25 Ocak 2013 Cuma

Samur



Nesnelerle aramda duygusal bağlar geliştirdiğimi fark ettiğimde henüz ilk okulda bile değildim. Elbette hepimizin hayatında böyle dönemler olmuştur. Kimimiz geceleri uyumaya giderken bir bez bebeği kollarının arasına alarak onun sıcaklığında ve koruyuculuğunda rüyalarında uzak diyarları ziyaret etmiştir. Kimimiz de ertesi gün giyeceği bayramlıkların ya da açacağı hediyelerin heyecanıyla gece yatağına heyecan içinde gitmiştir. Hatta içimizde öyle kişiler vardır ki bir teneke arabayı, bir paslı bisikleti veya sahibinden başkasının birşeye benzetemediği bir boş kutuyu yıllarca en iyi dostu bilmiştir.

Bir zamanlar en sevdiklerimiz olan, hayal dünyamızın canavarlarından bizi koruyan, uykularımıza güvenle dalmamıza yardımcı olan, elimizi asla bırakmayan ve bizi sevmekten hiç ama hiç vazgeçmeyen dostlarımızın ise kaderi maalesef günün birinde bir kutuya konarak bilinmeyen uzak diyarlara doğru sürgüne gönderilmek olmuştur. Eminim bu gerçeği kabul etmek size o kadar da zor gelmiyordur. Ne yazık ki benim için o kadar da kolay değil bu durum.

Çocukluğumda elinden tuttuğum, kendilerine isimler verdiğim, bütün sırlarımı paylaştığım ve yanımdan hiç ayırmadığım bütün dostlarımın isimlerini ve diğer tüm özelliklerini bugün gibi hatırlarım. Bugün onlardan çok uzakta olmaktan daha çok üzüldüğüm tek konu ise onları muhafaza ve müdafaa etmekte pek de başarılı olamamış olmaktır. Mesela bir zamanlar boyumdan uzun olan o şekli bozuk tekne şimdi nerededir acaba? Kendisine fırtına adını takmıştım. Görenler birşeye benzetemezdi, oysa onun üzerine binip ne Karayip adalarında tatile gitmediğim kalmıştı, ne dipsiz okyanuslarda korsanlarla savaşmadığım, ne de Titanik’e yanaşıp boğulmak üzere olan insanları kurtarmadığım. Sanırım o zamanlar beş yaşındaydım.

Ya da evimizin uzun koridorunda yıllarca maç yaptırdığım o plastik adamlarım acaba şimdi nerelerde ne yapıyorlardır? Eğer bir çocuğun evinde, ona da aynı bana yaşattıkları gibi heyecan dolu dünya kupası finalleri, birbirinden çekişmeli lig maçları ve kupa heyecanları yaşatıyorlarsa ne mutlu. Peki ya bütün gün Internet’te sosyal ağlar ve beyin patlatmaca oyunlarının başından kalkmayan, soğuk klavyeden başka birşeyle temas etmemiş, gözlüklü ve şişman bir çocuğun evinde, bir köşede yüzlerine bakılmadan duruyorlarsa? Kim bilir ne kadar özlemişlerdir beni kırık dökük adamlarım! Ben de sizleri çok özledim canlarım...

Bunlar gibi nice dostlarım vardı, eğer saymaya kalksam ne satırlar yeter ne sayfalar ne de ciltler. Ne yazık ki dostlarımın hiçbirinin şu anda nerede ne yaptığını bilmiyorum. Onların bir çöplüğün kenarında değersiz bir eşya gibi fırlatılıp atılmış olduğunu ise düşünmek bile istemiyorum! Benim en iyi dostlarımdı onlar. Bütün sevinçlerimi ve üzüntülerimi onlarla paylaşmıştım bir zamanlar. O komşunun kızıyla öpüştüğüm zaman gizlice yanlarına gelip sırrımı ilk onlara açmıştım. O bakkaldan çaldığım sakızı da gelip onlarla paylaşmıştım. Annemin verdiği bakkal parasını kaybettiğimi de birtek onlara anlatmıştım. Kim neden benim dostlarımı böyle vahşi ve umursamaz şekilde bir çöplük kenarına fırlatabilir anlamıyorum. Ne yaptı oyuncaklarım böyle hazin bir sonu hak etmek için? Keşke onlara sahip çıkabilseydim. Umarım bir başka çocuğun evinde mutludurlar şu anda.

