15 Temmuz 2013 Pazartesi

Taş Yumruk Hayri - Tefeci

Güneş mahallenin evlerini aydınlatmaya başlayalı iki saat kadar oluyordu. Sokakların arasında yaramaz çocuklar gibi koşturup duran tatlı bir esinti vardı. Az sonra tüm dükkanlar açılacak ve hayat normal akışına dönecekti. Sıradan bir günün sabahı gibi görünüyordu o sabah da, fakat öyle biri vardı ki o günün sabahı onun için çoktan kara bir sabaha dönüşmüştü bile.

Kaldırımlara çökmüş, üstü başı toz toprak içinde kalmış ihtiyarı fark eden Hayri hemen yanaşarak dostça adamın omzuna dokundu. Hayri her sabah erkenden kalkar ve kimsenin bilmediği bir yere giderdi. Anca gün iyice ağarıp da insanlar evlerinden çıkmaya başladıktan sonra kahveye giderdi ve insanlar kendisini gün içinde ilk kez orada görürlerdi. İşte bunun gibi en beklenmedik zamanlarda birden ortaya çıktığı da olurdu. Onun bu hallerini bilen tek tük kimseler için bu da Hayri’den çekinmek için sayısız sebebe bir ilave olurdu.

Kaldırımda oturan adamın hali içler acısıydı. Yerlerde sürüklenmişe benziyordu. Yaşlı da olduğu için durumu göründüğünden daha da zor olmalıydı. Ellerini yüzüne kapatmış ağlıyordu, fakat bu durum Hayri kendisini tanımasını engellemiyordu:

- “Mithat Abi, ne oldu sana böyle?”

Telaşla irkilern Mithat Bey kendisine saldıranların geri geldiğini düşünerek yerinden sıçradı ve korku dolu gözlerle Hayri’ye baktı. Hayri ise yaşlı başlı bir insana böyle bir fenalık yapmayı kabullenen vicdan yoksunu sefillere olan hiddetini gözlerinden ateş çıkararak ifade ediyordu. Korku ve hiddet dolu iki göz kesişti ve Mithat Bey bir kez daha irkildikten sonra o da Hayri’yi tanıdı ve sakinleşerek yeniden ağlamaklı haline geri döndü:

- “Hayri! Oğlum, bak ne yaptılar bana. Gitti. Gitti. Paralarımı aldılar, Sevda’nın okul parasıydı o para. Torunumun üniversite harcıydı. Aldılar. Hepsini aldılar”

Hayri öfkeden kuduracak gibi oldu. Savunmasız bir ihtiyarı yerlerde sürüklemek pahasına parasını alacak kadar gaddarlaşan bu talihsizler kimse onları bulup gaddarlık nasıl olurmuş gösterme isteğini en derinlerde hissetti. Kanı kaynayarak kendisini bir volkana dönüştürdü, öfkesi neredeyse lav olup ağzından fışkıracaktı. Fakat önce ihtiyarı rahat ettirmesi gerekiyordu, sonra da bu şerefsizliği yapanın kim olduğunu bulmalıydı.

Yaşlı adamı nazikçe ayağa kaldırarak kolunu omzuna attı ve olabildiğince sarsmadan zaten uzakta olmayan evine kadar yürüttü. Ahlar vahlar içinde zorla yürüyen adamın derdi ne gördüğü muameleydi ne de çektiği acılardı. Varsa yoksa torununu düşünüyordu. Onun okul parasını elinde tutamadığı için hayıflanıyor, adi bir hırsıza kaptırdığı için kendine kızıyordu. Adamın göz yaşları Hayri’yi de derinden yaralıyordu. Bu çaresizin akıttığı her damla yaş Hayri’nin gönlüne düşen birer ateş topuna dönüşüyordu. İhtiyara reva görülen bu muameleyi bir türlü kabullenemiyordu.

Kısa süre sonra Mithat Bey’in evine vardılar. Yaşlı karısı kapıyı açar açmaz feryadı yapıştırdı. Hayri adamı yavaşça içeri taşırken kadının feryadına tüm mahalleli pencerelere doluşmaya başlamıştı bile. Yaşlı kadın hemen durumu anladı:

- “Sevda’nın okul parasını çaldılar değil mi? Çaldılar onu! Biliyordum, sana demiştim! Ben demiştim! Gitti torunumun okul parası! Torunum okuyamayacak mı şimdi? Koca eline mi bakacak hayatı boyunca benim gibi?”

