23 Temmuz 2013 Salı

Sayborg - Bölüm II

(Sayborg - Bölüm I'den devam)

...
- “Gelebilirsin hayatım”

O da nesi? Hayatım mı? Yani kocamın hayatında bir başkası mı vardı? Yıkıldım. Ben onun beni kim bilir ne kadar merak ettiğine üzülürken o üzüntüsünü gömecek bir yeri çoktan bulmuştu. Bana ne olduğunu halen tam olarak bilmiyordum ama o an ölmüş olmayı tercih ederdim. Bundan daha kötü bir durumla karşılaşmamın mümkün olmadığını düşünüyordum o anda. Zamanla çok yanıldığımı anlayacaktım tabi. Derken kapı açıldı ve merakla beklediğim kişi göründü. Bir üst modelle değiştirilmek için kenara atılmış bir kadın olarak yerime getirilen kişiyi merak etmediğimi söyleyemem. Fakat gördüğüm manzara karşısında şoke oldum: kapıda duran kişi bendim.

Bu macera gittikçe daha da içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamıştı. Değil beynimin sağlam kalan organik bölümünün, sonradan eklenen mikroçiplerin ve elektronik bölümünün bile bu yaşananlara dayanması olası değildi. Ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Delirme sınırındaydım ve tüm devrelerim yanmak üzereydi. Önce gülmeye başladım. Öyle bir gülme geldi ki kahkahalarımın duyulup enselenmekten korktum bir an. Saniyeler sonra da yağmur gibi göz yaşlarıyla hıçkırıklara boğuldum. Son iki saniyede ne kadar güzel nefes aldığıma sevinecek kadar zavallı bir hale düştüğümü fark ettim.

Burada ne yaptığımı bilmiyordum, zaten bir amacım da yoktu. Bu nedenle oturup duygusal saçmalama eşliğinde pencere tiyatrosunu bir süre daha takip etmenin bir sakıncası olmadığına karar verdim. Karşımda gördüğüm ben -artık hangisi gerçek hangisi sonradan yapma bilemediğimden ben mi sahteyim yoksa o mu ayırt edemediyordum- üzgün bir yüz ifadesiyle yaklaşarak eşime -ya da eski eşime mi demeliyim- arkasından bir güzel sarıldı. Şimdi kıskançlık hissetmeli miyim?

Fakat eşimin onunla ilgilenecek havası yok gibiydi. O viskileri arka arkaya deviriyordu. Oysa ben ölmeden önce viski içtiğine hiç şahit olmamıştım. Bir saniye, ben öldüm mü gerçekten? Bunu kabullenmişim demek ki kelimelerim de bu şekilde çıkıyor ağzımdan. Neyse... Ölümden döneni böyle yapıyorlar demek ki.

Giderek daha da derinine çekildiğim duygusal girdap eşimin âni bir hareketiyle dağıldı. Viski şişesinden küçük bardaklar çekmek kesmemiş olacak ki şişenin dibinde kalanı kafasına dikerek şişeyi yere fırlattı ve kristal şişe yere düşerek bomba gibi patladı. Ben de tüm görevliler gibi, karşımdaki öteki ben gibi, hatta sarmaşığın bir köşesinde uykusundan sıçrayıp aşağı düşen kedi gibi korkuyla irkildim. Eşim çok sinirliydi:
- “Onu nasıl bulamıyorsunuz? Tüm teknoloji emrinizde, şehrin her köşesi otomatik yüz tanıma sistemli kameralarla gözetleniyor. Herhangi bir sisteme herhangi bir terminalden erişim sağlamaya teşebbüs ettiği anda alarm veriliyor. Bunlardan da öte Syber Corp içinde de, sokaklarda da her yerde insan casuslarımız var. Tüm iletişim uyduları, tüm belediye araçları, tüm bilgisayar sistemlerinden nasıl kaçabiliyor bu kadın?”

Karşımdaki ben de aynı benim gibi eşimin sinir anlarına sükunetle yaklaşıyordu:
- “Hayatım, biliyorsun ki bütün giriş kodları, şehir haritaları, sistemlerin açık kapıları ve gizli girişleri hafızasına yüklendi. Lütfen sakin ol, görevi için gerekli şeyler bunlar. Hepsi senin onayınla ve hatta imzanla yüklendi belleğine”

Hiçbir söz eşimin sinirini dindiremiyordu:
- “Başlatma görevinden! Yapması gereken çok basit bir şeydi. Olaylar bu boyutlara asla ulaşmamalıydı. Yarın bütün gazetelerde okuyacağız olanları”
- “Hayır, her şey ayarlandı. Bütün gazetelerin yarınki içerikleri incelendi ve ısrarla bu haberi yayınlamak isteyen editörler ve gazete patronları da cyborg ikizleriyle değiştirildi”

Eşim bunu duyunca biraz rahatlar gibi oldu:
- “Casusumuz Jason ne diyor? Bu işi çoktan bitirmiş olması gerekirdi”
- “Ona henüz ulaşamadık. Craig onun casus olduğunu fark edip ortadan kaldırmış olabilir”
- “Umarım onu Syber Corp'tan önce buluruz”

Duyduklarımın hiç birine anlam verememiştim ancak bu kadar macera bana yetmişti. Sessizce aşağı indim. Bahçe duvarına doğru amaçsızca yürüdüm. Öyle anlamsız bakıyordum ki etrafa, beni bir muhafız fark etseydi bile halime acıyıp bırakırdı eminim. Arka bahçenin duvarındaki açıklıktan girdiğim gibi geri çıktım. Hiçbir şey hissetmiyordum. Ne korkuyordum, ne üzülüyordum. Ne yaşamaya dair bir isteğim vardı ne de olan biteni anlamaya dair. Burada yapılacak başka bir şey yoktu benim için.

Kendini bilmez bir şekilde yürürken bir otoyola denk geldim. Sağıma doğru baktım ve oradan gelen dev boyutlarda bir aracı fark ettim. Şeytan o an kulağıma fısıldadı: işte acıları dindirme fırsatı! Her şey bir anda olup bitecekti ve ben bu bulmacanın içinden bir anda çıkacaktım. Kimseyi de beni arayıp bulmaları için daha fazla zahmete sokmayacaktım. Düşünmeden otoyola yürüdüm. Kamyonun önüne geçtim. Yüzümü ona doğru döndüm ve kollarımı açtım. Bu kez tam ölecektim ki bir dahaki sefere bir cyborg yapacak kadar dahi parçamın kalmadığından emin olayım.

Kamyon olanca hızıyla üstüme geliyordu. İçimde derin bir huzur hissettim. Ruhum havalanmaya başlamıştı bile! Ancak bu huzur bir anda sekteye uğradı. Bazı resimler belirmeye başladı zihnimde. Bu kabusa uyanmadan önceki son anlarımı hatırlamaya başladım. Arabayla eşimin partisinden uzaklaştıktan sonra otoyolda gittiğimi hatırladım. Karşıdan bir kamyon geliyordu. Evet, aynen böyle bir kamyon üzerime doğru geliyordu. Frene basıyordum ama fren yoktu, çalışmıyordu. Direksiyonum da kilitlenmişti. Sanki arabayı başkası kontrol ediyordu.

Yine olmadı, yine ölmeyi başaramadım. Biri kenardan üstüme atladı ve kamyonun bana çarpmasına engel oldu. Eğer yaşıyor olsaydım bu kişiye binlerce teşekkürler ederdim. Ama şimdi beni bu ara durumda bıraktığı için ona çok kızıyordum. Tam kendisine söylenecekken daha yerden kalkmama bile fırsat vermeden elimden tutup beni zorla kaldırdı ve koşarak peşinden sürüklemeye başladı. En yakın mesafe içinde bulduğu ilk kuytuya beni götürdü.

Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken ceketinin içinden bir tablet çıkartarak bir şeyler yapmaya başladı. O sırada onu tanıdım: bu, ilk ayıldığımda beni yeniden masaya bağlamaya çalışan gözlüklü mühendisti. Hayatta hiçbir zaman daha kötüsü olamaz dememek gerekiyormuş! Gittikçe daha da dibine çekiliyordum bu bataklığın. Tamamen istem dışı şekilde konuşmaya başladım:
- “Sen! Seni hatırlıyorum”
- “Beni boş ver, ben artık bir ölüyüm. Seni kurtarmalıyız, Craig seni ele geçirirse bittik demektir”

Tabletteki ayarlamaları bitince kıyafetimin sol omzunu yırttı. Nedense onun benim iyiliğim için çaba gösterdiğine inandım ve karşı koymadım. Cebinden çıkardığı saatçi tornavidasına benzer bir aletle sol omzumda büyük bir delik açarak bir şeyler ayarlamaya başladı. İşi çok çabuk bitti. Zaten cildim her yaradan sonra otomatik olarak yenilendiği için bunun bana zarar vermeyecek bir operasyon olduğunu biliyordum. Mühendis birkaç saniye daha tabletle oyalandıktan sonra birkaç kelime etti:
- “Tamam! Şimdi seni bulmaları zorlaşacak”

Elindeki tablete baktığımda şimdiye kadar geçtiğim tüm rotalar, görüntümü kaydetmiş bazı güvenlik kameralarından resimler ve az önce ayrıldığım eski evimde sarmaşığa tırmanırken çekilmiş görüntülerim vardı. Yeniden telaşlanmaya başladım:
- “Neler oluyor?”
- “Zaman yok! Sadece şunu bil: iletişim uyduları yirmi dakikalık gecikmeyle çalışır. Bir yerde yirmi dakikadan fazla kalırsan enselenirsin. Şimdi üzerindeki takip sistemlerini kapattım, artık özgürsün. Şunu da unutma: ...”

Sözünü bitirme fırsatı bulamadan sırtından vurularak kollarıma düştü. Kollarımdaki son sözleri de yaşadığım bu olayın geri kalanı gibi oldukça anlamsızdı:
- “Senden alyuvar kristallerini çalmanı isterlerse sakın yapma!”
- “Sen kimsin?”
- “İşi bitmiş casus Jason”

Öldü. Bana doğru gelen onlarca spot ışığını fark edince tüm film başa sarmış oldu. Hiç yenibaştan bir kovalamaca yaşamaya niyetim yoktu. İlk kez bu derece kararlı ve korkusuzdum. Onlardan kaçmadım.Ağaçların arasından çıktım ve açıkta öylece durdum. Karşımda küçük bir ordu vardı. Önümde kısa bir mesafe uzağıma mevzilenmiş bir bölük asker, arkada pek çok araç ve tepede daha önce görmediğim türden tuhaf bir helikopter vardı ve üstüme bir projektör tutuyordu.

Teslim olmamı yoksa ateş edileceğini söylediler. Aldırmadım. Ardından ateş açmaya başladılar. İlk kurşun silahtan çıktıktan sonra içgüdülerim bana elektromanyetik zırhı devreye almamı söyledi, ben de gözümün önünde beliren bazı yazılardan sonra kurşunlara karşı güçlü olduğumu hissettim. Gerçekten de üzerime yağmur gibi yağan mermiler sadece cildimde küçük delikler oluşturabildi ki bunlar da hemen yenilendi.