Tüm dostlarım özeldi ve hepsinin yeri ayrıydı. Dedim ya, hepsinin adını da, özelliklerini de, onlarla yaşadığımsız tadına doyulmaz maceraları da bugün gibi hatırlıyorum. Sanki on dakika önce bırakmışım gibi elimden, sıcaklıklarını hissediyorum parmak uçlarımda. Ancak içlerinden öyle bir tanesi vardı ki, onu diğerlerinden daha çok seviyordum. Diğer dostlarımla zaman içinde bir araya gelip kaynaşmışken o doğduğumdan beri benimleydi. İlk doğduğumda beni onun üstüne yatırmışlardı. Zaten ben de herhalde o boydaydım en fazla o zamanlar :) Onun uzun ve yumuşak tüyleri beni sıcak tutardı, bir de ağladığım zaman göz yaşlarımı hemen içine hapseder, onları başkasının görmesini engellerdi. Annemle babam işten dönerken beni babannemin evinden alırlarken de benimle gelirdi, sabahları oraya götürürlerken de. Gece yatarken de yanımdan ayrılmazdı, babannem beni öğlen uykusuna yatırırken de. Evet, o benim hiç yanımdan ayrılmayan ve beni sevmekten hiç vazgeçmeyen en iyi dostumdu.

Neden bilmem, ona Samur adını vermiştim. O yaşlarda samur kelimesinin ne anlama geldiğini bile bilmiyordum. Aslına bakarsanız şimdi de çok iyi bildiğimi söyleyemem, sadece su samuru diye bir hayvan olduğunu biliyorum o kadar. Fakat o yaşlarda ne düşünerek yaptıysam artık, yastığıma Samur adını koymuştum. Kare şeklinde, enine kalın çizgileri olan yumuşak ve tüylü bir yastıktı o. Yeşilin tonlarındaydı çizgilerinin renkleri. Bir çizgisi de kahverengiydi. Oldukça da rahat bir yastıktı. Hakkını yiyemem, hem kafamı üstüne koyup hayallere dalarken, hem de yüzü koyun üstüne kapanıp ağlarken beni hep rahat ettirmiştir.

Samur’un muhabbetini çok severdim. Eminim size delice geliyordur, yani bir insanın bir nesneyi sanki canlıymış gibi değerlendirmesinin de ötesinde onun kendisiyle sohbet ettiğini düşünmesi kimseye normal gelmez doğal olarak. Ama kendimi hatırladığım ilk günlerden başlayarak o günleri takip eden yıllar boyunca Samur’la yaptığımız tadına doylumaz sohbetleri bugün gibi hatırlıyorum. Samur çok cesurdu, hiçbir şeyden korkmazdı. Diğer dostlarımla uzayın derinlikerinde gezerken de, korkunç canavarlarla savaşırken de, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında Safari yaparken de Samur’un elinde tutardım ve bütün maceralarımız boyunca elimi hiç bırakmazdı.

Onunla nerelere gitmemiştim ki? Gizemli Mısır piramitlerine belki elli kez gitmişizdir. Uzay’da da o kadar çok maceraya çıkmıştık ki artık Satürn bize komşu kapısı olmuştu. Yerküre’nin ise ne ziyaret etmediğimiz bir kenarı kalmıştı ne de bir suçluyu kovalamadığımız ücra bir köşesi. Kötü kalpli mumyalardan kaçarken de, uzay mekiğimizin yakıt tankı uzaylı yaratıklar tarafından vurulduğunda da, Ekvator ormanlarında saldırısına uğradığımız vampir yarasalar etrafımızı kuşattığında da ve diğer tüm yaşadığımız belalarda hep el eleydik, hiçbir zaman birbirimizi bırakmadık.