Kadın hayıflanmalarını bir süre daha devam ettirdi. Kadın konuştukça adam iyice ezilip büzülüyordu. Olayı gören ve duyan mahalleli kapının önüne doluşmaya başladı. Komşu kadınlar eve girip kadını bir köşeye oturttular ve biri su verirken biri de kolonya yetiştirdi. Sonra da kadını kaldırıp içerideki bir odaya götürdüler. Mithat Bey biraz sakinleşmiş, ilk andaki şoku üzerinden atmıştı. Hayri artık konuşma vaktinin geldiğini anladı:

- “Mithat Abi, tekrar geçmiş olsun”
Sağol Hayri oğlum. Sağol”
Seni yormak istemiyorum abi ama şu olayı bana bir anlatır mısın?”
Vallahi ben de anlamadım Hayri oğlum. Hilmi’nin dükkanının sokağına dönüyordum ki sanki arkamda birisi varmış gibi geldi. Bir döndüm ki arkamı, yüzü maskeli bir adam elindeki kalın bir sopayla bana vurmaya hazırlanıyor. Eğer fark etmesem ense köküme ekleştirecekti o sopayı. Neyse ki kolumla engel oldum. Bak şimdi fark ettim, kolum da çok acıyor”

Usulca adamın parçalanmış ceketinin kolunu sıvayan Hayri, adamın gömleğinin kolunu da kıvırınca kolun orta yerinde söylediği darbenin etkisiyle oluşan büyük bir morluğun açığa çıkmasını sağladı. Olayın sıcaklığıyla bu yarayı ilk anda hissetmemiş olan yaşlı adam birden fenalaştı. Hayri etrafına bakındı. Adamı oturttuğu eski koltuğun yanında bir küçük sehpa ve üzerinde bir bardakla yarısına kadar suyla dolu bir sürahi vardı. Hemen bir bardak su doldurarak içmesine yardımcı oldu.

Suyu içince bir parça iyileşir gibi olan yaşlı adam konuşmaya devam etti:

- “Sonuna kadar direndim ama benden daha genç ve güçlüydü. Nasıl oldu tam hatırlamıyorum, yere düştüm. Yerdeyken bile vurmaya devam etti. Sonra cebimdeki parayı alıp kaçtı. Sonrasını biliyorsun zaten”
Demek paranın cebinde olduğunu da biliyordu. İlginçtir, cebinde parayla o saatte oradan geçeceğini de biliyor olması lazım”
Vallahi bankaya götürüp yatıracaktım banka açılır açılmaz Hayri evladım”
Mithat Amca, sorması ayıptır neden Sevda’nın okul parasını babası değil de sen veriyorsun? Selim’in pek bir işte dikiş tutturamadığını biliyorum ama kızının okul parasını da mı veremiyor bu adam?”
Ne gezer. Selim itin biridir bilmez misin? Aaah ah, çok söyledik evlenme şununla diye ama dinleyen kim”
Peki şimdi nerelerde ne yapıyor Selim?”
Tam bilmiyorum Hayri Bey evladım, fakat keresteciler sitesinde bir marangozun yanında çalışıyor diye duymuştum en son”

Adam bunları söyledikten sonra cankurtaran ve polis arabalarının siren sesleri duyulmaya başlandı. Hayri de kafasını kaldırdı ve önündeki pencerede takılı dantelli perdelerin motiflerinin arasından bu araçları sokağın başında gördü. Yeniden Mithat Bey’e döndü:

- “Abim, polis ve cankurtaran geliyor. Şimdi senin yaralarına baksınlar. Polislere de her şeyi anlat. Benim şimdi gitmem lazım, halletmem gereken birkaç şey var. Yine uğrarım ben”
Sağolasın Hayri Bey oğlum. Allah senden razı olsun. Haydi git sen, boşuna seni de alıkoydum işinden gücünden. Ne yapalım, giden gitti. Sevda’mın talihi de ne karaymış...”
Allah’tan umut kesilmez Mithat Abi. Bakarsın beklemediğin bir anda elinde buluverirsin parayı. Haydi eyvallah”

Hayri’nin sonraki durağının Keresteciler Sitesi olacağını tahmin etmek güç olmamıştır sanırım. Selim’le ilgili söylentiyi Hayri de duymuştu, bu söylentiye göre Selim, Sarı İbrahim denen bir adamın yanında çalışıyordu. İbrahim belalı bir tipti, kendi çapında kaçakçılık ve yasa dışı malların ticaretini yapıyordu. Çok büyük olmamakla beraber hatrı sayılır bir nüfuzu vardı. Daha önce Hayri ile birkaç kez karşı karşıya gelmişlerdi fakat bir olay çıkmamıştı. Belki de Hayri’den ilk dayağını yemek kendisine o gün kısmet olacaktı. Her şey az sonra belli olacaktı.

İbrahim’in mekanı her tarafı talaş kaplı bir marangozhaneydi. Yarısının üstü açıktı ve bu bölüm kereste ve tomruklarla doluydu. Bir köşede de tahta parçaları yığılıydı. Diğer yarının ise üstü kapalıydı. Burada da iki bıçkı makinesiyle bir çakım tezgahı bulunuyordu. İçeride adamların üstlerini değiştirdikleri küçük bir oda, içi boş küçük bir depo ve bir de içinde büyük bir kompresör bulunan başka bir küçük oda vardı.

Hayri’nin giriş yaptığı iki büyük kapının hemen yanında İbrahim’in yazıhanesi vardı fakat İbrahim orada değildi. Atölyede yaklaşık on kişi çalışıyordu. Bunların dördü makinelerde, ikisi ortada ayakçı olarak, geri kalanlar da çakımhanede idiler. İçlerinde Hayri’yi tanımayan yoktu. Hepsinin adıyla sanıyla Taş Yumruk Hayri olarak bildiği bu adamın gelişinin pek hayırlı bir sebepten olmayacağı belliydi. Bunu bilen adamlardan birkaç tanesi daha önce söz konusu taş yumrukların tadına bakmış olduğundan bir anda ortam gerildi.