Kurşunların oluşturduğu toz bulutu dağıldıktan sonra askerler şaşkınlık içinde kalmışlardı. Şimdi hamle sırası bendeydi. İçgüdülerim bana “araç kontrolü” işlemini başlatmamı söylüyordu bu kez, “araç kontrolü” dediğimde gözümün önünde beliren seçeneklerden “uzaktan” yazanını seçtim. Şimdi hangi araca bakarsam onu kontrol edebildiğimi hissediyordum. Önce karşımdaki araçlardan ikisini kafa kafaya çarpıştırdıktan sonra bir başkasını da askerlerin üzerine doğru sürdüm. Korkak tavuklar gibi etrafa dağıldılar. Demek ki tüm vücutlarını kaplayan bu tuhaf üniformaların altında da robotlar değil insanlar vardı, zira canlarını kurtarmak için kaçıyorlardı.

Canlanmamdan sonra ilk kez eğlenmeye başlamıştım. Sonrasında bakışlarımı helikoptere yönelttim. Pilot hemen aşağı atladı. Demek ki o da uzaktan araç kontrolü yapabildiğimi biliyordu. Helikopteri de havada sürükleyerek yakındaki yüksek bir binaya çarptırdım. Daha önce bu kabiliyetlerimi neden keşfedemediğimi anlamıyorum. Belki de bunlar az önce hayatını kaybeden mühendis Jason'ın yaptığı ayarlamalardan sonra ortaya çıkmıştı, bilemiyorum.

Fakat eğlence kısa sürdü. O kadar çok takviye geliyordu ki bunlarla baş edebilmeme imkan olmadığını görüyordum. Gittikçe yükselen ateş gücüne karşı koymak da gittikçe zorlaşıyordu. Başlarda gelen takviyeleri kendi araçlarıyla hallediyordum fakat zamanla daha değişik araçlar gelmeye başladı ve bunlar bir tür manyetik zırhla uzaktan kontrole karşı korunuyorlardı. Gelen takviyelerin ateş gücüne daha fazla dayanamayacak hale gelince bir kaçış yolu aradım fakat her yönden sıkışmıştım. Kapana kısılmıştım fakat bu kez ölmek için o kadar istekli değildim. Bu bulmacayı çözüp doğruyu-eğriyi ayırmadan gitmeye niyetim yoktu.

Sanırım şansımdan en büyük yardımı bu kez gördüm. Arkamdaki bina bloğunun üstünden dev bir hava taşıtı gelerek önce rüzgarıyla ortalığı talan etti. Sonra da karşımdaki güçlere ateş açarak hepsini geri çekilmeye mecbur etti. Sonra iyice alçaldı ve altındaki kargo bölümünün kapısı açıldı. Burada tuhaf bir adam bana doğru bakıyordu. Bir gözünde birkaç mercek bulunan tuhaf bir aparat vardı. Hava taşıtı olabildiğince alçaldı ve tek gözünde tuhaf aparat bulunan adam bağırdı:
- “Atla!”

Birkaç metre yüksekte bulunan bu taşıta normal şartlarda atlayabilmem mümkün değildi. Ancak az önce geri çekilen askerler yeniden toplanmaya başlamıştı. Onları def eden hava taşıtı da o anda beni almak için alçaldığından ateş edemiyordu. Ne yapacağımı bilemezken adam tekrar bağırdı:
- “Atla Laura! Yapabilirsin”

Adımı da bilen bu adama nedense birden güven duygusu hissettim. Adımı biliyorsa atlayabileceğimi de biliyor olmalıydı. İyice gerinerek zıpladım ve adam haklı çıktı. Verdiğim güç fazla bile gelmişti, neredeyse kargo bölümüne açık kapaktan değil de zeminini delerek girecektim. Henüz güçlerimi tam kavrayamadığım için hatalı hareketim sonucu beni çağıran adama çarparak ikimizin birden kargo bölümünün içine yuvarlanmasına sebep oldum.

Öyle veya böyle görevini tamamladığı için taşıtın kaptanı hemen kargo bölümünün kapağını kapatarak yükseldi. Böylece askerlerin tehtidinden kurtulmuş oldum. Fakat şimdi ne olduğunu bilmediğim bir taşıtın içinde yerde tanımadığım bir adamın üstünde yatıyordum. Adamın tek gözüyle kısa bir süre bakıştıktan sonra adamın gülümsemesi beni kendime getirdi. Üstünden kalktım ve birbirimize yardım ederek ayağa kalktık. Adam samimi bir üslup sergilemeyi tercih ediyordu:
- “Geçmiş olsun Laura, neredeyse yakalanacaktın”

Fakat ben aynı derecede samimi olabilecek modda değildim. Adam çekingen tavırlarımı fark etmekte geçickmedi:
- “Özür dilerim Laura, sana kendimi tanıtmayı unuttum. Ben General Craig, ben senin eski eşinin dünyaya yaydığı kötülüklere karşı mücadele eden biriyim. Bizler direniş kuvvetleriyiz. Ben de bu kuvvetin başıyım. Diğer generallerle birlikte direnişi örgütleyip mücadele vermeye çalışıyoruz. Ancak eski eşinin şirketi çok güçlü ve politika üzerinde de çok etkili. Onunla mücadele etmek kolay değil”

Duyduklarım beni hiç mutlu etmemişti. Fakat halen ikna olmamıştım. General bunu anlamış olacak ki kısa süre duraklattığı konuşmasını sürdürdü:
- “O şirket insanları robotlaştırarak kendi imparatorluğunu yaratmak amacını güdüyor. Bugüne kadar çok kişiyi robot ikizleriyle değiştirdiler. Hatta sen de bunlardan birisin. Sen ilk değiştirdiği kişilerden birisin. Sen bir prototipsin Laura, senden öğrendikleriyle bütün dünyayı robotlaştırmaya başladı”

General'in anlatacak daha çok şeyi olduğu belliydi, fakat benim daha fazla dinleyecek dermanım kalmamıştı. Elimle yeter anlamında bir işaret yaptım. Bayılacak gibi olmuştum. Sendelerken General beni tuttu:
- “Laura, iyi misin? Otur şöyle”

Bir kenara oturmamı sağladı. Kısa süre dinlendim ve kendime geldim:
- “Neredeyim ben?”
- “Burası SYCO-1 Interceptor. Direniş gemilerinden birindesin. Özür dilerim Laura, seni üzmek istememiştim ama gerçekleri bilmen gerekiyor”
- “Haklısınız General. Ne kadar acı olsa da gerçeği bilmek, yalanlar üstüne pembe bir dünya kurmaktan iyidir. İnsan benim gibi öldükten sonra bile fark edebiliyor dünyasının tamamen pembe ve sanal bir resim olduğunu”

Kısa bir sessizlik oldu. General'in söyleyecek başka şeyleri de vardı:
- “Laura, durum bu kadar da ümitsiz olmayabilir”
- “Nasıl yani?”
- “Sen de bu direnişe yardım edebilir, ona hayati derecede önemli bir katkı yapabilirsin”
- “Katkı mı?”
- “Evet”

İlk duyduğumda teklif ilgimi çekmemişti ama General bunun aynı zamanda beni bu hale getirenlerden intikam alıp başkalarına da aynını yapmaya engel olabilecek bir konu olduğunu anlatınca birden ilgilenmeye başladım:
- “Sizin için ne yapabilirim General?”
- “İlk uyandığın yere gideceksin”
- “Nasıl yani?”
- “Orası eski eşinin şirketlerinin kalesi. O merkezde yapılan araştırmalar cyborg yapımındaki teknolojilerin geliştirilmesini sağlıyor. Sana vereceğimiz korrdinatlara gideceksin ve senden orada bulunan özel bir şeyi bana getirmeni istiyorum. Ne olduğunu oraya gittiğinde sana söyleyeceğim ”

Bir an yaşadığım bu kâbusu başkalarının da yaşadığını göz önüne getirdim. Doğup doğmadığını bilmediğim çocuğum, annem, babam, hatta devlet başkanı, senato üyeleri ve tüm diğer insanları sırayla aklımdan geçirdim. Hayır, başka kimse bu kaderi yaşamamalıydı! Yeniden canlanmamı anlamlı kılmak artı elimdeydi. Zaten öldükten sonra iyilik adına işler yapabilmek çok az insana -ya da artık her neysem ona- nasip olacak bir şanstı ve ben bu şansı iyi değerlendirecektim!
- “Kabul ediyorum!”
- “O zaman şu koltuğa otur lütfen, gerekli bilgileri sana yükleyeceğiz”

Gösterdiği koltuk her yerinde kablolar ve elektronik devreler bulunan tuhaf bir şeydi. Biraz çekinerek buraya oturdum. Hemen sol omzuma, belimin sağ tarafına, başımın arkasına ve diğer pek çok yere kablolar ve temaslı-temassız iletişim aletleri takılmaya başlandı. Çok az canım acıyordu ancak bu kablolar çıktığı anda cildimin yeniden kusursuz şekilde toparlanacağını bilmek beni rahatlatıyordu. Birkaç dakika boyunca yükleme sürdü. İşim bitince hemen harekete geçmek istedim:
- “Çok teşekkürler General. Hemen harekete geçiyorum”
- “Seni yakınlara bırakalım istersen”
- “Gerek yok, teşekkür ederim”

Koltuktan kalkıp kargo bölümünün kapısına baktım. Uzaktan kontrolü düşünüp kapının açılmasını istedim. Kapak hemen açıldı ve kendimi oluşan hava basıncına bırakarak açağı atladım. Diğerleri zorlukla tutunacak bir yerler bularak kendilerini kurtardı. Ben asit denizine daldım ve yeniden canlandığım hapishaneye doğru yüzdüm. Hiçbir şeyden korkmuyordum. Buradan ilk düştüğüm zamanki şelalenin dibinde geldiğimde burada mutasyona uğradığı için çok tuhaf dönüşümler geçirmiş korkunç yaratıklar yüzüyordu, suyun içinde de bildiğimiz sudan başka her şey vardı. Bu şelale başlı başına bir çevre felaketiydi.

Tuhaftı ama tüm güvenlik kameralarının, tüm korumaların, tüm alarm sistemlerinin ve her şeyin yerini de biliyordum giriş kodlarını da, onları nasıl atlatacağımı, nasıl kapatacağımı ve nasıl açacağımı da iyi biliyordum. Bunlar büyük ihtimalle General Craig'in gemisinde yüklenmişti bana. Ama onlar her şeyi nasıl böyle detaylı şekilde bilebiliyorlardı? Her şeyi biliyorlarsa neden sistemlerini bozarak şirkete zarar veremiyorlardı?

Neyse, orada bulunma amacım başkaydı. Robot kolumun da yardımıyla usulca şelalenin kenarındaki yüce duvarlardan tırmandım. İçerisi hakkında o kadar detaylı bilgi yüklenmişti ki otomatik olarak araziyi tarayan kontrol kulesi projektörleri arasında kaç saniye bekleyip kaç saniyede geçmem gerektiğini dahi biliyordum. Böylece tüm koridorları geçtim, tüm güvenlikleri atlattım ve hiçbir alarma yakalanmadım. Bana verilen koordinatlardaki yere varmama çok az kala ilk uyandığım o laboratuvarı gördüm. Tüm o dehşet anlarını tekrar yaşadım.

Kendimi o kadar kötü hissettim ki duvarları delerek oradan kaçmak istedim. Ancak orada zevk için bulunmadığımı anımsadım. Eski eşimin zulümlerini durduracaktım ve bana yaptığını bir daha başka kimseye yapmasına izin vermeyecektim. Bunun için neye dayanmam gerekiyorsa, hangi kötü deneyimlere göğüs germem gerekiyorsa bunu yapacaktım! Derin bir nefes alıp bana söylenen odaya girdim. Burası bir tür soğuk hava deposuydu. Isı o kadar düşüktü ki eğer bir cyborg olmasaydım kesinlikle kanım donarak ölürdüm.

