle tarayarak bana ulaşabilirlerdi. Halen kimden ve neden kaçtığımı bilmiyordum ancak birilerinin beni yakalamayı fena halde kafasına koyduğunu biliyordum.

Hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi yapmak geldi içimden. Teknolojik aletleri hep sevmişimdir ancak aram nedense bu tür şeylerle hiç iyi olmamıştır. Fakat bu kez aklımdan geçirdiğim bir şifreyi denemeye karar verdim. Şifre bölümüne 227LAURA12 yazdım. Bir mucize oldu ve kapak açıldı. Bu şifreyi daha önce hiçbir yerde kullanmamıştım, hiç de bu şifreyle karşılaşmamıştım. Şifre de tuhaftı, 227 kocamla tanıştığımızda oturduğum evin numarasıydı. Ara sıra onu denemek için bunu kendisine sorardım. Hem şifreyi görünce hatırladım, adım Laura idi. On iki de neydi bilmiyorum ama normal hayatımda son hatırladığım olaylar 2012 yılında gerçekleşmişti.

Şifreyi nasıl bilebildiğime inanamıyordum. Fakat uzun süre düşünmek istemiyordum zira bir an önce evime varıp eşime hayatta olduğumu haykırmak istiyordum. Evimi tam olmasını beklediğim yerde buldum. Neredeyse hiç değişmemişti. Fakat kapıda o tuhaf giyisili adamlardan duruyordu. Acaba eşimi de mi yakalamak istemişlerdi? Yoksa orada başkaları mı oturuyordu? Ne bileyim, hemen saklandım. Eve girmenin bir yolunu biliyordum. Evin hemen arkasında, bahçe duvarının büyük bir ağaçla birleştiği yerde eşimle derme çatma bir çit yapmıştık. Kimse orayı kolaylıkla göremeyeceğinden fazla sıkı bir tedbir almamıştık. Eğer orası halen duruyorsa biyonik kolumun da yardımıyla rahatlıkla oradan içeri girebilirdim.

Etraf çok değişmiş olmasına rağmen büyük evimiz, arkasındaki ağaç ve dibindeki çalılara adeta gizlenmiş gibi duran delik, ona yaptığımız derme çatma çit aynen yerinde duruyordu. Zamanla iyice yıpranmıştı ve biyonik kola bile gerek kalmayacak şekilde kolayca yerinden çıkardı. Heyecanla oradan geçtim. Arka bahçeye hiç adam koymamışlardı. Üstelik evin arka duvarına takılı sarmaşık da halen duruyordu. Eşimin çalışma odası üst kattaydı, tesadüfen o anda ışığı yanan oda da eşimin çalışma odasının ışığıydı.

Biraz tereddüt ettim, zira eğer burada artık başkası oturuyorsa bu yaptığım çok utanç verici olurdu. Yine de gözümü kararttım ve bu işi yapmaya karar verdim. Eskiden olsa hayatta teşebbüs edemezdim bunu yapmaya, fakat şimdi biyonik kolumdan mıdır yoksa zaten boğazıma kadar belaya battığım için midir bilmem düşünmeden tırmandım sarmaşıktan. En tepeye vardım ve içeri baktığımda çok karmaşık hisler yaşadım. İçerideki kocamdı. Biraz yaşlanmış gibi görünüyordu. Peki ben neden halen aynıydım ama o yaşlanmıştı? Ben neredeydim? Nasıl bir yerdeydim?

O an ne yapacağımı bilemedim. Ona seslenmeyi düşündüm ama içimden gelmedi. Kapıdan girip selam versem acaba nasıl karşılar onu da bilemedim. Zaten ben tereddütümü yaşarken içeriye peşimdeki polis tipli adamlardan iki tanesi girdi ve ben korkuyla sarmaşığın içine gizlendim. Cam açık olduğu için konuşulanları duyabiliyordum. Adamlar telaşlıydı:
- “Maalesef onu bulamadık efendim”

Kocam ise çok sinirliydi:
- “Sizi aptallar! Bir kadınla başa çıkamıyorsunuz. Oradan nasıl kaçar? Ben sizlere neden bu kadar para veriyorum? Hepiniz geberin. Şimdi yıkılın karşımdan. Her yeri arayın. Her taşın altına bakın. Ne pahasına olursa olsun onu bulmanızı istiyorum!”
- “Efendim, o asit denizinden sağ çıkması çok zor”
- “Bana ne be adam, cesedi getirin o zaman! Tüm kameraları inceleyin, tüm birimleri haberdar edin. Onu bulun yoksa hepinizi onun gibi yaparım!”

Adamlar adeta kaçar gibi koşarak uzaklaştılar. O anda söylediklerine anlam veremedim. Fakat artık polis midir asker midir ne olduğu belli olmayan o adamlar gittiğine göre artık kocamın karşısına çıkabilirdim. Yeniden kafamı pencereye uzattım ki kocam içeri seslendi:
- “Gelebilirsin hayatım”

O da nesi? Hayatım mı? Yani kocamın hayatında bir başkası mı vardı? Yıkıldım. Ben onun beni kim bilir ne kadar merak ettiğine üzülürken o üzüntüsünü gömecek bir yeri çoktan bulmuştu. Bana ne olduğunu halen tam olarak bilmiyordum ama o an ölmüş olmayı tercih ederdim. Bundan daha kötü bir durumla karşılaşmamın mümkün olmadığını düşünüyordum o anda. Zamanla çok yanıldığımı anlayacaktım tabi. Derken kapı açıldı ve merakla beklediğim kişi göründü. Bir üst modelle değiştirilmek için kenara atılmış bir kadın olarak yerime getirilen kişiyi merak etmediğimi söyleyemem. Fakat gördüğüm manzara karşısında şoke oldum: kapıda duran kişi bendim.




~ DEVAM EDECEK ~

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Medya