Tüm işçiler makinaları açık bırakarak Hayri’nin karşısına dizildiler. Onlar da Hayri’nin gelişine pek memnun olmadıklarını belli eder şekilde hareketler sergiliyorlardı. Birbirlerine karşılıklı olarak fırlattıkları pis elektriklerin ardından ilk sözü Hayri aldı:

- “Selim’i arıyorum”

Adamlardan biri hemen cevabı yapıştırdı:

- “Bugün gelmedi”
Öyle mi? Neden peki?”
Biz ne bilelim”

Kısa bir bakışma faslı daha geride kaldı. Hayri yine sordu:

- “İbrahim nerede peki?”

Adamlar küstahlaşmaya başladı:

- “Sana ne?”

Hayri, o ana dek dik bakışlar fırlatan kafasını kaldırdı. Vücut diliyle karşı tarafı tehdit etmek anlamına geliyordu bu yaptığı. Geride duran ayakçı ve çıraklar az sonra ortalığın şenleneceğinden emin oldular ve zevkle ellerini ovuşturmaya başladılar. Hayri de en pis bakışlarını sırasıyla bütün işçilere fırlattı. Onlar da pek kibar olmayan bakışlarla karşılık verdi. Hayri son bir uyarı yapacak kadar kibardı:

- “İbrahim burada, biliyorum. Söyleyin çıksın ortaya”

Bu söze karşılık olarak işçilerden biri büyük bir hata yaparak kalabalığın içinde oluşuna güvendi ve küstahlıkta zirve yaptı:

- “Bas git lan buradan, çek arabanı dedik oğlum sana! Yok diyoruz işte artist, defol buradan yoksa seni pişman ederiz”

Hayri'nin yanıtı kısa oldu:

- “Demek öyle...”

Diğer tüm işçiler bu gereksiz çıkışı yapan mesai arkadaşlarının üslubu karşısında dehşete düştü ve çizgiyi aşmasından dolayı başına gelecekleri düşünerek ona acıdılar. Hayri derhal lakabının hakkını vererek o işçiye öyle okkalı bir sağ yapıştırdı ki adam kırılan dişlerinden bile hızlıca uçarak çakımhanenin biriketten yapılma zayıf duvarını deldi ve tezgahın yanında çakılmayı bekleyen keresteleri parçalayarak aralarında kayboldu.

Şenlik başlamıştı. Kendisine doğru koşturan iki serseriyi boğazından yakalayan Hayri, ikiliyi yarım boy kadar havaya kaldırıp onları yere çaldı. Adamlar bir daha kalkamadı. Akıllı geçinenlerden bir tanesi elindeki demir levyeyi arkasından Hayri’ye doğru savurdu. Bu hamleyi önceden kestiren Hayri eğildi ve kontrolsüzce savrulan levye olanca ağırlığıyla Hayri’ye doğru hamle yapan başka bir işçinin suratında patladı. Savrulan dişlerinden, hatta fışkıran kanlardan bile daha hızlı bir şekilde biriket duvara uçan adamın kafası duvarı deldi ve öylece kaldı. Elinden levye de fırlamış olan adam çaresizlik içinde Hayri’den gelecek yumruklardan zevk almaya çalıştı. Hayri’nin midesine salladığı sağ ile iki büklüm olan adam sırtına inen taştan yapılma sol yumrukla da yere yapıştı ve bir daha kalkamadı.

Son kalan birkaç işçi de Hayri’ye doğru hamle yapmıştı ki depodan gelen bir sesle herkes irkildi:

- “YETER!”

Herkes bir an durakladı ve sesin geldiği yöne doğru baktılar. Bağıran kişi Sarı İbrahim’di:

- “Yeter Hayri! Buraya neden geldin bilmiyorum ama tamam, sen kazandın. Daha fazla dağıtma mekanı, istediğin nedir onu söyle”
Selim’i istiyorum”
Dün izin aldı. Ne bok yediğini bilmiyorum. O uyuşturucu satıcısı Selim’i ne yapacaksan yap, ama benimle bir ilgisi olmadığını bil”

İçindeki tuhaf bir his İbrahim’in yalan söylemediğini fısıldıyordu kendisine. Yine de tedbiri elden bırakmadı:

- “Eğer yalan söylüyorsan seni bulurum”
Mekanımı başıma yıkmışken halen sana yalan mı söyleyeceğim?”

Hayri buna inandı. Geldiği gibi sessizce çekip gitti. Sıradaki adresi Selim’in eviydi. Kapıyı nazikçe çaldı. Açan Selim’di. Hayri’yi görür görmez gözleri fal taşı gibi açıldı ve hemen kapıyı korkuyla kapatmaya çalıştı. Hayri araya ayağını koydu ve kapının kapanmasını engelledi. Güçlü bir omuz hareketiyle de kapıyı Selim’in bedeniyle birlikte geriye doğru attırdı. Yere düşen Selim’i yakasından tutup havaya kaldırdı:

- “Konuş ulan, neden soydun kayın pederini?”
Hayri Abi, vallahi billahi mecbur kaldım”
Kes ulan! Yaşlı başlı adama bu yaptığın yakışır mı delikanlıya?”
Abi vallahi durum bildiğin gibi değil!”