İçimden General Craig'e ulaşmayı geçirdim ve o anda General'i duyabilmeye başladım:
- “Varabildin mi Laura?”
- “Evet General. Tam olarak dediğiniz yerdeyim. Benden size getirmemi istediğiniz şey nedir?”
- “Hemen sol tarafta, küçük dolabı aç”

Burada bir mini fırın büyüklüğünde tek bir küçük dolap vardı. Hemen açtım. İçinde sadece bir küçük şişe duruyordu:
- “Açtım General, şimdi?”
- “Güzel, şimdi o alyuvar kristallerini bana getir”

Duyduğum şey nedense hoşuma gitmedi. O kötü bir şeyler olacakmış gibi hissettiğim zamanlarda yaşadığım mideme yumruk yemişim gibi his geri gelmişti. Beni kamyonun altında kalmaktan kurtaran Jason'ın son sözleri hemen aklıma geldi:
- “Senden alyuvar kristallerini çalmanı isterlerse sakın yapma!”

Bir süre durakladım. Elim şişeye gitti geldi defalarca. General ısrarını arttırarak sürdürdü. Bana defalarca artık şişeyi almamı söyledi. Yaşadığım bu kararsızlık tüm duyularımı kör etti ve tedbiri elden bıraktım. İletişim uydularının beni yirmi dakika içinde fark edeceği kuralını unutarak yirmi dakikayı geçirmiş olmalıyım. Bir anda tüm alarmlar çalmaya başladı. Fakat beni asıl korkutan bu olmadı. Korktuğum şey arkamdan adımla seslenilmesi oldu. Korkuyla irkilerek arkamı döndüm. Gördüğüm şey beni daha da şaşırttı: bana seslenen kişi Jason idi.




~ DEVAM EDECEK ~

21 Temmuz 2013 Pazar

Sevgili Günlük

 Sevgili günlüğüm Neşe,

Halen bunun başıma nasıl geldiğine inanamıyorum. Bugüne kadar kim sevgilisinden ayrılsa teselliye koşan ben, daha geçen ay en yakın arkadaşım terk edildiğinde bütün gece ona teselli veren ben şimdi nasıl terk edildim inanmıyorum. Herkesin başına geleceğini düşünebilirdim de benim başıma gelebileceğini asla düşünemezdim!

Neymiş efendim ben ondan daha iyilerine layıkmışım. Sorun bende değil ondaymış da bilmem ne. Bu erkeklerin fabrika çıkış ayarları mı böyle acaba? Erkek cinsi neden hiç orijinal yalan bulamaz? Neden hep aynı yalanı söyler ayrılırken bunlar? Yoksa tenezzül mü etmiyorlar değişik yalanlar bulmaya? Bu kadar aşağılamasınlar ama bizi, hiç değilse beş dakikasını ayırıp bir orijinal yalan düşünecek kadar vakit ayırsınlar!

Konuştukça daha kötü oluyorum Neşe'cim. Şimdi sanırım yastığıma kapanıp bol bol ağlayacağım, bir süre sana ilgi gösteremezsem kusura bakma...

İyi geceler

~ @ ~

Sevgili Neşe,

Son kez yazdığımdan beri birkaç saat geçti, diyorum ki acaba şaka mı yaptı? Olur ya, belki de beni denemek istiyordur. Ya da belki pişmandır yaptığına. Olamaz mı? Belki o da ağlıyordur şimdi. Neden aramıyor o zaman? Tabi ya, utanıyor çünkü. Dur bi mesaj atayım şuna.

Öpüldün

~ @ ~

Neşe, saatler geçti neden cevap vermiyor bu çocuk mesajlarıma? Haklısın, gece yarısını en fazla iki saat geçe büyük ihtimalle uyumuş olur, ondan yazmıyordur belki. Ama ya öyle değilse? Ya başına bir şey geldiyse mesela? Ya hastaysa? Ya ateşi varsa? Canım benim ya, üstünü örtmedi kesin gece, sonra da üşüttü hasta oldu. Şimdi orada olsam bir güzel çorba yapardım ona. Bu çorba nasıl yapılıyordu yav? Neyse, Internet'ten buluruz. Olmadı hazır çorba diye bir şey var. Hay Allah'ım, ben burada neler diyorum sen bana çorbadan bahsediyorsun. Şimdilik bırakıyorum yazmayı, arayıp sorayım bir, hastaysa gider çorbasını yaparım. Gece saatin üçü demem giderim, vallaha giderim.

Haydi kal sağlıcakla!

~ @ ~

Neşe, telefonumu neden açmıyor? Neden? Neden? Efendim? Evet ya, hasta olduğu için tabi! Peki neden kapandı telefon sonra? Şarjı bittiği için tabii ki! Hasta ya çocuk, telefonu şarj etmek aklına gelmedi tabi. Neyse, yarın sabah erkenden kalkıp ararım ben onu. İyi geceler.

~ @ ~

Sevgili Neşe,

Geçen üç gün boyunca telefonlarımı açmadı, mesajlarıma cevap vermedi. Son yirmi dört saattir hep kapalıydı telefonu. Neden acaba? Kesin başına bir şey geldi. Burcu ve Onur diyor ki öyle her beş dakikada bir aramak uygun değilmiş. Ne alakası var ya? Başına bir şey gelmesin diye merak ediyorum ben bir kere. Hele Ekin'e kalsa şimdi gidip yastığının altındaki ekmek bıçağıyla çocuğun arabasının dört lastiğini de yaralım diyor. Yok yok, kesin başına bir şey geldi onun! Yarın gidip görücem onu. Kararlıyım! Çok kararlıyım hem de!

İyi geceler Neşe'cim...

~ @ ~

Şu anda biz ayrılalı beş gün altı saat yirmi iki dakika ve kırk sekiz saniye oldu Neşe, paşa beyimiz bu kadarcık bir süre içinde daha sarışın ve daha çıtır bir manita yapmış, inanabiliyor musun? Ben ellerimle hazır aldığım hazır çorbayı kaynatıp götürmek için o kadar uğraşayım, sonra ikisini evde baş başa Terminator Salvation filmini izlerken basayım! Düşünebiliyor musun rezaleti? Hayır Terminator nedir ya? İnsan romantik komedi izler, düz komedi izler, macera izler, belgesel izler, böyle sadist mekanik şeyleri nasıl izliyorlar? Fakat maşallah ortam sıcak gelmiş olmalı ki hanım kızımızın kot pantolonu koltuğun kenarındaydı. Yani çorbayı güzel yapamamış olabilirim ama bir insana çorba yapmayı bilmediği için böyle eziyet edilir mi? Şimdi Burcu ve Onur'u aramam lazım, bunu Ekin'e söylemeyelim yoksa o kıza yarın okulda elektrikli testereyle dalar vallah. Öptüm Neşecim...

~ @ ~

Neşe,

Hayat ne kadar boş, anlamsız, acımasız ve de gereksiz değil mi? Neden yaşadığımı, neden bunların benim başıma geldiğini sorgulamadan tek bir günüm bile geçmiyor. Misal, rüzgar neden esiyor? Şarkılar neden bu kadar onu çağrıştırıyor? Hayat neden bu kadar acımasız? Onur böyle pasta yapmayı nereden öğrendi? Pasta dedim de, bu aralar yemeğe sardım. Biraz da kilo aldım. Ben iğreniyorum bu halimden, fakat babaannem çok memnun. “Kız kurusu olup başıma kalıcaksın böyle gidersen” derdi eskiden. Şimdi gelip gidip kollarımı sıkıyor ve “maşallah” diyor. Bir de kedi aldım yeni. Saç şeklimi de değiştirdim. Yarın da koyu yeşile boyatıcam. Ekin çok beğendi bu fikri, Burcu ve Onur da bunu yaparsam arkadaşlığımızı bitirmekle tehdit ettiler. Annem ve babama ise konuyu henüz açmadım. Çok efkarlıyım Neşe, gideyim de şu pastadan biraz daha yiyeyim...

~ @ ~

Sevgili Neşe,

Bir süredir yazamıyorum kusura bakma. Çok tuhaf bir dönemden geçiyorum şu anda. Her şeyi değiştiriyorum. Eski resimlerimizi attım. Bana doğum günümde aldığı Garfield'ı kapıcının kızına verdim. Kuruttuğum çiçekleri, o gün çorba yaparken yaktığım tencereyi ve onunla ilgili diğer her şeyi çöpe attım. Aslında son bir ayda aldığım on üç kiloyu saymazsak pek bir şikayetim yok. Alıştım ayrılığa, zaten çok güçlü bir karakter olduğum için pek sıkıntı çekmemiştim. O da ne, mutfaktan bir pasta kokusu geldi sanırım. Dur bir bakayım...

~ @ ~

Neşeciğim, bugün düştüğüm aptalca durumun benzerini sanırım daha önce hiç yaşamamıştım. En yakın arkadaşlarımdan bunu hiç beklemezdim. Sabahleyin Burcu aradığında şüphelenmedim değil, durup dururken beni neden bir yere davet ettiğini anlamamıştım. O değil de gelmiycem dedikçe bu kadar ısrar etmelerinden kesin uyanmam lazımdı. Ne bileyim, basiretim bağlandı herhalde. Hayır, elbiselerimi bile gelip Ekin, Burcu ve Onur'un kendilerinin seçmesinden, makyajımı kendilerinin yapmalarından, saçımı başımı öyle özene bezene yapmalarından da mı bir şey çakmaz insan? Diyorum ya, boşluğuma geldi herhalde. Neyse işte, gittik bir kafeye. Gitmez olaydık! Allah'ın işine bakın ki bizimkilerin orada tesadüfen bir arkadaşlarıyla karşılaşacağı tuttu. Daha önce hiç görmediğim bu arkadaşı görünce o âna kadarki bağlanmış durumda bulunan basiretim tamamen açıldı ve tüm taşlar yerine oturdu.

Karşımdaki çocuğun mavi-kırmızı kareli oduncu gömleği, son düğmesine kadar kapalı yakası, muhtemelen çok eskiden kalmış ve artık küçük gelen açık kahverengi kadife ceketi, dana yalaması misali yana doğru yatırılmış saçları, elinde hangi mezarlıktan toplandığı belli olmayan bir buket dağınık çiçek ve otuz dişinin (evet otuz, iki dişi yerinde yoktu) göründüğü kocaman gülümsemesi halen gözümün önünde. Belki sakin kafayla düşünebilsem arkadaşlarımın bana yeni bir sayfa açmak için destek olma girişimini sevgi ve takdirle karşılayabilirdim ama bana layık gördükleri aday bu muydu yani?