Sanırım ilk okulun sonlarındaydım. Bir sabah uyandığımda onun yanımda olmadığını fark ettim. İlk anda çok önemsemedim, belki de önceki gece Antartika’da buzulların arasına sıkışan balinaları kurtarmaya gittiğimizde peşimizden gelen kötü kalpli balina avcılarından gizlenmek için bir yerlere saklanmıştı. Belki de yaralanmamdan korktuğu için benim gitmemi beklemiş, ben uzaklaşınca da o kötü kalpli avcılarla savaşmaya tek başına gitmişti. Dedim ya, çok cesurdu. Bana hep öğütler verir, iyi şeyler yapmamı tavsiye ederdi. Kötü birşey yapmak üzere olduğumda beni hep uyarırdı.

Birkaç gün boyunca Samur’u aradım ama bulamadım. Sadece çeşitli maceralara tek başıma gitmekten korktuğum için değil, aynı zamanda onu çok sevdiğim ve hep yanımda görmek istediğim için onu bir an önce bulmak istiyordum. Hem onu giderek daha çok özlüyordum, hem de başına birşeyler gelmesinden korkuyordum. Ama günler geçtikçe ondan bir haber alamıyor ve bu nedenle daha çok üzülüyordum. Babanneme gittiğimde de onu bulamadım. Evimizde de her yeri aradım ama benim sevgili dostum ortalarda yoktu. Kimse ne onu görmüştü ne de onun hakkında birşeyler duymuştu. Buhar olup uçmuştu adeta! Yoksa yastığım görünmez olup bana bir şaka mı yapmak istemişti? Onun görünmez olabildiğini biliyordum ama eğer öyle birşey olsaydı benim ne kadar üzüldüğümü gördükten sonra kesinlikle şakasını yarıda kesip hemen ortaya çıkardı!

Onu tekrar görebilmemin yıllar alacağını bilmiyordum. Onsuz geçen günler içinde önce uzay maceraları çekiciliğini kaybetti gözümde, sonra da Afrika’nın uçsuz bucaksız ormanlarında kendimi yeniden güvende hissedemedim. Gizli telefonuma dünyanın dört bir yanından gelen yardım çağrıları da gelmez oldu. Anlaşılan dünyanın bana ve kimi zaman uçan halıma kimi zaman ise zaman makineme ihtiyacı kalmamıştı. Görünüşe göre en iyi dostum beni terk edince çocukluğum da beni terk etmeye başlamıştı. O zamanlar başıma musallat olan bu illetin adının büyümek olduğunu bilmiyordum.

Samur’u tekrar gördüğümde bir depoyu yerleştirmesi için babama yardım ediyordum. Artık kocaman bir adam olmuştum, liseye gidiyordum ve Samur’un arkasından bütün dostlarım gizemli ellerce birer ikişer uzaklaştırılmıştı benden. Artık odamdaki gizli kapsülden uzaya gitmek de istemiyordum, elbise dolabımın içindeki gizli ışınlanma makinesinden uzak diyarlara ışınlanmak da, çaresizlerin yardım istediği süper kahraman telefonumu açmak da... O tadına doyulmaz günler çoktan bitmişti ve ben soğuk bir dünyanın içinde sırtımda ağır yüklerle bir başıma kalmıştım. Dostlarım gitmişti, yerine birbirinden asık yüzler, birbirinden soğuk eller ve çaresizlikte birbiriyle yarışan günün kahramanları gelip tüm düşünce dünyamı doldurmuşlardı.

O depoyu yerleştirirken yıllardır kullanılmayan bazı eşyaları yerinden oynatıp kir-pas içindeki duvarın dibinin yeniden görünmesini sağladığımda gözlerime inanamadım. Samur işte oradaydı! Zalim ve gaddar eller onu bu depo köşesinde çürümeye terk etmişti. Acımasızlar, vicdansızlar, nasıl yapabildilerse benim biricik arkadaşımı bu zindanda yıllarca yatırmışlardı. O kadar kötü durumdaydı ki anlatamam! Rutubet her köşesine işlemişti. Eşyaların kiri-pası artık her zerresine nüfuz etmişti. Ne yıkamak fayda ederdi ne de başka birşey. Herşeye rağmen aziz dostum beni görünce son enerjisini toplayarak yüzümü cılız bir gülümsemeyle okşayabildi. Herhalde hayatım boyunca kendimi o kadar kötü hissetmemişimdir. Onun o tükenmiş ve çaresiz hali beni o kadar derinden yaraladı ki, onun yaşlı ve çökmüş gözlerine bakacak cesareti kendimde bulamadım.