Hayri Selim’i yere indirdi ve bir okkalı yumrukla kanepenin üzerinden aşırarak karşıdaki duvarın dibine uçurdu. Selim’in direnmeye niyeti yoktu. Zaten ilk yumruktan kaşı öyle bir açılmıştı ki sanki kafasından kızıl bir pınar akıyor gibi olmuştu. Hayri yerde debelenen adamın üzerine eğildi, diziyle de boğazına bastırdı:

- “Bana seni burada öldürmemem için tek bir sebep söyle Selim, bana öyle bir şey söyle ki seni bu yer döşemesine harç yapmayayım”

Adam bir şeyler söylemeye çabaladı ama Hayri’nin dizi boğazını öyle bir sıkıştırmıştı ki bırakın konuşmayı, nefes dahi alamıyordu. Havasızlıktan ölmek üzereyken Hayri dizini gevşetti. Birkaç saniye soluk alan adam Hayri’ye onu bağışlaması için yalvarmaya başladı. Hayri’nin ise vicdanı taşa dönüşmüştü:

- “Sana sadece bir kez soracağım, yanlış cevabında kafanı ezerim. Ne ara geberdin anlamazsın bile, cehennem yolunu yarıladığında fark edersin böcek gibi ezildiğini”
Konuşacağım Hayri Abi! Yalvarırım beni bağışla.”

Selim iyice yola gelmişti artık. Hayri’nin bu denli agresif olmasına artık gerek yoktu. Zira çok ileri giderse olayı çözmek için elindeki tek tanığı kaybedebilirdi. Hasmının üzerinden kalktı, az önce onu üzerinden uçurduğu kanepenin önüne geçti ve güçlükle doğrulmaya çalışan adama oturmasını işaret etti:

- “Şimdi şuraya otur ve bana her şeyi düzgünce anlat. Sakın beni kandırmaya kalkma, yemem bilirsin. Bana Taş Yumruk Hayri derler, yumruğumla duvarı delerim”

Selim hemen söyleneni yaptı:

- “Bilmez miyim Hayri Abi, şimdiden üstümden tır geçmiş gibi oldu zaten”

İkisi de oturdular. Hayri haşin tavrını sürdürüyordu:

- “Anlat bakalım. Bir insan, kızının okul parasına el uzatmak pahasına yaşlı başlı kayın pederini yerlerde neden sürükler? Bu şerefsizliği neden yapar?”
Ne desen haklısın Hayri Abi. İnan buna mecbur kaldım. Biliyorsun bizim durumlar hep sakattır, bir işte dikiş tutturmuşluğum yoktur. Fakat en son içeri girdikten sonra tamam dedim, artık yeter dedim. Bu işleri bırakıp temiz bir hayata başlayacaktım. Altı ay kadar önce çıktım, hemen iş aramaya başladım. Ertesi hafta İbrahim’in yanına girdim”
Duydum. Orayı da ziyaret ettim zaten merak etme”

Selim bir an orada çıkmış olduğunu adı gibi bildiği olayları gözünün önüne getirdi. İbrahim’in ve onun iş yerinin Hayri’nin ziyaretinden sonraki halini düşünerek onlara acıdı. Kısa süre sonra konuşmaya devam etti:

- “Neyse abi. Önceleri iyi başlamıştı. Fakat sonraları İbrahim’in işler de kesada bağladı. Paramızı alamamaya başladık. Pek çok masraflar çıktı. Sevda’nın okul parası filan da çıktı. Sağdan soldan para istedim. Tabi adımız çıkmış dokuza, inmez sekize. Haliyle kimse yardımcı olmaya yanaşmadı. Ben de çaresiz kaldım. El mecbur, Nihat’ın kapısını çaldım”
Kayserili Nihat’a mı gittin yoksa?”
Evet abi”
O tefeci insanın iliğini sömürür Selim, Nihat’ı tanımıyor musun?”
Nasıl tanımam abi? Onun yüzünden hapse düştüm işte. Ama ne yapayım? Sen olsan ne yapardın benim yerimde?”

Hayri’nin taş kalbi yumuşamaya başlamıştı:

- “Çok seçeneğin yok tabi”
Hah, işte öyle abim. Neyse, parayı aldım. Hem de çok kısa vadeli aldım faizi düşük olsun diye”
Sonra ne oldu peki? Kayın pederini soyma noktasına nasıl geldi olay?”