Gerçi onlar da bir an birbirlerine bakıp aralarında fısıldaşmaya başladılar. Sonradan öğrendim ki çocuk Burcu'nun bir arkadaşının kuzeniymiş, bizim işgüzarlar da çocuğu hiç görmeden benimle tanıştırmak istemişler. Düşündükçe fıttıracak gibi oluyorum, karate filmlerinden girip kavurma tarifinden çıkan o muhabbeti sıralayabilen dimağın alakasız şeyleri birbirine bağlama yeteneğini takdir etmemek söz konusu olamaz tabi ama benim gibi hafif bir reflü sorunu olan biri için fazlaydı gerçekten. Tabi benim de tek kelime etmeden ve çocuğun yüzüne bakmadan orada bir saat oturmam da onu sürekli muhabbetler açmaya itti. Bunu anlayışla karşılarım ama ya o bizim kızların aramızda muhabbet açma çabalarına ne demeli? Gerçi onlar da derslerini aldılar, mesela Onur'un sinema muhabbeti açma çabası çocuğun en son 1986 yılında bir Ferdi Tayfur filmine gittiğinin anlaşılmasıyla aniden son buldu. (Evet doğru bildin, çocuk biraz büyük benden). Kıyamam, hele Ekin'in açmaya teşebbüs ettiği rock konseri ve bira muhabbetlerinin de çocuğun inna sabirin (Arapça “Allah sabredenle beraberdir” demekmiş, Google'dan baktım) çekmesiyle anında son buldu. Bu tecrübeler ışığında Burcu'nun aklını kullanarak bir muhabbet açma girişiminde bulunmamasına çok memnun oldum.

Bir saat orada nasıl oturmuşum inanamıyorum vallaha! Sabrımdan dolayı kendimi tebrik ediyorum. Düşündüğümden başarılıymışım bu konuda. Bir saatin sonunda arkadaşlarımı bir daha benzeri bir girişimde bulunmamaları konusunda sert şekilde uyardıktan sonra biraz yalnız kalmaya ihtiyacım olduğu için onlardan ayrıldım. Halen elim ayağım titriyor. Sanırım bu gece uyuyamayacağım. Yine yazarım Neşe. İyi geceler sana.

~ @ ~
Sevgili Neşe,

Artık herkes ayrıldığımızı biliyo (tabi bunda eski erkek arkadaşım olacak dallamanın her yerde başka bir kızla görülmesinin etkisi büyük oldu). Eski sorunlarım böylece yeniden ortaya çıkmaya başladı. Sabah kapıyı açtığımda paspasın üstünde bulduğum bir buket mezarlıktan toplanmış gibi görülen çiçekten tut da (doğru bildin, bizimkilerin beni tanıştırmaya çalıştığı çocuk Tacettin göndermiş) okulda defterlerimin arasından çıkan aşk mektuplarına, geçen gün eve kim olduğu belli olmayan birinin gönderdiği yüz (rakamla 100) kırmızı gülden tut da e-postama gelen çıkma ve evlenme tekliflerine, fotoğrafımı isteyen komşu teyzelerden “etraf da çok bozuldu” klasiğiyle giriş yapıp iğrenç iğrenç konuşan esnafa kadar ne kadar eski kabusum varsa hepsi geri döndü. Karşı komşunun “bir kurşun döktürelim, bu kıza nazar değiyor” teklifini veya bunun gibi ipe sapa gelmez önerilerin alayını saymak bile istemiyorum.

Geçmiyor günler Neşe, geçmiyor... Şimdi gidip sahil kenarında biraz yürüyeyim. İnşallah dünkü gibi tanışma vesilesi yapmak için köpeğini üstüme salan çocuklar yoktur oralarda...

~ @ ~

Neşeciğim, hani geçen gün arkadaşlar beni Tacettin'le tanıştırmak istediğinde hayatımın en fiyasko organizasyonuydu dedim ya, yanılmışım. İnsan yaşadıkça yeni şeyler öğreniyor gerçekten. Bir an “batsın böyle bilgelik” diyesim geliyor ama, şu an o kadar kötüyüm ki onu bile diyecek enerjiyi bulamıyorum kendimde.

Merakta bırakmayayım seni daha fazla. Bir akşam eve geldim, bir de baktım salonda misafirler var. Fakat tanıyamadım hiç birini. Hayret; Burcu, Onur ve Ekin de gelmişler. Tanıyamasam da neticede annem ve babam tarafından eve alındıklarına ve silah zoruyla girdiklerine dair bir emare de olmadığına göre selam vermekte bir sakınca görmedim. Tipleri, konuşma tarzları, giyimleri, baba tipinin dana yalaması saçı bana bir şey çağrıştırdı ama tam çıkaramadım.

Fakat hiç sohbet muhabbet havası yoktu. Yüzler asıktı, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Ben de saf saf geçtim oturdum. Herkesin kaçamak bakışlarını bana yöneltmesi içimdeki ilk kara bulutların toplanma ânı oldu sanırım. Anlamadığım bi gerilim hızla tırmanıyordu. Tam “ne oluyo lan burada” diyecektim ki babam konuya girdi. Bana gelenlerin yabancı olmadığını ve hatta benimle ilgili bir mevzu için burada olduklarını söyledi. Nedense bunun hayırlı bir mevzu olmadığını düşündüm (her ne kadar misafir adam hayırlı bir iş için geldiklerini söylese de ben tam ters yönde hissediyordum). Bir an bütün kötü olasılıkları aklımdan geçirdim: bunlar arkasından konuştuğum birilerinin ailesi olamazdı; arabayla son yediğim cezanın makbuzunu yok etmiştim, zaten mesele araba olsa en fazla annem ve babamla muhatap olmam gerekirdi; geçen kaldırımda arabayla hafifçe dokundurduğum kadın beni bulup gelmiş olamazdı, zaten o kadın bu değildi; kitaplarını kaybettiğim Neriman'ın ailesi de bunlar değildi, o zaman neydi mesele ve kimdi bunlar?

Zoraki bir gülümseme takındıktan sonra can havliyle “hayırdır babacığım” diyebildim. Hemen arkasından misafir adamın “Allah'ın emriyle kızınızı oğlumuz Tacettin'e istiyoz” değince benim kayış koptu, motor boşa dönerken benim film kopmuş. Gerisini hatırlamıyorum ama kızların anlattığına göre ayağa kalkıp anlaşılmaz birkaç şey söyledikten sonra yere yığılıp bayılmışım. Gözlerimi acil serviste açtım. İnanır mısın, Tacettin'in babası oraya da gelmişti. Babam herhalde bir saattir ona bu işin olmayacağını anlatıyordu. Adamlar ben taburcu olup eve varana kadar peşimizden ayrılmadılar. Köyden benim için getirdikleri koçu bile yanlarından ayırmadılar. Adamlar koçu acil servise bile soktular. Sonradan onun çıkardığı meee seslerini acilde hep duyduğum seslerden hatırladım.

Neyse Neşe, kafam çok bozuk. Sabahki pastanın kalanını da yiyeyim yatıcam. Ama şey, doğru ya, onu öğlen bitirmiştim. Öğleden sonra aldığım pastaya başlayayım o zaman. Haydi bay!

~ @ ~

(bir yıl sonra)

~ @ ~

Neşeciğim,

Seni uzun bir süre ihmal ettim kusura bakma. Bu dönem hayatımın en fırtınalı dönemiydi fakat şükür ki bitti. Tacettin de ailesi de son bir haftadır hiç aramıyor sormuyorlar. Sırayla Ekinler'e ve Onurlar'a da onları istemek için gittikten sonra Burcu'nun evli olduğunu son anda öğrenip ona gitmekten yarı yolda vazgeçmişler. Bu arada koç hep onlarlaymış. Şimdi duydum ki aşağı mahalleden bir kıza gidip gelmeye başlamışlar onu istemek için. Neyse, ben kurtuldum ya, gerisi boş. Sonradan öğrendim ki o koç da kavurma olmuş.

Kurtulmak dedim de, fazla kilolarımdan da bayağı kurtuldum. Sadece 9 kilo fazlam kaldı, neredeyse 20 kilo verdim.

Görüşmediğimiz bir yıl içinde sekiz kere saç şeklimi, dokuz kere de saç rengimi değiştirdim. Tabi bunlardan üçü Tacettin'den kurtulmak içindi ama olsun. Neyse, okul da bu sene bitti. Sınav zamanlarında falan biraz oyalandım, ayrılık stresinden uzaklaştım.

Haklısın, artık en merak ettiğin konuya gelsem iyi olacak. Eski erkek arkadaşım tamı tamına yirmi yedi kez sevgili değiştirdi. Çıktığı kızların tamamına yakınının okulda adının motora çıkmış olması beni üzmedi değil, zira ben de onun eski sevgili listesinin uzun zincirinde bir garip halkayım. Neyse ya, ben kendimi biliyorum. Her ne kadar Neriman benim hayat kadını olduğum söylentisini yaymaya çalışsa da itibarım iyi okulda. Zaten Neriman'ın da saçlarını kantinin orta yerinde yolarak onu usulünce cezalandırdım.

Bir yılda eski erkek arkadaşım bana da otuz sekiz kez mesaj attı. Gerçi ikisinde başkası diye yanlışlıkla bana göndermişti ama olsun. Üç kez çiçek, bir kez Garifeld ve bir de yeni tencere yolladı. Hani ona çorba yapmak isterken bir tencere yakmıştım ya, onun için. Kendince romantik olmaya çalışıyor işte.

Eğer bir yıl önceki ben olsaydım hemen ona kanardım. Artık ben o değilim Neşe. Artık daha güçlü, daha cesur ve kendiyle çok daha fazla barışık biriyim. Bundan böyle erkekler benden ancak hak ettiklerini alırlar. Zaten yeni biri var. Aslında o daha manitam olduğunu bilmiyor, ama zamanla olacak. Çok düzgün bir çocuk. Üç yıldır tanıdığım biri. İlişkilerinde de sevgi dolu ve aklı başında bir çocuk. Eskiden olsa nerede zıpır, havalı, çılgın tipler var onlara bakardım. Ama artık biliyorum, artık bana layık olanlardan aşağı kimseyi kabul etmeyeceğim ve ancak kriterlerime tam olarak uyanlar hayatıma girebilecek!

Eski bana elveda Neşe, onu bu sayfalara gömüyorum ve yeni hayatıma merhaba diyorum. Eski ben artık yok olduğum için seninle de bir daha görüşemeyeceğiz. Yeni ben olarak devam ediyorum artık hayatıma. Sen hep en iyi dostum oldun. Hep mutlu kal Neşe...



~ SON ~

20 Temmuz 2013 Cumartesi

İdealist

 Kış aylarının en soğuk günleriydi. Herkes Noel için planlar yapıyor, hediyeler alıyor, sevdiklerine sürprizler ayarlıyorlardı. Chicago sokakları her Noel'de böyle olurdu zaten, insanlar bu çılgınlığa bir kez kapıldılar mı onları durdurmak olanaksız olurdu. Birbirlerini ezip geçmek pahasına dükkanları talan ederlerdi.

Başta dükkan işletmecileri olmak üzre bu durumdan kimsenin şikayeti de olmazdı aslında. Bir tek kaldırımlardaki güvercinler ve herkes deli gibi Noel tatili için hazırlık yaparken evinde tek başına oturan Selina şikayet ederdi o kadar. Üstelik Selina evde boş oturmazdı, sürekli olarak planlar ve projeler çizmekle uğraşırdı. Selina pek dışa dönük biri değildi. İş yerindeki diğer kızlarla pek yıldızı barışmazdı. Erkeklerle arası zaten iyi değildi. Tuhaf bir şanssızlık yakasını bırakmıyordu bu konularda.