Kendimi ona ihanet etmiş gibi hissediyordum. O hapsedildiği bir zindan köşesinde ölüme terk edilirken ben yıllar boyu sıcak yatağımda rahatça uyuyabilmiştim. Nasıl bir dost en yakını hapislerde çürürken gülüp eğlenmeye, hayatını onu hiç umursamadan yaşamaya devam edebilir ki? Çok ama çok utandım kendimden. Beni o kadar çok seviyordu ki bana ne bir kelime sitem etti ne de bir tavır sergiledi. O halinde bile yüzüme gülümsemeye çalışıyordu. Can dostum benim, ne kadar da asil değil mi? Onu orada karanlığa, farelere, böceklere, yalnızlığa, rutubete ve korkunç bir ölüme terk etmiş olmama rağmen halen daha bana sevgiden başka birşey göstermiyordu.

Utancımdan yerin dibine girdim. Onun yüzüne bakacak halim yoktu. Zaten onun can çekişip son nefesini vermesini izleyemezdim. Gözyaşlarımı babamın görmemesine çalışarak koştum ve çıktım o depodan. En iyi dostumun yok oluşuna, son nefesine tanıklık etmek istemedim. Ondan böylesine acıklı ve trajik bir şekilde ayrılmak istemezdim, ama ne yapayım, o kadar şeyden sonra ona mutlu bir son nefesi çok gördüm. Kendimi hiç affetmeyeceğim. İşte o gün, çocukluğumun bittiği gündü. Ne yazık ki ben de büyüyüp bu sevgisiz dünyada bir yetişkin birey olmuştum artık ve geri dönebilmek için yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

24 Ocak 2013 Perşembe

Corç



Nedendir bilmem, çocukluğum aklıma geldiği zaman içime garip bir hüzün çöker. Herkesin o günleri andığında gözünde mutluluktan biriken yaşlar, benim hüzünden birikir. Zaten o günlerden anımsadığım birkaç parça hatıra da hep böyle hüzünlü olaylardır. Bunu nasıl anlatmalı bilemiyorum, hani kapalı havalarda pencereden dışarı baktığınızda içinize bir hüzün çöker ya, bu da öyle birşey. Sokaklara baktığınızda yalnızca saçakların altına sığınmaya çalışan ya da bir taraftan diğerine koşturan bir-iki talihsizi görürsünüz. Hatta bazan gökten yağan yağmurlar içinize akıyor gibi gelir, dışınızdaki hava mı daha soğuk yoksa içinizdeki mi karar veremezsiniz. Evde hapsolmuşsunuzdur, isteseniz de bir yere kıpırdayamazsınız. Ben de çocukluğumu düşündüğümde aynı öyle hissederim.

Çocukluğumun o hazan rengi günlerinden birinde hafif esen rüzgar, deniz kokusunu bulunduğumuz tepeye kadar taşıyordu. Böylece yüzlerce metre uzağımızdaki deniz sanki ayağımızı sokabileceğimiz kadar yakın gibi olmuştu. Ben, Ege kıyılarına özgü uzun çam ağaçlarının dibindeki sararmış otların arasında, gelincik çiçekleri toplamaya uğraşıyordum. O kadar küçüktüm ki, bazan çalıların arasından çıkan minik kaplumbağaları fark ettiğimde topladığım tüm çiçekleri fırlatıp babaanneme doğru bütün gücümle bağırarak koşardım.