Selim başını öne eğdi:

- “Sorma abi... Nihat’tan para aldığım duyulunca hemen eski arkadaşlar etrafıma doluştu. Eski huylar kolay çıkmıyor insandan. Kanıma girdiler. Barbut yaparız, kılıç yaparız, zar atarız parayı çoğaltırız dediler. Şimdi sana anlatırken utanç verici geliyor ama o zaman nasıl bir kafa varsa işte bende, kandım bunlara”
Tabi parayı da kaptırdın”
Maalesef abi”
Ulan Selim, sana ne demeli bilmiyorum. En iyisi ben seni geberteyim de dünya bir pislikten kurtulsun”
Ne desen haklısın abi. Bu işleri bilirsin. Şimdi Nihat’a borcum olan bu parayı ödemek zorunda kaldım. Ne yapayım abi? Kayın pederi aradım para istemek için. O da tahmin edeceğin gibi hiç de hoş karşılamadı bu teklifimi”
Haklı adam”
Haklı tabi. Sonra Sevda’nın okul parasını ödeyeceğini ama gerisine karışmayacağını söyledi. Ben de onun parayı evde sakladığını, sabah ilk iş bankaya götüreceğini biliyordum. Şeytana uydum işte abi. Biliyorsun gerisini”

Hayri yeniden sinirlendi, içinde belirginleşmeye başlayan minik yumuşama da yok oldu:

- “Seni şuracıkta geberitirdim ama sen kızınla eşine dua et. Bak Selim, şimdi kulaklarını sonuna kadar aç. Şimdi beni dikkatle dinleyeceksin. Söylediklerimin her harfine uyacaksın. Yoksa...”
Yoksa moksa yok abi, öl de öleyim, köpeğinim”
Şimdi gidip Nihat’tan senetlerini alacağım”
Ne dedin? Abi kendini öldürtmek midir niyetin? Sen çıldırdın galiba, Nihat’ın çevresinde bir orduyla yaşadığını bilmez misin?”
Sana sözümü kesme dedim”
Pardon abi”
Ben senetlerini geri aldıktan sonra Sevda’nın okul taksidiyle Mithat Abi’den çaldığın parayı da sana getireceğim. Kuruşuna dokunmadan hepsini onlara vereceksin. Sonra seni bir işe yerleştireceğim. Her sabah da gelip bakacağım. Bir sabah bile geç geldiğini görürsem, ustanın senden şikayetçi olduğunu duyarsam yeminle seni gebertirim!”

Selim ağlamaya başladı:

- “Senin yaptığın iyiliği bana babam bile yapmadı abi. Allah senden razı olsun, Allah ne muradın varsa versin. Dediklerinin harfinden çıkarsam Allah beni taş yapsın. Köpeğinim abi”

Hayri hiçbir şey söylemeden öylece kalkıp gitti. Selim ise boş duvarlara takılmış bakışlarıyla ağlamayı sürdürdü. Hayri’nin sonraki durağı Salih’in tamirhanesiydi. Tamirhane'de Hayri'yi Salih'in sadık çırağı Mirsad karşıladı. Mirsad, Hayri'nin öylesine uğramadığını, bir iş için geldiğini anladığından onu direkt olarak ustasının gizli odasına buyur etti. Tamirhanenin arka tarafında, yazıhanenin hemen dibindeki bir gizli kapıdan onu içeri aldı. Metal raflar ile yağ ve pislik içindeki malzemelerle kamufle edilmiş olan bu kapıdan Salih'in adeta bir cephaneliği andıran gizli odasına geçiliyordu. Ayrıca odada örtü altında bekleyen bir araba ve bir de kamyonet bulunuyordu.

Salih bir masanın üstünde küçük parçalı bir şeyleri söküp takmaya o derece dalmıştı ki Hayri'yi fark etmedi:

- “Ne diye takılmıyor bu anasını sattığımın şeyi yahu?”

Hayri bir süre Salih'in neyle uğraştığını anlamaya çalıştı. Kendini fark ettirmek için birkaç kere yalandan öksürdü fakat Salih öyle dalmıştı ki adeta başka bir gezegendeydi:

- “O gün ne güzel takmıştım yahu, şak diye oturmuştu şuraya”

Hayri artık iletişim kurmak için daha direkt bir adım atmak durumunda kaldı:

- “Salih Abi merhaba”
Vay! Hayri! Gözüm, ne kadardır oradasın? Hiç fark etmemişim geldiğini”
Farkındayım abi, nedir o uğraştığın merak ettim”
Bu mu? 1976 yılının olay silahı bu Hayri. Amerikalılar bu işi biliyor gerçekten, harika bir makine yapmışlar. Dur sana göstereyim. Şimdi takıcam şunu, bir saattir uğraştırıyor. Hah! Oldu. Ne mübarek adamsın be Hayri, demek ki senin gelmen gerekiyormuş bunu yapabilmem için. Gel benle”

Salih takmayı bitirdiği silahı da eline alıp gizli odanın daha da içlerine doğru yöneldi. Burada bir çeşit atış poligonu haline getirilmiş uzun bir oda vardı. Her yanı delik deşik olan bu odada hiçbir eşya bulunmuyordu. Yalnızca silahları üstüne koymak için yüksek bir masa ve karşıdaki uzak duvarın dibindeki demirden yapılmış, her yanı delik deşik hedef panosu vardı. Salih yeni oyuncağını denemek için çok heyecanlıydı:

- “Bak şimdi”

Hayri'nin kulaklarını tıkamasıyla Salih'in elindeki otomatik tabanca yağmur gibi mermileri hedef panosunun üzerine yağdırmaya başladı. Otomatik silahların çoğunda görülen hedeften sapma sorunu bu silahta yoktu. İnanılmaz derecede yüksek hızla dev mermileri panoya yapıştırıyordu. Saniyeler sonra dökme demirden yapılmış panonun önce üst kısmı ayrılıp gitti, sonra da yere bağlayan borudan itibaren komple koparak havaya uçtu pano.