Her konuda mucizeler yaratacak derecede yetenekliydi aslında. Çok güzel yemek yapardı, dikiş ve elbise tadilatından iyi anlardı. Çok iyi yapamadığı hiçbir ev işi yoktu. İş yerinde de çalışkanlığı ve içtenliği ile bilinse de çok saf ve içe dönük olduğu için hep suistimal edilirdi. Herkes ona yalandan bir gülümseme ile yaklaşıp tüm zor işleri ona yıkar sonra da yüzüne bile bakmazlardı. Bu usulü artık Selina da kabullenmişti. Kendini ofisin hizmetçisi gibi görüyordu adeta, bu haksız sıfatı o da kabullenmişti.

Bir erkek arkadaşı yoktu. Kimse de onu bir yere davet etmezdi. Tek tük davetler alsa bile mutlaka bir işi kısa sürede yetiştirmesi gerektiğinden bunları da reddederdi. Her reddettiğinde pişman olurdu ama bu durum sonraki fırsatı kullanma biçimini değiştirmezdi. O gece yine bir proje üstünde çalışıyordu. Çizim tahtasının başından kalktığında saat gece yarısını geçmişti. Artık sokaklar bile boşalmıştı. Oysa daha bilgisayar başında çalışmalar yapması gerekiyordu. Buzdolabından çıkardığı yarısı dolu bir portakal suyu şişesini bir dikişte yuvarlayıp gözlüğünü taktı ve bilgisayarın başına geçti.

Saatler boyu gözünü ekrandan ayırmadan yazıp çizdikten sonra telefonunun alarmıyla irkildi:
- “İnanamıyorum, yine sabah olmuş! Toplantı da bir saat sonra. Yine uykuya vakit kalmadı”
Aynada üstünkörü makyajını yaptıktan sonra uzun elbiselerinden birini öylesine vücuduna geçirip uzun saçlarını da iki kalemle özensiz bir şekilde topladıktan sonra çizimlerini bir koltuğunun altına, diz üstü bilgisayarını da öbür koltuğunun altına alıp kalabalık sokakları dolduran insan seline karıştı. İş yerine vardığında kalabalık asansöre doğru koştu. Kapıları kapanmakta olan asansöre yetişmesi zordu, fakat bir el bu kapıların arasına girerek yeniden açılmalarını sağladı. Bu Cindy idi, Selina'ya seslendi:
- “Haydi çabuk, toplantıya geç kalacaksın”

Cindy çalıştıkları gökdelenin uzak ara en havalı ve güzellikte en iddialı kızıydı. Gökdelende çalışan tüm kadın ve erkekler Cindy'nin güzelliğine hayrandı. Onu düşünmemiş, onu hayal etmemiş veya ondan bahsetmemiş tek bir kadın veya erkek bulunamazdı o gökdelende. Tabi onun güzelliğinin yanında Selina'nın bakımsız ve özensiz oluşu kendisini iyice çirkin gösteriyordu. Kimseyle şahsen hiçbir sorun yaşamamış olmasına rağmen tanıdığı insanların yarısı sırf bu görüntüden dolayı Selina'dan nefret ediyordu. Bunların bazıları işleri düştükçe yanına uğrayıp sonradan arkasından konuşmak şeklinde iki yüzlü bir politika izliyor, bazıları da nefretlerini açıkça dile getiriyorlardı.

Cindy ve Selina genelde yan yana çalışıyorlardı. Görünüşte Cindy Selina'ya her konuda yardımcı oluyordu. Projelerini genelde beraber yaparlardı. Tabi projeyi gerçekte Selina yapardı fakat o projelerden dolayı -artık nasıl oluyorsa- teşekkürü hep Cindy alırdı. Yine böyle bir proje sunumu arifesinde ikili ağzına kadar dolu asansörle yukarı çıkıyorlardı. Asansörde bulunan erkekler Cindy'yi kaçamak bakışlarla süzüyorlarken bazıları da çeşitli bahanelerle muhabbet açmanın yolunu arıyorlardı ama Cindy o gün başka bir konuyla meşgul olduğu için her zaman olduğu gibi cilvelerini bol keseden dağıtmıyordu:
- “Selina, istedikleri gibi yaptın değil mi?”
- “Elbette, sabaha kadar uğraştım bunun için ancak harika oldu. Bütün rakamları tam tutturdum. Eğer bunu yaparlarsa projeyi kurtarırız”
- “Harikasın! Bu projen şirket için çok önemli biliyorsun, eğer başarabilirsek şirket milyonlarca dolarlık zarardan kurtulacak, üstelik bugüne kadarki en yüksek bütçeli işi de kaçırmamış olacağız”
- “Sen hiç merak etme Cindy, ben tüm hesaplamaları yaptım”
- “Sana güveniyorum Selina”

Ofislerinin bulunduğu kata geldiklerinde Cindy çizimleri Selina'nın elinden aldı ve doğruca toplantı odasına girdiler. Geniş odada uzun bir masa ve etrafında her biri en pahalı takım elbiselerden giyen bir dolu kelli felli adam oturmuş bekliyorlardı. Cindy en şuh gülümsemesini takınarak kısa gecikme için özür diledi. O kıpkırmızı dudaklardan yükselen gülümsemeye karşı hiçbir kodamanın tepki göstermesi olası değildi. Cindy olayın kontrolünü ele almıştı bir kere:
- “Merhaba baylar. Gece boyu çalıştığım için ancak gelebildim, öncelikle bunun için özür dilerim fakat on beş dakikalık bir gecikmenin şirketimizin iflas etme riskini tarihi bir kâra çevirme fırsatını yakalamak yanında önemsiz olduğunu düşündüm. Şimdi sizlere kurtuluş reçetemizi açıklıyorum. Bugünkü sunumumdan sonra eminim ki okul kitapları bu bataktan devasa kârlara zıplamamızın hikayesini yazıp öğrencilere ders olarak anlatacaktır. Selina, canım sen de bilgisayarın başına geçip projektörü düzenler misin?”

Selina söyleneni emir telakki ederek hemen yapmaya koyuldu. Fakat onu kimse fark etmedi. Herkes Cindy'nin şuh gülümsemesine ve kısa eteğine dikkat kesilmişti bir kere. Hatta sunum sırasında Cindy arkasını döndüğünde göze çok daha fazla hitap ediyordu. O kadar ki sunum bittiğinde kimse bir kelimesini bile anlamamıştı. Sonunda Cindy çizimlerin ve hesaplamaların yer aldığı, Selina'nın gece boyunca çalışarak hazırladığı kağıtları masanın üstüne serdi. Fakat öne doğru eğildiğinde herkesin dikkatini kağıtlardan başka yöne çekecek görseller sağlamayı da başarıyordu. Bunu fark etmeden yapıyormuş gibi davrandığı için herkes çekinmeden bakmaları istenen yere dakikalarca bakabiliyordu.

Sonuncu slayt ve sonuncu kağıt da kapandıktan sonra Cindy saçını bir yandan diğerine atarak yeniden şuh gülümsemesini takındı ve sırf daha seksi olmak için taktığı gözlüğü çıkardı:
- “Baylar, şirketimizin yeni geleceğine hoş geldiniz! Bugün itibariyle sihirli değneğimi şirketinize dokundurarak onu bataklıktan çıkarıyor ve yeniden ülkenin en gözde şirketlerinden biri haline getirmiş bulunuyorum! Umarım çalışmamı beğenmişsinizdir”

Şirketin başkanı, aynı zamanda Cindy'ye en yakın oturan adam ayağa fırlayıp alkışlamaya başladı. Ardından tüm kurul üyeleri de kadının bu sunumunu alkışlarla karşıladı. Başta başkan James olmak üzre tüm üyeler kalkıp tek tek güzel kadının elini sıkmak ve ona sarılmak için sıraya girdiler. İçeride tam bir coşku havası vardı. Selina ise bir köşede olan biteni izliyordu. Cindy olayı tek kişilik bir gösteriye dönüştürmüştü. Bu olay onu şirkette bir yıldız yapmıştı ama aslında işin tamamını Selina yapmıştı. Bu haksızlığa sinirlenen Selina Bay James'in yanına gitti ve tam bir şeyler anlatmak isterken James ona döndü:
- “Hayatım git bize daha fazla viski getirmelerini söyle”

Hemen arkasını dönüp o da Cindy'ye yumulanların arasında kayboldu. Selina yıkılmıştı. Ağlamamak için kendini tutma çabalarına daha fazla engel olamadı. Koşarak dışarı çıktı ve ofisine kapanıp saatlerce ağladı. Bu sırada kimse kendisini ziyarete gelmediği gibi Cindy de uğrayıp bir teşekkür bile etmemişti. Saatler sonra kendisini biraz toplar gibi olan Selina bir bardak sert kahve almak için kahve makinasının yanına gitti. Orada konuşmakta olan iki kişi vardı. İstemeden Selina onların konuşmalarına kulak misafiri oldu. Haber çabuk yayılmıştı:
- “Cindy diyor da başka bir şey demiyor kimse”
- “Nasıl demesinler? Aşufte zaten başkan James ile kırıştırıyordu, şimdi şirketi de batmaktan kurtardı, artık müdür mü olur yoksa James'in yerine mi geçer kim bilir”
- “Çok güzel kadın ama”
- “Öyle. Noel gecesi onu becermek için tüm yılki maaşımı verirdim”
- “Senin yıllık maaşın artık onun için komik bir para, bir günde sınıf atladı kaltak”

Duydukları Selina'nın daha da moralini bozdu. Artık daha fazla burada kalamazdı. Birileri kendi emeğinin üstüne oturup altın çocuk olurken o aşağılık bir stajyer muamelesi görüp viski getirmesi için birilerine seslenmekle görevlendiriliyordu.

Koşarak çıktı ve eve gitti. Ne Noel tatili boyunca dışarı çıktı ne de Noel gecesi. Tüm dünya neşe ve coşku içinde eğlenirken o karanlık dünyasında tek başına yaşıyordu. Tek dostu ne zaman aldığını bilmediği cübbeli kız biblosuydu. Kafasından cübbenin kapşonu geçmiş, yüzünün yarısı görünmeyen bir kız biblosuydu bu. Herkes noel coşkusu içindeyken Selina'nın içi kan ağlıyordu. Daha önce de benzer suistimaller yaşamıştı ancak Cindy artık abartmıştı.

Ne yaparsa yapsın yaşadığı haksızlığa tahammül edemiyordu. Önce orada günlerce oturup ölmeyi istedi. Nasıl olsa kimse arayıp sormayacaktı, hayatta olmasının ne anlamı vardı ki? Birkaç saat böyle melankolik düşünceler içinde debelendikten sonra bibloyu yeniden eline aldı. Cübbeli kız biblosu sanki sihirliymiş gibi onu sakinleştirdi. Şimdi daha sakin düşünebilen Selina konuyu yetkili mercilere açmaya karar verdi. Birilerine gidip olayı anlatmalıdyı. Nasılsa tüm hesaplama ve çizimleri kendisinin yaptığını kolayca ispatlayabilirdi. Böylece Cindy'nin foyası da ortaya çıkacak ve rezil olacaktı. Yeni kahraman da Selina olacağından esas kız da Selina olacaktı ve geleceği de garanti altına alınmış olacaktı.