Babaannem o zamanlar benim için dünyanın en güçlü insanıydı. Şimdi ise gözümde bir süper kahraman gibi adeta. Hayatı boyunca ne gençliğini bilmiştir, ne genç kızlığını, ne de kadınlığını. Kendisine layık görülen sonu gelmez vecibelerinden sıyrılıp da kendisi için beş dakika ayıracak kadar bile kendisine hak tanınmamış, yetmezmiş gibi hayatı boyunca da hor görülüp bir kenara itilmiştir. Ama kendisi beni asla bir kenara itmemiştir! Gördüğü şiddete, uğradığı haksızlıklara ve kendisine reva görülen kötü muameleye rağmen asla alt bilincinde bir nefret geliştirmemiş ve bunu bana ya da bir başkasına asla yansıtmamıştır. O yaşlarımda sadece benden asla esirgemediği ilgi ve sevgisini anlayabiliyordum, oysa kendisine münasip görülen cehennemden beni nasıl özenle soyutladığını anlayabilseydim kesinlikle ilk kazandığım paralarla Milas’ın en işlek yerine onun heykelini diktirirdim.

Bir şeylerden korktuğumda onun bana kucak açışını, eline bir sopa alıp beni korkutan şey neyse onu dövmeye gidişini o kadar çok severdim ki bazan yalandan şeyler uydururdum korkup ona sığınmış görünmek için. İşin komik yanı, kendi uydurduğum şeylerden gerçekten korkardım ve o da her seferinde meşhur sopasıyla gerçekte olmayan nesnelerin peşine düşerdi. Ben de onun eteğinin dibinden ayrılmadan gerçekte var olmayan korkunç nesne avına dahil olurdum. Ne kadar da hoş değil mi? Peki ben neden bu kadar hüzünleniyorum o zaman bunları düşününce?

Neyse, o gün o tepenin üzerindeyken her zaman yaptığım gibi babaannem için gelincik topluyordum. O zamanlar simsiyah olan saçlarına, topladığım gelinciklerden birer ikişer takması çok hoşuma giderdi. Toplayabildiğim kadar gelinciği topladıktan sonra bunları, bir-iki tanesi yerinde olmayan ön dişlerimi ona göstererek yaptığım kocaman gülümsemenin eşliğinde kendisine uzattığımda ne kadar mutlu olurdu anlatamam! Onu mutlu etmek bu kadar kolaydı işte. Bunu herkes anlayabilse hayat zavallı babaannem için çok daha kolay olabilirdi.

Bütün araziyi dolaşıp bulabildiğim en büyük ve gösterişli gelincikleri kucağıma doldurdum. Zaten kucağım da dolmuştu, artık gidip babaannemi mutlu edebilirdim. Bunları verdiğimde yine çok mutlu oldu, işte yine başarmıştım! Fakat o gün daha çok gelincik toplamam gerekiyordu, çünkü o günün özel bir anlamı vardı.

Dedem Muğla’nın ilçelerini gezerek pazarlarda manifatuarcılık yapardı. Babam ve amcamın da çocuklukları dedemle pazarları gezerek geçmiştir. Dedem pek yumuşak kalpli bir insan değildi ama beni çok severdi. Ne yalan söyleyeyim, onun gözünde dünya bir yana ben bir yanaydım diyebilirim. Kendi eşine ve çocuklarına göstermediği, ne bileyim, ya da gösteremediği ilgiyi ve sevgiyi benden asla esirgemezdi. Beni şımartma konusunda yapabileceklerinin sınırı yoktu. Eğlenceli vakit geçirmem için çöp gibi duran teneke kutuları, her biri adeta birer sanat eseri olan sağlam ve gösterişli oyuncaklara çevirme işini sanırım başka kimse için yapmazdı. Ayrıca bana kaç uçurtma yapmıştır, onları daha yükseğe uçurmak için kaç aerodinamik icat yapmıştır, bu işlerle kaç saat uğraşmıştır, bana kaç kasa muzlu süt almıştır, beni kaç kez trene bindirmiştir, sanırım bunların hesabını tutmak mümkün değildir.

Babaannemin serdiği piknik örtüsünün üzerine dedem minderini itinayla yerleştirdi. Yanından hiç eksik etmediği minderi ve gri renkli el radyosu, en az babam ve amcam kadar vazgeçilmez birer üyesiydi ailemizin. Her zaman yaptığı gibi tahtadan bile rahatsız, kağıttan bile ince ve üstüne birşey konamayacak kadar küçük minderinin üzerine oturup el radyosunu kulağına götürdü. Bu arada babaannem, yiyeceklerimizi eksi sepetten çıkarıyordu. Bu sepet de kaç yıldır bizimleydi kim bilir. O da diğer tüm eşyalarımız gibi benden yaşlıydı. Ben de bir kucak daha gelincik toplamak için o yakınlarda dolaşıyordum.