Hayri'nin şaşkınlık dolu bakışlarının arasında dumanlar yükselen silahını indiren Salih'in ise yüzünde hınzır bir gülümseme vardı:

- “Nasıl ama? Dediğim kadar varmış değil mi?”
Ne diyeyim bilemedim abi, ben böyle şey görmedim”
Göremezsin tabi, yılın olay silahı bu. Sana dedim”
Aslında tam ihtiyacım olan türden bir şey bu abi”
Hayrola aslan parçası? Bu sefer kime dalacaksın?”
Nihat'a abi”

Salih'in sırıtan yüzü birden düşünceli bir hal aldı:

- “Hangi Nihat'a? Kayserili Nihat'a mı? Hani tefeci olana?”
Üstüne bastın”
Hayri sen delirdin mi? Oğlum orduyla girilmez oraya”

Bu kez de Hayri sırıtıyordu:

- “Sen değil misin her fırsatta benim bir orduya bedel olduğumu söyleyen güzel abim?”
Öyle tabi de, Nihat çok acımasızdır biliyorsun. Mekanı da şehrin göbeğindeki o büyük depodur, bin tane de köpeği bekler deponun her yanında”
Biliyorum abi”
Peki nasıl yapacaksın bu işi?”
Bir planım var abi. Fakat bu sefer senin yardımına ihtiyacım olacak”

~ @ ~

Nihat'ın mekanında fazla özenli olmayan bir hazırlık vardı. Hayri'nin geleceğinin haberi Nihat'a çoktan uçmuştu fakat Nihat koruma ordusuna o kadar güveniyordu ki Hayri'nin yanına bile yaklaşamadan yakalanacağından emindi. Masasında viskisini içip iskambil kağıtlarıyla oyun oynuyordu. Fakat yanında dikilen has adamı İsmail o kadar rahat değildi:

- “Patron, ilave adamlar koysak mı duvarlara?”
- “Neden?”
Nedenini biliyorsun abim, Hayri haber uçurmuş, 'bu gece geleceğim' demiş”
Amma da ödlek çıktın sen de be, bu kadar adamın arasından nasıl ulaşabilir bana?”
Ne bileyim patron, Hayri manyaktır. Adıyla sanıyla Taş Yumruk Hayri derler ona. Taktı mı takar. Belanın biridir. Sağı solu hiç belli olmaz. Yapamayacağı şey yoktur”
Hayri korkusu senin içine işlemiş, gelsin de görelim. Bırak bana zarar vermeyi, yakınıma bile yaklaşamaz!Hatta şu masanın üstündeki sinek valesine bile zarar veremez”

Nihat bunu söyler söylemez dışarıdan bir sesin geldiği duyuldu. Ne olduğu anlaşılmayan bu ses gittikçe yükseliyordu. Nihat sesin kaynağını merak etti:

- “Bu ses de neyin nesi?”
Motor sesine benziyor patron, bir araba ya da kamyonetin motor sesi bu sanki”

Saniyeler içinde ses o kadar yaklaştı ki Nihat ve İsmail kendilerini yana atarak duvarı delip deponun ortasına dalan kamyonetten kendilerini zor kurtardılar. Duvarın yıkılma sesi deponun her yanında yankılanarak çoğaldı ve sanki bir ordu Nihat'ın deposuna akın etmiş gibi hissetti herkes. Fakat İsmail soğuk kanlılığını koruyarak hemen kamyonetin yanına giderek kapısını açtı. Silahını doğrulttuğunda direksiyonda kimsenin olmadığını fark etti. Gaz pedalı bir taşla sabitlenmişti, direksiyon da bir tahtayla kilitlenmişti. Bu arada ilk andaki şaşkınlık atıldıktan sonra Nihat'ın tüm adamları büyük bir hataya ortak olarak deponun ortasında bulunan, yıkıntıların arasındaki kamyonete ateş açmaya başladı. Kulakları sağır eden silah seslerinin arasında İsmail'in “yapmayın” uyarıları kaynadı gitti, kimse onu duymadı. Az sonra İsmail'in korktuğu gibi kalbura dönen kamyonetin motoru alev aldı ve yanmaya başladı. Adamlardan bazıları kamyonetin patlayacağını anlayarak kaçmak istediler fakat arkalarını döndükleri anda diğer adamlardan gelen kurşunlara hedef olup vuruldular. Zaten kısa süre sonra kamyonet infilak etti ve zaten ortasından delinmiş olan depo havaya uçarak param parça oldu.

Nihat ve diğer tüm adamlar artık canlarının derdine düştüler. Hepsi yanan ve yıkılan depodan kendilerini dışarı atmanın derdindeydiler. Nihat'ın tefecilik işini sermaye yaparak deposunda biriktirdiği tüm kaçak mallar, tüm uyuşturucu ve tüm silahlar yanıyordu. Zaten yangın sönüp polisler olay yerine vardıklarında tüm kanun dışı mallar gün ışığına çıkacaktı ve bu durum her türlü Nihat'ın bitişi anlamına geliyordu.