Şimdi tek yapması gereken doğru kişiyle konuşmaktı. Önce başkan James'e gitmeyi düşündü. Fakat onun Cindy ile ilişki yaşadığını Chicago'da bilmeyen yoktu. O nedenle başka bir yetkiliye gitmeyi düşündü. Bu kişi kim olabilirdi? Kısa bir düşünme sürecinden sonra Selina düşündüğü kişiyi buldu: başkan yardımcısı Thomas. Evet, o da en az başkan kadar söz sahibi biriydi ve konuyu yönetim kuruluna açması gerekirse herkes onu en az başkan kadar dinlerdi.

Önce ilk iş günü yanına gitme kararı aldı. Fakat Selina çok sabırsızdı, bir çılgınlık yaparak daha fazla beklemek istemedi ve koşarak başkan yardımcısı Thomas'ın evinin yolunu tuttu. Adamın malikanesine vardığında saat neredeyse gece 01:00 olmuştu. Malikaneye girip girmemekte çok tereddüt etti, ancak halen ışıklar yanıyordu ve eğer adam görüşmek istemezse kibarca redderdi en fazla, bundan öte ne olabilirdi ki?

Cesareti korkusuna üstün geldi ve malikanenin demirden yapılma dev bahçe kapısından içeri girdi. Uzun ön bahçeyi geçerek kapının önündeki büyük heykelin içinde yer aldığı çemberin etrafından dolaştı. Nihayet dev kapıya ulaştı. Kapıyı çaldıktan hemen sonra yaşlı bir uşak kapıyı açtı:
- “Merhabalar genç bayan, size yardımcı olabilir miyim?”
- “Şey... Ben... Özür dilerim çok geç bir saatte rahatsız ediyorum. Ama... Şey... İnanın ki ben... Şey... Bay Thomas evde mi?”
- “Evet bayan, beyefendi henüz yatmadılar. Buraya gelme sebebinizi öğrenebilir miyim acaba?”
- “Elbette. Şey... Şirketin geleceğiyle ilgili bir konu görüşecektim. Başkan James'in yaptığı büyük bir yanlışı haber verecektim. Aslında... Aslında tam anlatamadım ama şirketle ilgili çok önemli bir haber vermem lazım. Bakın durum çok acil”
- “Geldiğinizi haber vereyim. İçeride bekleyin isterseniz, üşütmeyin. Mutlu Noeller”

Uşak bu müze evin taştan merdivenlerinden yukarı doğru ağır adımlarla tırmanarak gözden kayboldu. Bir saate yakın orada oturan Selina tam başkan yardımcısından ümidini kesmişti ki yaşlı uşak yeniden çıkageldi:
- “Buyurun genç bayan, bay Thomas sizinle görüşecek. Merdivenlerden çıkınca en üstteki oda. Size eşlik edeyim”

Aldığı cevap genç kadını çok mutlu etti. Az sonra uğradığı tüm haksızlıkları bir bir anlatacaktı ve tüm sıkıntıları dinecekti. Sabırsızlık içinde merdivenleri çıktı, gösterişli bir kapıdan içeri girdi. Burası uzunca bir odaydı, sonunda yanan şömineden başka bir aydınlatması yoktu. Şöminenin iki tarafında iki büyük pencere vardı ve bunlar yerden tavana kadar camla kaplıydı. Odanın yanından iki kapı daha vardı. Fakat odada kimse yoktu. Selina içeri girip yalnız kalınca şömineye doğru gidip bir süre burada ısındı. Birkaç dakika sonra odanın yan duvarındaki kapılardan biri açıldı ve başkan yardımcısı Thomas göründü. Selina onu görür görmez konuşmaya başladı:
- “Bay Thomas sizden çok özür dilerim, böyle geç bir saatte sizi rahatsız ettiğim için çok üzgünüm, lütfen bağışlayın. Konu çok önemli olmasa inanın ki...”

Adam babacan bir tavırla kızın sözünü kesti:
- “Sorun değil. Adın ne demiştin?”
- “Selina efendim. Selina Gonzalez”
- “Oturmaz mısın Selina?”

Bu nazik teklifi kabul eden Selina, şömineye dönük olan iki koltuktan birine oturdu, diğerine de başkan yardımcısı Thomas oturdu. İki koltuğun arasındaki sehpada bir küçük viski şişesi ve iki de kristal bardak duruyordu. Bir bardak Selina'ya koydu fakat o istemediğini söyleyince diğer bardağa kendisi için de bir kadeh doldurup arkasına yaslandı:
- “Seni dinliyorum Selina. Uşak önemli bir şey söyleyeceğinden bahsetti”

Selina gördüğü kibarlıktan sonra iyice rahatladı ve anlatmaya başladı. Toplantının iç yüzünü, tüm işleri kendisinin yaptığını, Cindy'nin yalanlarını, önceki numaralarını, başkan James ile kırıştırmasını ve diğer her detayı uzun uzadıya anlattı. Başkan yardımcısı kimi zaman hayret ederek kimi zaman da sükunet içinde Selina'yı dinledi. Kimi zaman viskisinden bir yudum çekti. Selina tüm hikayeyi anlattıktan sonra adam kalkarak Selina'nın arkasına geçti ve ellerini dostça Selina'nın omuzlarına koydu. Kulağına eğilip:
- “Bütün bunları gerekirse mahkemede de anlatırsın değil mi Selina?”
- “Hiç şüpheniz olmasın efendim”
- “Ben de aynen böyle düşünmüştüm”

Adam viski şişesini eline aldı ve yanlamasına Selina'nın kafasına vurarak şişeyi kızın kafasında parçaladı. Kız koltuğun üstünde yığılıp kaldı. Acı içinde kıvranmaya başladı. Hemen sonrasında başkan yardımcısı, kızın boğazına sarılıp onu boğmaya başladı. Bununla da yetinmedi, boğazını bırakmadan onu ayağa kaldırarak şöminenin yanındaki camlardan birinin dibine getirdi. Selina'nın gücü artık tükenmişti, kısa bir boğuşmadan sonra kurtulmaktan umudu keserek kendini bıraktı. Böylece Thomas onun öldüğünü sandı ve onu camdan dışarı fırlattı. Malikanenin dördüncü katındaki pencereden uçan Selina, Noel günü dondurucu soğukta evin yanından akan dereye uçtu.

Thomas arkasından baktı ve kızın derenin içinde gözden kaybolduğunu görünce rahatlayarak yarım bıraktığı viski bardağının yanına gitti ve kalanı bir dikişte çekti. Bu sırada yandaki kapılardan birinden Cindy çıktı. Üzerinde yarı saydam kumaştan siyah renkli bir sabahlık vardı ve içinde de başka bir şey yoktu. Ağır adımlarla Thomas'a yaklaşarak ona arkadan sarıldı:
- “Hallettin mi tatlım?”
- “Hallettim canım, sen merak etme. Artık sana sorun çıkaramayacak”
- “Öldü mü peki?”
- “Tabii ki öldü. Hem sağ kaldıysa bile bu dere doğruca şehrin nükleer elektrik santralinin reaktörüne gidiyor, orada zaten radyasyondan ölür”

Aynen Thomas'ın dediği gibi Selina'nın bedeni akarsuyun çılgın akışıyla birlikte kilometrelerce sürüklendi. Reaktörün soğutma türbinlerine doğru giderken o sırada iki işçi nehrin kenarında sohbet ediyorlardı. Adamlardan biri Selina'nın bedenini fark edip arkadaşına gösterdi. Ancak adam oraya bakana kadar genç kız türbinlere gömülüp gözden kayboldu. İşçi koşarak üstlerine haber verdi. Kısa süre içinde soğutma türbinlerine bir insanın girdiği haberi tüm santrale yayıldı. O güne kadar birkaç kez türbinlere insan düştüğü olmuştu fakat buraya düşen birinin sağ çıkması olası değildi. Hem yüzlerce metre boyunca hava alınabilecek hiçbir yer yoktu, hem reaktörün ısısı insan vücudunun dayanamayacağı kadar yüksekti hem de içerideki yüksek radyasyona maruz kalan bir canlının yaşama şansı yoktu.

Kısa süre içinde santralin reaktörü durdurularak soğutma türbinleri kapatıldı. Türbinlerden tüm suyun çekilmesi beklendi. Bu arada suyun çıkışındaki filtreler, içinden bir insan bedeninin geçemeyeceği kadar sık aralıklarla yapıldığı için cesedin buraya takılması beklendi. O güne kadar tüm cesetler orada bulunmuştu, zaten mantıklı olan da cesedin orada görülmesiydi. Fakat tüm su çekildikten sonra dahi cesedi orada göremediler. Tüm reaktörün çevresini koruyucu giysiler ve özel koruyucu donanımlar giyen ekipler taradı. Her deliğe ikişer kez baktılar, ama kız orada yoktu.

Çünkü Selina ölmemişti...


~ DEVAM EDECEK ~

18 Temmuz 2013 Perşembe

Sayborg

Hayatımın kabusuna uyandığım günü bütün detaylarıyla hatırlıyorum. İlk fark ettiğim şey o keskin koku oldu. Hayatımda hiç bu kadar keskin ve iğrenç bir koku duyduğumu hatırlamıyorum. Sonra sesleri fark etmeye başladım. Metal aletleri kutulara koyup kutulardan çıkarıyorlardı. Daha sonra kulağım nefes alışları ayırt etti, kaç kişiydi tam hatırlamıyorum ama birden çok kişi olduğundan eminim.

Gözlerimi açmayı zorlukla başarabildim. İlk fark ettiğim şey yattığım yerin hemen üstündeki o büyük ışık oldu. Aynı ameliyat masalarında bulunan o büyük ışıklar gibiydi. Işık bir süre gözümü aldığından diğer detayları seçebilmem zaman aldı. Basık tavanın pislikten kararmış yüzeyinin altından borular ve kablolar geçiyordu. Tavanın birkaç yerinden de ne olduğunu bilmediğim acayip şeyler damlıyordu.

Bilincim yerine gelmeye başlayıp da korkuyla irkildiğim zaman uyandığımı fark ettiler. İki kişinin başıma gelip kanlanmış gözleriyle doğrudan gözlerimin içine baktığını hatırlıyorum. İkisi de tepeden tırnağa yeşil tulumlar giymişlerdi. Ağızları maskeyle kapatılmıştı ve yüzlerinde de adamların soluklarının buharıyla hafifçe buğulanmış şeffaf bir koruyucu maske bulunuyordu. Neden telaşlandılar bilmiyorum, bir tanesi hemen sol omzumda bir şeyler yapmaya başladı ve diğerine “git çağır, çabuk!” dedi. Kimden bahsettiklerini anlamadım ama diğeri koşarak uzaklaştı. Kapıyı açmak için bazı tuşlara bastığını duydum, demek ki burası alelade bir depo değil bilakis güvenlikli bir yerdi.

Hiçbir şey hissetmememe rağmen zorlukla kafamı kaldırdım ve adamın sol omzumda ne yaptığına baktım. Sanırım o anda yaşadığım şey hayatımın şokuydu: sol omzumdan kablolar ve devreler fışkırıyordu. Sol kolumun yarısının derisi sıyrılmıştı ve kanlar içinden zorlukla seçilen metalik bir iskeleti vardı kolumun. Belimin hemen sağ tarafında da açık bir yer vardı, oraya da tavandan bir yerlerden indirilmiş, üstünde anlamadığım şeyler yazılı bir monitörün yanından inen kalın bir kablo bağlanmıştı.