O akşamüstü oraya özel bir nedenle gitmiştik. Orada bir tören gerçekleştirmek için bulunuyorduk. Diğer tüm eşyalarımız gibi çok eski olan ve artık ömrünü tamamlamış vaziyetteki arabamıza veda edecektik o gün. Çocukken herşey için yaptığım gibi arabamız için de bir isim bulmuştum. Ona “Corç” adını vermiştim. İlk anda size çok anlamsız geldiğinden eminim. Siyah-beyaz televizyonumuzda seyrettiğimiz Amerikan filmlerinde görmüştüm, Amerikalılardan birinin ismiydi “Corç”. Aslında bizim “Corç”, bildiğiniz George, ama ben o yaşlarda babaannemin bana öğrettiği gibi dünyada sadece iki dil olduğunu sanıyordum: Türkçe ve Gâvurca! Yani benim çocuk dağarcığıma, dünyada sadece Türkler ve gâvurlar olduğu işlenmişti. Corç da benim bildiğim gâvur isimlerinden biriydi. Neden bilmem, arabamıza gâvur ismi vermiştim.

Corç, arkasında küçük bir kasası olan mavi renkli bir kamyonetti. Tabi artık her yerindeki çizik, kir, pas ve deliklerden dolayı onun mavi renkte olduğunu ilk bakışta anlamak kolay değildi. Fakat görüntüsünden anlamak çok kolay olan birşey vardı: O da Corç’un artık yaşının çok ilerlemiş olduğu ve günlük hayatın hengamesini daha fazla kaldıracak gücü kalmadığıydı. Bazen sokakta bir yaşlı adam görürsünüz, kendini dahi zor taşımaktadır, fakat eline bir torba almıştır ve onu bir yerlere götürmeye çalışır. İçiniz titrer, ama yardım etmeye çabalayamazsınız, çünkü gururludur ve yardımınızı kabul etmez. Sizin iyi niyetle yapacağınız yardım teklifi onu incitecektir. Kendi başına ne kadar zorlansa da sizin onu olduğu gibi bırakıp, sanki kendiniz çok güvendeymiş gibi arkasından tanrıya onu koruması için yalvarmaktan başka yapabileceğiniz birşey yoktur ya, işte ben de Corç’a karşı aynı öyle hissederdim.

Herkes bana onun canlı olmadığını, ona her gece söylediğim şeyleri duyamayacağını söylerdi. Bense bunları hiç önemsemezdim. Daima nesnelerin bir ruhu olduğunu ve onları bir kenara bıraktığımızda çok üzüleceklerini düşünürüm. İkinci çocuğumun dünyaya gelmesine sayılı günler kalmış olan bu gülerde dahi bu huyum değişmemiştir. Neyse, o zamanlar bazan geceleri Corç’un yanına gidip onun acıdığını düşündüğüm yerlerini okşayarak tedavi etmeye çalışırdım. Direksiyonunun başına geçip hayal dünyamın derinliklerine doğru son hızla yola koyulurdum. Gerçekte ise bacaklarım Corç’ün gaz pedalına kadar bile yetişemezdi. Her seferinde dedemin bu durumu çakmadığını sanırdım ama bugün onun bunu bildiğini ben de biliyorum :)

Corç’la ne maceralara çıkmamıştım ki? Uzayın derindilklerinden tutun da Amerikan bozkırlarındaki kötü kalpli bufalo avcılarına, Mısır piramitlerindeki canavar yarasalardan gerçekte var olmayan ülkelerin karanlık köşelerindeki kötü adamları yakalamaya kadar pek çok maceraya atılmıştık beraber. Evet çok yaşlıydı, evet çok güçsüzdü, evet ömrünü tüketmişti ama beni ne pahasına olursa olsun canavarlardan hep koruyup kötü adamların teslim almasına asla izin vermemişti! Onunla çok iyi dosttuk.