Tüm sağ kurtulanlar depodan çıkarak hemen yanındaki limanın yarısı dolu konteyner parkına kendilerini attılar. Hepsi dehşet içindeydi. Nihat küfürler ediyor, adamı İsmail de sağa sola anlamsız emirler yağdırıyordu. Fakat macera henüz bitmemişti. Şimdi de limanın yakındaki depolarından Nihat'a ve sağ kalan adamlarına ateş açılıyordu. Bu silah pek önceden görülmüş bir şeye benzemiyordu, zira normal silahların mermileri konteynerlerden sekerken bu silah konteynerden tutun da beton zemine, demir direklere kadar önüne ne çıkarsa hepsini delip geçiyordu. Bu acımasız silahın ateşine karşı kaçmaktan başka yapabilecekleri bir şey yoktu. Böylece adamlar parkın konteynerlerle dolu olan kısmına doğru kaçarak konteynerler arasında dağılmak durumunda kaldılar.

Tüm adamlar, Nihat ve İsmail can korkusuyla kaçışarak konteynerler arasında buldukları yerlere saklandılar ve çoğu birbirinden ayrı düştü ve iletişimleri tamamen kesildi. Kısa süre sonra silah sesleri kesildi. Tüm adamlar saklandıkları yerden kafalarını çıkarmaya başladılar. Kimse neyle karşı karşıya olduğunu bilmediğinden herkes büyük bir dikkat ve gizlilik içinde hareket etmeye gayret ediyordu. Birkaç adam ise tedbirli davranmayarak bir anda ortaya çıktılar ve bir keskin nişancı tüfeği anında onları hedef almaya başladı. Adamlar korku içinde tekrardan saklandıkları yere geri girdiler.

Böylelikle tüm adamlar oldukları yere mıhlandılar. Kimse nerede olduğunu göremediği bu keskin nişancının korkusundan burnunu dahi dışarı çıkarmaya cesaret edemiyordu. Nihat ise bir parça daha cesurdu, konteynerler arasında yavaş ve dikkatli adımlar atarak sıyrılmaya çalışıyordu. Zira polis gelene kadar orada kalmak onun için ölümle eş anlamlıydı, onun için ne pahasına olursa olsun buradan kurtulmalıydı. Bir süre konteynerler arasında sürünerek ve eğilerek dolaştıktan sonra nihayet keskin nişancıdan güvende olacağını düşündüğü bir yere geldi. Yavaşça ayağa kalktı, sağına soluna baktı. Keskin nişancının kendisini görmediğinden emin olduktan sonra iyice rahatladı ve çıkışa doğru birkaç adım attı ki karşısında birinin dikilmekte olduğunu fark etti. Bu kişinin yüzü görünmüyordu fakat Nihat onun kim olduğunu biliyordu:

- “Hayri!”
Üstüne bastın”
Şerefsiz, köpek! Bitirdin ulan beni! Yedim seni, çiğ çiğ yedim hem de!”

Gözü dönmüş şekilde elini beline attı ve silahını Hayri'ye doğrulttu fakat henüz tetiğe dokunacak kadar zaman bulamadan keskin nişancı onun silahını muhteşem derecede isabetli bir atışla vurarak düşürdü. Nihat şaşkına döndü:

- “Ulan bu keskin nişancıyı da mı sen ayarladın?”
Salih Abi sağolsun çok iyidir silah işlerinde, iyi bilirsin”
Bilmez miyim? Demek o da bu işin içinde”
Sen onu boşver şimdi, bana kasanın yerini söyleyeceksin”
Ne kasası ulan? Neyim var neyim yoksa gitti işte, her şeyim o depodaydı”
Nihat, canımı sıkma. Bana kasanın yerini söyle”
Kasa masa yok anladın mı? Bittim diyorum, neyim var neyim yok gitti diyorum”
Senin gibi servetinin kaynağı tefecilik olan biri velinimeti olan borç senetlerini polisin defalarca bastığı bu depoda mı saklıyor yani? Güldürme beni Nihat! Daha fazla canımı sıkmadan o kasanın yerini söyle bana”

Hayri, sözü henüz bitmişti ki muhteşem bir refleks göstererek arkasından kendisine fırlatılan bıçağı fark ederek yana doğru eğildi ve eğer fark etmese boynuna arkadan isabet edecek olan bıçağı havada yakaladı. Bu bıçağı fırlatan kişi Nihat'ın sağ kolu İsmail'di. Bıçağın işe yaramadığını görünce hemen Hayri'ye doğru koştu fakat Hayri onun güçlü yumruğunu bileğinden yakalayarak iyice kavradı ve adamın bileğini çatırdatarak kırdı. Acı içinde yere çöken İsmail'i yakasından tutarak yeniden ayağa kaldırdı ve ona o kadar acı verici şekilde girişerek onun kaburgalarını, elmacık kemiklerini, ağzını ve burnunu taş yumruklarıyla o kadar çabucak kırdı ki Nihat'ın direnecek hali kalmadı. Hayri İsmail'le işini bitirip Nihat'a doğru yöneldiğinde Nihat diz çöküp yalvarmaya başladı:

- “Ne istersen yapacağım, köpeğinim, yalvarırım bana zarar verme. Söyleyeceğim, her şeyi söyleyeceğim! Kasa evde, yatak odasındaki büyük tablonun arkasında. Şifresi 32 45 95 50. Bütün senetler içinde. Onun bunun çocuğu olayım ki doğru söylüyorum, yavlarırım beni bağışla”

~ @ ~

Gece yine hüzünbaz sessizliği ile çökmüştü şehrin üstüne. Hayri yine gece geç saatte eve döndü. Annesi hatice hanım yine penceresinin başında Kur'an okumaktaydı. Hayri de annesinin tam karşısında, pencerenin diğer tarafındaki koltuğa oturdu. Pencereden gök yüzüne, çatılara, çatıların üzerinden görünen Boğaziçi'ne, oradaki gemilere, ışıklara ve diğer her şeye doğru bakıyordu. Fakat hiç birini görmüyordu. Sessizliği yine Hatice Sultan'ın sekmeyen altıncı hissi bozdu:

- “Mithat Bey nasıl olmuş?”
İyi”
Ya Selim?”
O da iyi Hatice Sultan”
Nihat?”

Hayri annesinin dehasına daha fazla kayıtsız kalamadı:

- “Her şeyi biliyorsun değil mi Hatice Sultan? Allah aşkına söyle, bunu nasıl yapıyorsun?”

Hatice Sultan kitabını indirdi, sevecen bakışlarını Hayri'ye yöneltti:

- “Anneler bilirler oğlum. Anneler bilirler”
Her şeyi sana gösteren Allah'tır, böyle temiz bir kalbe her şey malum olur biliyorum. Fakat yine de bunu nasıl yaptığını anlayamıyorum”

Yaşlı kadın gülümseyerek kitabını okumaya geri koyuldu. Hayri yine pencereden dışarı daldı. Bu kez sessizliği kendisi bozdu:

- “Hatice Sultan, bunu senden başkası bilemez. Ölüler gittikleri yerde mutlu mudurlar? Hatta bizleri unutmuşlar belki de, öyle değil mi?”

Kadın bakışlarını bir kez daha kitabından kaldırdı:

- “Bunu ancak Allah bilir evladım. Artık bu konuyu kapatmaya bak Hayri. Ben de babanı yıllarca bekledim, bak resmi halen duvarda asılı. Giden gelseydi emin ol baban gelirdi. Hayatımda ondan mert, ondan yürekli ve ondan becerikli tek kişi gördüysem o da sensindir, başka da yoktur Hayri oğlum. Sen de o kızın mezarına daha fazla gitme artık, hem kendin için hem de onun sonsuz huzuru için”

Duyduklarına sevinmeyen Hayri yine camdan dışarı bakarak hayallere daldı.

~ @ ~

Bir vakit sonra Mithat Bey yine erken bir vakitte mahallenin kaldırımlarından yürüyordu. Sabah sessizliğini dükkanlarını yeni açan esnaflar ve işlerine yetişmeye çalışan insanlar bozmaya henüz başlamıştı. Mithat Bey'in yaraları yavaştan iyileşmeye başlıyordu fakat halen yürüyüşü eski hızına kavuşamamıştı. Hayri her zaman olduğu gibi bir hayalet edasıyla arkada beliriverdi:

- “Hayırlı günler Mithat abi”

Mithat telaşla irkilerek hemen arkasına döndü:

- “Hayri Bey oğlum sen miydin? Yüreğime indireceksin bir gün ya dur bakalım ne zaman. Sana da hayırlı günler”
Nasılsın abim? Nasıl sağlığın, sıhhatin?”
Sağol Hayri Bey oğlum. Geçen gün ne olduğuna inanamazsın”
Hayırdır Mithat Abi, ne oldu?”
Bizim hayırsız Selim var ya, bir fırında çalışmaya başlamış da Sevda'ya okul parası bile biriktirmiş! Geçen geldi, kılık kıyafeti de yerindeydi. Süslenmiş, özenmiş, bir de çiçek almış eline, hem başıma gelen olayı duyup geçmiş olsuna gelmiş, hem de Sevda'ya biriktirdiği okul parasını getirmiş. Sordum soruşturdum, tüm borçlarını kapatmış. Ustasına da sordum, it gibi çalışıyormuş fırında. Ne oldu bu çocuğa anlamadım vallahi, tır mı çarptı bu çoğu ne oldu?”
Çarpmıştır Mithat abi, çarpmıştır”

Mithat'ın hiçbir şeyden haberi yoktu, her şeyi tam da Hayri'nin bilmesini istediği gibi biliyordu. Kimse Selim'i fırına Hayri'nin yerleştirdiğini bilmiyordu, yine kimse Selim'e kızının okul parasını Hayri'nin verdiğini de bilmiyordu, Hayri'nin Selim'e ve başkalarına ait borç senetlerini kendilerine dağıttığını da kimse bilmiyordu. Kimi dükkanını açarken kapının önünde, kimi posta kutusunun içinde, kimisi de evinin kapısının altından atılmış şekilde buluyordu senetlerini. Hiç biri kahramanlarının kim olduğunu ömürleri boyunca öğrenemeyeceklerdi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sosyal Medya