Yaşadığım paniği anlatamam. Oradan kurtulmak için çırpınmaya başladım. Sol omzumda bir şeyler yapmaya çalışan adamla yaşadığım kısa boğuşma boyunca etraftaki başka bazı şeyler de gözüme ilişmeye başladı. Silindir şeklinde şeffaf tanklar içinde yükselen kabarcıkların arasında çıplak kadınlar ve erkekler tutuluyordu. Her birinin altında tuhaf şekiller olan ekranlar vardı ve yukarılarından inen düzinelerce kablo da insanlara bağlanıyordu.

Aklımdan onlarca şey geçti. Bana ne yapıyorlardı? Neredeydim? Derken kocamı hatırladım, o neredeydi? Ne kadardır buradaydım bilmiyordum, her halde beni aramadığı yer kalmamıştı. Kim bilir ne kadar üzgündü. Fakat en azından hayattaydım ve bunun için mücadele ediyordum. Bu soruların cevaplarını öğrendiğime sonradan hiç memnun olmayacaktım fakat o anda bunu bilemezdim tabi.

Tüm paniğimin de etkisiyle iyice kendime geldim. Robot kolumla üstüme kapaklanmış adamı öyle bir ittirdim ki adam uçarak karşıdaki tanklardan birine yapıştı ve tankı çatlattı. İçinde başka bir insanın tutulduğu bu tanktan sızan sular, üstüne fırlattığım adamın tank camını kaplayan kanlarını yıkamaya başladı. Adam yerde hareketsiz yatıyordu. Sanırım onu öldürmüştüm. Böylece içimdeki kötü his iyice berbat bir hal aldı.

Tek düşünebildiğim oradan çıkmaktı. Yattığım yerden doğrularak kablolarımı çıkarmak istedim ancak aceleyle doğrulup oturduğumda bayılacak gibi hissettim. Her ne kadar bir robota dönüştürülmüş olsam da beynim, sinir sistemim ve derime kan pompalaması için kalbim muhafaza edilmişti ve düşen tansiyon beni de normal insanları etkilediği gibi etkiliyordu. Bu sırada kafamın arkasından, kollarımdan ve pek çok yerimden irili ufaklı kabloların yukarıdaki karmaşık monitör ve kablolarının arasına karıştığını fark ettim.

Bayılmak üzereyken az önce birilerini çağırmak için giden diğer adam ve doktor önlüklü, gözlüklü başka bir adam kapıya geldiler ve şifreyi yazarak kapıyı açtılar. Bunu yaptıklarını kapının ortasındaki camdan görebiliyordum. Onlarla mücadele etmek için ayağa kalkmak istedim fakat bu enerjimi tamamen tüketti. Yere yığılmamla vücudumdaki devreleri ve kabloları çıkarmaya başlamaları bir oldu.

~ @ ~

Tekrar kendimi hatırladığımda bir hücredeydim. Küçük hücremin içinde yavaşça kendime gelirken bir önceki deneyimimin bir rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu bilemiyordum. Bir an bunun gerçek olma olasılığını düşündüm ve sıçrayarak ayıldım. Bu kez yattığım yerden doğrulduğumda bir tansiyon sorunu yaşamadım. Hemen ellerime ve kollarıma baktım. Tüm kusurlarıyla bildiğim vücudumdu bu. Az önceki gibi çıplak değildim, üzerimde sanki hapisteymişim gibi tuhaf kıyafetler vardı. Tüm vücudumu kontrol ettim ve ne bir kablo, ne bir devre ne de bir kesik vardı.

O anda biraz rahatlar gibi oldum. Fakat aklıma başka bir detay geldi: bir bebek bekliyordum, fakat vücudumda ne bebekten bir iz vardı ne de doğum yaptığıma dair bir emare bulunuyordu. Karnımda hiç çatlak yoktu, göğüslerim büyümemişti, karnım da şiş değildi. Sezeryan veya benzeri bir ameliyat izi de yoktu karnımda. Bebek doğurduğumu gösterir de bir işaret yoktu. Peki bebeğim nereye gitmişti? Yoksa hamile olduğum da az önceki olay gibi hayal mi gerçek mi tam ayrımına varamadığım bir şey miydi?

Neden bilmem, kafamdaki tüm düşünceler birden durdu. Vitesi boşa almış gibiydim. Ayağa kalktıp arkamı döndüm, duvardaki küçük delikten dışarı baktım. Burası kesinlikle bir hapsihaneydi. Dışarıda hava kapalıydı ve yerlerde kar vardı. Oysa ben ne soğuk hissediyordum ne de üşüme. Yatağıma oturup arkamı soğuk ve kararmış duvara yaslayıp tüm olanları bir daha düşünmeye karar verdim.

En son hatırladığım yere doğru sardım makarayı. Önce kopuk resimler belirmeye başladı. Bir partideydik. İnsanlar eğleniyorlardı. Kocamın izleri de vardı bu kopuk resimler arasında. Sonra tablo netleşmeye başladı. Bu bir kutlamaydı. Acaba neyi kutluyorduk? Her halde doğacak bebeğimizi kutluyoruzdur diye düşündüm. Ya sonra? Sonra bir otoparktaydım. Evet hatırladım, arabama binmek üzereydim. Kocamla vedalaştım, ona bir öpücük verdim ve arabama binip uzaklaştım. Son hatırladığım aynadan eşime baktığım ve onun ben gözden kayboluncaya değin arkamdan baktığıydı. Tuhaftı bu, çünkü eşim genelde böyle yapmazdı. Evet, son hatırladığım buydu. Kim bilir beni ne kadar özlemişti kocam...

Peki acaba o laboratuvar, orası gerçek miydi? Yoksa o da rüya mıydı? Bunun ayrımını yapmaya çalışırken küçük hücremde tam karşımda bulunan kapının küçük deliğinden bana bakan iki kanlı göz fark ettim. Fakat kendisini fark ettiğimi fark edince hemen çekildi. Fırlayıp ayağa kalktım. Dışarı baktığımda birkaç hücre kapısından başka bir şey göremedim. Belki de bu serüven boyunca başıma gelen en tuhaf şey o anda gerçekleşti: kısa bir siren sesinden sonra hücrenin kapısı kendiliğinden açıldı.

Başka hücrelerin de bulunduğu bir koridordaydım. Sağıma soluma bakınırken birisinin kaçarak köşeyi dönmek üzre olduğunu fark ettim. Tami ben ona doğru koşmaya başlayana kadar adam köşeyi dönerek gözden kayboldu. Yine de halen uzaktan sesini duyabiliyordum. Bütün gücümü ayaklarıma vererek peşinden gittim. Fakat onu bulduğumda büyük bir kapının önünde kanlar içinde yerde debeleniyordu. Bu iş gittikçe daha çok midemi bulandırmaya başladı.

Neden telaşa kapıldım bilmiyorum, bir şekilde onu öldürmekle suçlanacağımı düşünüyordum. Yaklaşmakta olan insanların koridorlardan yükselen seslerini duyunca böyle düşünmekte haksız olmadığımdan emin oldum. Üç tarafım kapalıydı, dördüncü taraf ise geldiğim yerdi ve buradan da zaten kelle avcıları yaklaşmaktaydı. Çaresizlik içinde ne yapacağımı düşünürken çıkış kapısına benzer bir kapıyı fark ettim. Hemen şansımı denedim fakat kilitliydi. Zorladım ama açamadım. Neden bilmem, laboratuvarda yaşadığım ve halen hayal miydi yoksa gerçek mi belli olmayan olay aklıma geldi. Sol koluma takılan harici iskelet ile yattığım yerden iri yarı bir adamı ölümüne fırlatmayı başarabilmiştim. Belki aynı şeyi yine yapabilirdim.

Düşünmeden sol yumruğumu sıkarak demir kapıya yapıştırdım ve belki de yüz kilo ağırlığındaki kapı adeta süngerden bir tabakaymış gibi koridor boyunca uçarak karşı duvarda parçalandı. O an sevinçten daha çok üzüntü hissettim. Çünkü bunun anlamı o laboratuvar macerasının gerçek olmasıydı. Ne yazık ki o bir hayal değildi. Ben bir sayborg olmuştum. Hatta emin olmak için sol kolumu gözümün önüne getirdim ve derimin soyulmasını aklımdan geçirdim. Kolumun derisi anında yukarı doğru toplandı, kan ve lenf sıvıları içindeki metal kolumla baş başa kaldım.

Neredeyse ağlayacaktım. Beni kim ne için bir metal kadına çevirmek istesin ki? Fakat bunun için vakit yoktu. Peşimdekiler iyice yaklaşmıştı. Koluma bakıp derimin yerine gelmesini aklımdan geçirdim ve derim yeniden açılarak kolumun üzerini kusursuz bir şekilde kapladı. Kaçarak koridorlardan geçmeye devam ettim. Peşimdeki parti benden hızlydı, giderek arayı kapatıyorlardı. Onları göremiyordum ama seslerini duyuyordum.

Nereye kadar kaçabileceğimi bilmiyordum. Nerede olduğumdan, nasıl bir yerde olduğumdan hiç haberim yoktu. Derken az önce parçaladığıma benzer bir kapı daha fark ettim. Bu kez tereddütsüz şekilde kapıya yüklenerek sol kolumla onu parçaladım. Artık koridorlar bitmişti. Bu kez tel örgülerle çevrili çok tuhaf bir yerdeydim. Bu hapishanenin arkasında dev sanayi tesisleri, kimyasal madde tankları, göğü delen siyah dumanlı bacalar ve yükselen kararmış fabrika binaları vardı. Adeta Çernobil gibi bir felaket şehrindeydim.

Koridorlardan gelen seslerin yükselmesi yetmiyormuş gibi nöbet kulelerinden de üzerime projektör ışıkları tutmaya başlamışlardı. Etrafta kimsecikleri göremiyordum ama peşimde bir ordu olduğunu biliyordum. Işıkların şaşkınlığını atınca yeniden koşmaya başladım. Elbette ışıklardan hızlı gidemiyordum fakat aldırmıyordum. Karşımda tel örgülerle kapatılmış, her tarafında tehlike ve uyarı levhaları olan bir yer görüyordum. Neresi olduğunu düşünmeden tel örgülere daldım ve bir sayborg olmanın verdiği avantajla tel örgüleri delip geçtim.

Herhangi bir acı hissetmememe rağmen koşarken bir yandan ellerime ve kollarıma bakma ihtiyacı hissettim. Hepsi param parça olmuştu ve çizik içindeydi. Her yerimden kanlar fışkırıyordu. Hayatım boyunca attığım en güçlü çığlığı attım. Artık tamamen kontrolden çıkmıştım. Ne yaptığımı bilmez şekilde sadece koşuyordum. Sonunda bir şeylere takıldım ve bayır aşağı yuvarlanmaya başladım. Bir süre yuvarlandım ve son hatırladığım yüksek bir yerden düşmekte olduğumdu.

~ @ ~

Sahil kenarına vurduğumu anladığımda hava yeni aydınlanmaya başlıyordu. Yüzükoyun yattığım sahilde gidip gelen dalgalarla ağzıma dolan suyun pis tadını ve içindeki partiküllerin dilimde bıraktığı o vıcıklığı asla unutmayacağım. Bu iğrenmeyle sıçrayarak uyandım. Hemen doğruldum ve üzerime doğru gelmekte olan yeni bir dalgadan kurtulmak için bütün gücümle geriye kaçtım. Tabi ondan kurtulamadım fakat bir sonraki gelinceye kadar denizden yeterince uzaklaşmayı başardım.