Ayrıca Corç dedemi ve babaannemi de çok severdi. Eğer Corç olmasaydı dedem bütün malları pazarlara nasıl taşırdı? Tabi dedemin gecenin saat ikilerinde yola çıktığı zamanlar da olurdu, ama Corç o kadar fedakâr ve sevgi doluydu ki dedemin kendisini o saatte uyandırmasına hiç içerlemezdi. Gerçi soğuk havalarda çalışmayı çok istemezdi, ama dedemin iki küfür savurup tekmeyi yapıştırmasına aldırmadan yine de çalışırdı ve dedemle beraber ufukta gözden kaybolurlardı. Böyle gecelerde bazan üşüyerek yatağa gittiğimde yorganın altında ısınmaya çalıştığımda hep Corç’u düşünürdüm. O dışarda tek başınaydı, üstüne de hiçbir şey örtülmüyordu. Üstelik yağmurdan korunmak için şemsiyesi de yoktu. Onun da benim gibi üşüyüp hastalanmasınan çok korkardım. Sabah çıkıp ona dokunduğumda derisinin soğuk olduğunu görünce ne kadar üzülürdüm anlatamam! Zaten son zamanlarda artık sürekli hastalanıp tamirciye gidiyordu.

Bize o kadar emeği geçmişti ki, artık sıradan bir eşya gibi çöpe atamazdık onu. Duygusal bir veda törenini hakediyordu. Tabi o da bir zamanlar gençti, herkesin sahip olmak istediği gösterişli bir ateş parçasıydı. Ama bugün artık her canlı gibi doğmuş, büyümüş ve ömrünün sonuna gelmişti. Ona çiçek toplarken bir yandan da ağlıyordum, çünkü ne kadar yaşlansa da ben onunla oyuncaklarımı paylaşıp birlikte yeni maceralara atılmaktan hiç vazgeçmek istemiyordum. Bir şekilde dedem beni onun için en doğrusunun bu olduğuna inandırmıştı. Kendi çocuklarının çişi geldiği zaman bile söylemeye korktukları bu gaddar adam konu ben olunca oturup saatlerce bana arabaların neden canı olmadığını açıklamış ve kalbimi kırmadan beni buna ikna edebilmişti :) O nedenle itiraz etmiyordum.

Sonunda çiçeklerimi toplamayı bitirdim. Ama bunları vermek için o hüzünlü günün sona ermesini bekliyordum. Hava kararmak üzere olana kadar babaannem de ben de bir kelime bile konuşmadık. Dedem ise her zamanki gibi el radyosu kulağında, sigarası elinde, tek kelime etmeden efkârını gizlemeye çalıştı. Yemeklerimizi yedik, çaylarımızı içtik. Havanın kararması, artık bu dramatik olayın bitmesi gerektiği anlamına geliyordu. O kadar hüzünlü bir durumdu ki bu, rüzgar bile ağladığı belli olmasın diye şiddetini arttırmıştı. Babaannem’in elleri omuzlarımdayken çiçeklerimi özenle Corç’un motor kapağı üzerine bıraktım. Corç da çok üzüntülüydü. Hayatını verdiği ailesi olan bizler, onu kuş uçmaz kervan geçmez bir tepede ölüme terk ediyorduk. Bense ona neden bu denli acımasız bir sonu reva gördüğümüzü sorgulayamıyordum.

Arkamızı dönüp gittiğimizde hem hava, hem kalbim, hem de Corç karanlığa gömülmekteydi. Arkamızdan el sallayacak kadar dahi dayanma gücü kalmamıştı. Benimse dönüp ona son kez bakacak kadar bile yüzüm yoktu. Zaten ağlamaktan katılmakla meşguldüm o sırada. O günden beri her yolculuğa çıktığımda tepelerin başlarında terk edilmiş Corçlar olup olmadığına bakarım. Siz de eğer günün birinde boş bir arazide terk edilmiş bir hurda araç görürseniz bilin ki onun arkasından çok göz yaşı dökmüş çocuklar vardır...

Sosyal Medya