Yeniden ellerime ve kollarıma baktığımda hiçbir çizik olmadığını fark ettim. Oysa az önce -ya da ne kadar önceyse artık- delip geçtiğim teller her yanımı kesmişti. Bildiğim bütün kusurlarıyla tüm derim hasarsız şekilde yerinde duruyordu. Hatta sol elim az önce içinde bulunduğum asit denizinden dolayı biraz erimiş gibiydi ve gözümün önünde tamir olarak eski şeklini aldı. Bütün vücudumun yüzeyi aynı şekilde kendini tamir edebiliyor olmalıydı ki bu asit denizinden sapasağlam çıkabilmiştim. İşin tuhaf yanı ise cildimin pürüssüz ve kusursuz olarak değil de bir sayborga dönüştürülmeden önce hatırladığım tüm kusurlarıyla yeniden aynı şeklini geri kazanıyor olmasıydı.

Bir an kendimi dinledim. Herhangi bir acı, üşüme, açlık veya başka bir şey hissetmiyordum. Bu işlerin yarattığı olumsuz ruh hali olmasa gayet iyi durumdaydım aslında. Sonra etrafıma bakmayı akıl ettim. Az önce içinden kaçtığım dev sanayi tesisi neredeyse ufuk çizgisi kadar uzakta görünüyordu. Gökyüzüne doğru simsiyah dumanlar salıyordu ve bu durumun yarattığı kirlilik sanki atmosferi bile değiştirmişti. Gökyüzünü ve bulutları hiç bu renkte görmemiştim. Denizdeki kirliliği ise saymaya bile gerek yok. Bu pislik yuvasında mikropların bile yaşayabileceği şüpheliydi. Ufka kadar balçık çamuru kıvamlıymış gibi hareket eden denizin ufkunda da tuhaf gemiler görünüyordu. Bu gemiler bugüne kadar gördüğüm hiçbir şeye benzemiyorlardı ve büyüklükleri inanılmazdı.

Diğer tarafa baktığımda ise dev bir kanalizasyon çukurunun -en az on metre çapında olmalı- dibinde olduğumu gördüm. Buradan denize, denizden bile pis bir sıvı akıyordu. Adeta yeşil bir lav gibiydi. Kokusu iğrençti, görüntüsü ise daha iğrençti. Radyoaktif gibiydi, ışık saçıyordu. Bu dev kanal çıkışı bir uçurumdan çıkıyordu ve uçurumun üstünde de bilim kurgu filmlerinde gördüğüm tarzda bir mimari bulunuyordu. Bu tarz evleri hiç görmemiştim. Allah'ım, ben neredeydim?

Bu uçurumu dikliğinden dolayı tırmanarak çıkmam imkansızdı. Ya bu ölüm sahili boyunca yürüyüp çıkacak uygun bir yer arayacaktım ya da bu kanalizasyon borusuna girip oradan yukarı çıkmanın bir yöntemini bulmaya çalışacaktım. Koku dışında bir problemim olmadığı için kanala girmenin daha kısa olacağına karar verdim. Kanalın iç kısmının kenarlarında yürümek için yüksek bir yer yapmışlardı. Burada iğrenç sıvıdan iki metre kadar yüksekteydim fakat sıvı o denli zehirli ve radyoaktifti ki iki metre yükseğe ulaşan buharı cildimin değdiği yerlerini hafifçe eritiyordu. Ben bir sayborg olduğum için derim hemen yenileniyordu tabi, bu yüzden bu yürüyüşü sürdürebiliyordum. Belki de sayborg olmak o kadar da kötü değildi.

Saatlerce labirent gibi yapılmış olan yer altı kanallarında gezdim durdum. Bir ara iyice sıkıldım ve geldiğim yoldan dönmek istedim fakat dönüş yolunu da bulamadım. Çaresizce oradan oraya debelenirken nihayet bir kapaktan yer yüzünü görebildiğim daha yüksekteki bir tünele çıktım. Buranın üzerinden arabalar geçiyordu, az ileride ise insanlar için ayrılmış bir yolda insanların güvenle gidip geldiklerini görüyordum. Bazı köşe başlarında tuhaf giyisili adamlar görüyordum. Nedenini bilemiyorum ama bunların beni görmesini istemiyordum. Beni gördüklerinde peşime düşeceklerini hissediyordum.

Bu korkular ve çekincelerle içinde bulunduğum tünellerden yer yüzüne çıkmayı istemedim. Biraz bu tünellerde gezdikten sonra yukarıda gördüğüm bazı binaları tanır gibi oldum. Bir süre sonra burasının aslında kendi şehrimin değişik bir hali olduğunu fark ettim. Sanki onlarca yıl sonrasına gelmiştim şehrimin. Cidden tuhaftı bu. İçimdeki kötü hislerin doruğa çıkmasına sebep oldu. Fakat o anda aklıma gelen bir şey uzun bir süre sonra ilk kez içimde bir umut yeşertti: eğer burası kendi şehrimse o zaman kendi evimi ve kocamı da bulabilirdim!

Çocuklar gibi sevindim, hatta sevince boğuldum. Tanıyabildiğim yerlerden yönümü ayarlayarak kocamla yaşadığımız büyük ve güzel evin yolunu tuttum. Epey yürüdükten sonra evimize çok yakın bir yerden yeryüzüne çıkılacak bir merdiven buldum. Fakat bunun tepesinde şifreli bir kapı vardı. Önce biyonik kolumla bunu parçalamayı düşündüm, ancak bu arkamda ipucu bırakmak anlamına gelirdi. Birileri beni burda görürse izimi sürüp otoyol altı tünellerinde olduğumu anlayabilirdi ve bu tünelleri kalabalık ekiplerle tarayarak bana ulaşabilirlerdi. Halen kimden ve neden kaçtığımı bilmiyordum ancak birilerinin beni yakalamayı fena halde kafasına koyduğunu biliyordum.

Hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi yapmak geldi içimden. Teknolojik aletleri hep sevmişimdir ancak aram nedense bu tür şeylerle hiç iyi olmamıştır. Fakat bu kez aklımdan geçirdiğim bir şifreyi denemeye karar verdim. Şifre bölümüne 227LAURA12 yazdım. Bir mucize oldu ve kapak açıldı. Bu şifreyi daha önce hiçbir yerde kullanmamıştım, hiç de bu şifreyle karşılaşmamıştım. Şifre de tuhaftı, 227 kocamla tanıştığımızda oturduğum evin numarasıydı. Ara sıra onu denemek için bunu kendisine sorardım. Hem şifreyi görünce hatırladım, adım Laura idi. On iki de neydi bilmiyorum ama normal hayatımda son hatırladığım olaylar 2012 yılında gerçekleşmişti.

Şifreyi nasıl bilebildiğime inanamıyordum. Fakat uzun süre düşünmek istemiyordum zira bir an önce evime varıp eşime hayatta olduğumu haykırmak istiyordum. Evimi tam olmasını beklediğim yerde buldum. Neredeyse hiç değişmemişti. Fakat kapıda o tuhaf giyisili adamlardan duruyordu. Acaba eşimi de mi yakalamak istemişlerdi? Yoksa orada başkaları mı oturuyordu? Ne bileyim, hemen saklandım. Eve girmenin bir yolunu biliyordum. Evin hemen arkasında, bahçe duvarının büyük bir ağaçla birleştiği yerde eşimle derme çatma bir çit yapmıştık. Kimse orayı kolaylıkla göremeyeceğinden fazla sıkı bir tedbir almamıştık. Eğer orası halen duruyorsa biyonik kolumun da yardımıyla rahatlıkla oradan içeri girebilirdim.

Etraf çok değişmiş olmasına rağmen büyük evimiz, arkasındaki ağaç ve dibindeki çalılara adeta gizlenmiş gibi duran delik, ona yaptığımız derme çatma çit aynen yerinde duruyordu. Zamanla iyice yıpranmıştı ve biyonik kola bile gerek kalmayacak şekilde kolayca yerinden çıkardı. Heyecanla oradan geçtim. Arka bahçeye hiç adam koymamışlardı. Üstelik evin arka duvarına takılı sarmaşık da halen duruyordu. Eşimin çalışma odası üst kattaydı, tesadüfen o anda ışığı yanan oda da eşimin çalışma odasının ışığıydı.

Biraz tereddüt ettim, zira eğer burada artık başkası oturuyorsa bu yaptığım çok utanç verici olurdu. Yine de gözümü kararttım ve bu işi yapmaya karar verdim. Eskiden olsa hayatta teşebbüs edemezdim bunu yapmaya, fakat şimdi biyonik kolumdan mıdır yoksa zaten boğazıma kadar belaya battığım için midir bilmem düşünmeden tırmandım sarmaşıktan. En tepeye vardım ve içeri baktığımda çok karmaşık hisler yaşadım. İçerideki kocamdı. Biraz yaşlanmış gibi görünüyordu. Peki ben neden halen aynıydım ama o yaşlanmıştı? Ben neredeydim? Nasıl bir yerdeydim?

O an ne yapacağımı bilemedim. Ona seslenmeyi düşündüm ama içimden gelmedi. Kapıdan girip selam versem acaba nasıl karşılar onu da bilemedim. Zaten ben tereddütümü yaşarken içeriye peşimdeki polis tipli adamlardan iki tanesi girdi ve ben korkuyla sarmaşığın içine gizlendim. Cam açık olduğu için konuşulanları duyabiliyordum. Adamlar telaşlıydı:
- “Maalesef onu bulamadık efendim”

Kocam ise çok sinirliydi:
- “Sizi aptallar! Bir kadınla başa çıkamıyorsunuz. Oradan nasıl kaçar? Ben sizlere neden bu kadar para veriyorum? Hepiniz geberin. Şimdi yıkılın karşımdan. Her yeri arayın. Her taşın altına bakın. Ne pahasına olursa olsun onu bulmanızı istiyorum!”
- “Efendim, o asit denizinden sağ çıkması çok zor”
- “Bana ne be adam, cesedi getirin o zaman! Tüm kameraları inceleyin, tüm birimleri haberdar edin. Onu bulun yoksa hepinizi onun gibi yaparım!”

Adamlar adeta kaçar gibi koşarak uzaklaştılar. O anda söylediklerine anlam veremedim. Fakat artık polis midir asker midir ne olduğu belli olmayan o adamlar gittiğine göre artık kocamın karşısına çıkabilirdim. Yeniden kafamı pencereye uzattım ki kocam içeri seslendi:
- “Gelebilirsin hayatım”

O da nesi? Hayatım mı? Yani kocamın hayatında bir başkası mı vardı? Yıkıldım. Ben onun beni kim bilir ne kadar merak ettiğine üzülürken o üzüntüsünü gömecek bir yeri çoktan bulmuştu. Bana ne olduğunu halen tam olarak bilmiyordum ama o an ölmüş olmayı tercih ederdim. Bundan daha kötü bir durumla karşılaşmamın mümkün olmadığını düşünüyordum o anda. Zamanla çok yanıldığımı anlayacaktım tabi. Derken kapı açıldı ve merakla beklediğim kişi göründü. Bir üst modelle değiştirilmek için kenara atılmış bir kadın olarak yerime getirilen kişiyi merak etmediğimi söyleyemem. Fakat gördüğüm manzara karşısında şoke oldum: kapıda duran kişi bendim.




~ DEVAM EDECEK ~

Sosyal Medya